Türkiye Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un “Terörsüz Türkiye” başlığı altında kaleme aldığı metin ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin son dönemdeki açıklamaları, Kürt meselesinde yeni bir demokratik açılımı değil; kapsamlı bir ehlileştirme, kandırma ve ulusal talepleri bastırma stratejisini temsil etmektedir. Bu strateji, yalnızca söylem düzeyinde değil; sahada yürütülen şiddet pratikleri, özel savaş mekanizmaları ve siyasal alanın disipline edilmesiyle birlikte işlemektedir.
Bu çerçevede Kürtler, bir yandan “kardeşlik”, “birlik”, “bütünleşme” ve “garantörlük” söylemleriyle kuşatılırken, diğer yandan özellikle Kuzey ve Kuzeydoğu Suriye’de şiddet, zor ve tasfiye politikalarıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Bu ikili hat, devlet aklının klasik yöntemidir: önce zorla dağıtmak, ardından teslimiyeti barış olarak sunmak.
Mehmet Uçum’un Söylemi: Kolonyal Bir Bütünleşme Projesi
Mehmet Uçum’un metni, Kürtleri siyasal özne olarak tanıyan bir yaklaşım sunmamaktadır. Aksine Kürtlerin geleceğini, Türk devletinin “nesnel gerçeklik” olarak sunduğu tek millet–tek devlet paradigmasına koşulsuz bağlamaktadır. Kürtlerin bağımsız siyasal iradesi, kolektif talepleri ve kendi kaderini tayin hakkı, bu metinde baştan hükümsüz ilan edilmektedir. “Türkiye Kürtlerin garantörüdür” ifadesi, koruyucu gibi görünen ama özünde vesayetçi ve kolonyal bir anlayışı yansıtır. Bu yaklaşımda Kürtler, kendi geleceklerine karar verecek olgunlukta bir halk değil; yönetilmesi, yönlendirilmesi ve disipline edilmesi gereken bir unsur olarak konumlandırılır. Kürtlerin “kurtuluşu”, devletin çizdiği sınırlara itaat etmelerine bağlanır.
Bahçeli’nin “İyi Polis” Rolü ve Teslimiyet Dayatması
Devlet Bahçeli’nin son açıklamaları, bu stratejinin siyasal vitrinidir. Bahçeli, birkaç hafta öncesine kadar açık biçimde Rojava’nın teslim olmasını, tasfiye edilmesini ve statüsünün ortadan kaldırılmasını savunuyordu. Nitekim 6 Ocak 2026 sonrasında Kuzey ve Kuzeydoğu Suriye’de Kürtlerin denetiminde olan alanlar, yoğun şiddet ve silahlı güç kullanımıyla hedef alındı; binlerce Kürt katledildi, yüzbinlercesi yerinden edildi, Kürtlerin siyasal ve toplumsal kazanımları fiilen ortadan kaldırıldı. Tam da bu tasfiye süreci tamamlandıktan sonra Bahçeli’nin “umut”, “huzur” ve “yuvasına dönüş” söylemleriyle sahneye çıkması, iyi polis–kötü polis taktiğinin açık bir örneğidir. Bu açıklamalar, barış çağrısı değil; teslimiyetin normalleştirilmesi ve unutulmasının istenmesidir. Sanki Rojava’da yaşananlar hiç olmamış gibi yapılan bu çağrılar, Kürtleri kandırmaya yönelik bir algı operasyonudur.
Öcalan’ın Şubat 2025 Sonrası Hattı ve Devletle Uyum
Abdullah Öcalan’ın Şubat 2025’ten itibaren öne çıkan “bütünleşme”, “demokratik toplum” ve “silahsız çözüm” vurguları, bu süreçte devlet tarafından yeniden kodlanmış ve araçsallaştırılmıştır. Öcalan’ın söylemi, Kürt siyasal alanını disipline etmenin ve sınırlandırmanın meşru bir referansı haline getirilmiştir. Bu noktada sorun, çözüm arayışı değil; çözümün devletin çizdiği tek taraflı sınırlar içinde dayatılmasıdır. Kürtlerin bu çerçeveye itiraz etme, alternatif siyasal yollar geliştirme veya kendi ulusal taleplerini sürdürme hakkı, “süreci bozmak” suçlamasıyla bastırılmaktadır.
DEM İçindeki İşbirlikçi Hat: Siyasal Alanın Zehirlenmesi
Bu stratejinin iç ayağında, DEM Partisi içindeki bazı isimler kritik bir rol oynamaktadır. Bunlar devletin çizdiği sınırlar içinde kalmayı “realizm”, teslimiyeti ise “sorumlu siyaset” olarak sunan bir hat izlemektedir. Bu tutum, Kürtlerin ulusal bilincini zayıflatmakta, direniş reflekslerini törpülemekte ve Kürt siyasal alanını içeriden zehirlemektedir. Bu çizgi, Kürt halkının iradesini temsil etmek yerine, devletin beklentilerini Kürt toplumuna taşımayı tercih etmektedir. Böylece Kürtler, kendi içlerinden çıkan bir aracılık mekanizmasıyla ehlileştirilmeye çalışılmaktadır.
Şiddetin Sonucu: Uyanış ve Ulusal Bilincin Güçlenmesi
Ancak sahadaki gerçeklik, devletin hesaplarının tersine işlemiştir. Kuzey ve Kuzeydoğu Suriye’ye yönelik saldırılar, Kürtleri sindirmemiş; aksine dünya genelinde Kürtleri ayağa kaldırmış, ulusal bilinci pekiştirmiş ve dost ile düşmanı daha net biçimde açığa çıkarmıştır. Bu süreç, Kürtlerin yalnızca askeri değil; siyasal, toplumsal ve zihinsel olarak da hedef alındığını geniş kitlelere göstermiştir. Bu nedenle bugün yürütülen son ehlileştirme girişimleri, Kürtler tarafından dikkatle ve berrak bir bilinçle okunmalıdır. Sorun, barış ya da çözüm değil; kimliksizleştirme ve teslim alma çabasıdır. Türk Devletinin Yapısal Otoriterliği ve Demokratik Tıkanma Bu süreci anlamak için Türk devletinin yapısal durumunu görmek gerekir. Türkiye’de bütün alt sistemler, Cumhurbaşkanı’nın etki alanında toplanmış; yasama, yargı ve bürokrasi büyük ölçüde yürütmenin kontrolüne girmiştir. Bu yapı, demokratik değil; giderek otoriterleşen bir devlet aygıtıdır. Böyle bir yapıdan Kürtler için eşitlikçi, özgürlükçü ve adil bir çözüm beklemek gerçekçi değildir.
Kürtler İçin Çıkış Yolu: Ulusal İrade ve Diaspora Stratejisi
Bu koşullarda Kürtlerin geleceği, başkalarının çizdiği sınırlarda değil; kendi kaderini belirleme iradesinde yatmaktadır. Çıkış yolu, birkaç temel başlıkta somutlaşmaktadır: • Kürt ulusal birliğini güçlendirmek ve parçalı siyasal yapıyı aşmak • Diasporada güçlü, profesyonel ve kurumsal yapılar inşa etmek • Thinktank kuruluşları, diplomasi okulları ve politika üretim merkezleri kurmak • Yahudi diasporası gibi örgütlü topluluklarla stratejik ittifaklar geliştirerek antisemitik ve anti-Kürt politikalara karşı ortak mücadele yürütmek • Ekonomik ortak girişimler ve kaynak birliği oluşturarak siyasal bağımsızlığı güçlendirmek • Diasporada yalnızca marjinal sol çevrelerle değil; merkez sağ ve liberal partiler içinde de etkin siyasal mücadele vermek Mehmet Uçum’un metni, Devlet Bahçeli’nin söylemleri ve DEM içindeki işbirlikçi hat, Kürtlerin geleceğini güvence altına almayı değil; Kürtleri kimliksizleştirmeyi, ulusal taleplerinden vazgeçirmeyi ve tümden denetim altına almayı hedeflemektedir.
Buna karşılık Kürtlerin önünde yeni bir bilinç, yeni bir uyanış ve yeni bir tarihsel sorumluluk durmaktadır. Bir halkın geleceği, ancak kendi iradesiyle ve kendi örgütlü gücüyle inşa edilebilir. Bugün Kürtlerin önündeki temel görev, kandırmacayı teşhir etmek, teslimiyet söylemlerini reddetmek ve ulusal onur, eşitlik ve özgürlük temelinde yeni bir yol açmaktır.












