Müslüm Yücel: Ebedi ceza yoktur, umut hakkı vardır

Yazarlar

Türkiye’de, bir süredir umut hakkı tartışılıyor ama bir sonuca bağlanamıyor. Hukuki olarak umut hakkı, özetle, ağırlaştırılmış hapis cezası alan kişilerin, koşulu özgürlüklerine kavuşumu olarak yorumlanıyor. Türkiye’de bu hak, şu ana kadar uygulanmamış ve AİHM’in bu yöndeki kararı ihlal edilmiştir. Bu hak ilk, Devlet Bahçeli tarafından ifade edilmiştir, Öcalan üzerinden de tartışılmaya başlanmıştır. Umut hakkında amaç, insan onurunu korumaktır. 

Bahçeli insan onurunu koruyan hukuki bir kavramdan mı söz ediyordu yoksa siyasi bir strateji mi işliyordu? Bahçeli, Öcalan tecridini kabul ediyordu, tecridin kaldırılmasını istiyor, örgütün silah bırakması halinde Öcalan’ın Meclis’te konuşabileceğini söylüyordu. Bahçeli, “Öcalan” diyordu, ama bu haktan, istifade edecek yüzlerce kişi vardı. 

Cezaevlerini bu ifadeler sardı. Tutuklu yakınlarına bir müjde gibi geldi bu. 

Umutla ilgili bugüne kadar düşünmeyen, umudu ve beklentisi olmayan benim gibiler bile umutla ilgili düşünmeye başladı. Ernest Bloch’un Umut İlkesi kitabı ilk aklıma gelendi. Hakkı ve ilkeyi bilmesek de umudun ne olduğunu bilmemiz gerekti. Bloch’a göre umut, varlığın, giderek toplum ve tarihin temel taşıydı: İnsan, burada geçmiş değildi, geleceğe açık bir süreç, bilinç ve düşünce biçimiydi: İnsan bilinçli/ bilinçsiz, beklemezdi, aktif olarak geleceğe katılır, eylem ve tahayyül arasında köprü kurar,  buna yaşamak denirdi. Burada fantezilerin, gerçekle bağdaşmayan beklentilerin yeri yoktu; umut, bilgiydi, somuttu, kişisel bir duygu da değildi. Soru da şuydu: Bahçeli kişisel olarak duygusunu mu dile getiriyordu yoksa bir fikri mi vardı? Kendim, Bahçeli’ye inandım. Sırrı Süreyya Önder’in taziyesinde, elini fotoğrafa sürmesiyle de Bahçeli, evimin Türkçe konuşan bir ferdi oldu. Ancak Şubat 2026’da, iktidar tarafından umut hakkı, açıkça ret edildi, netleştirildi: Kişiye özel umut hakkı olmaz… Kavramın yanlış anlaşılmasının önüne geçilmesi… Umut hakkı adı altında tahliye, af, ceza indirimi gibi bir şey söz konusu olamaz… Denildi. 

Anlaşılan konu ne siyasi ne hukuki zemindeydi. Şu an umut hakkı da bir imkân olarak değil, devletin güvenlik ve politik öncelikleri bağlamında çerçevelenen bir söylem stratejisiydi. Bu anlamda umut hakkı özgürlük olasılığı olmaktan çıkmış, iktidarla anlamlanan bir söylem nesnesi haline gelmiştir… İktidar bunu söylüyor, Bahçeli ısrar etmiyor; CHP, ilgisiz; DEM Parti, umut hakkının yasal güvenceye kavuşmasını istiyor; medya, Öcalan’a af çıkacağını dile getirip, bir kesimi etkilemeye çalışıyor.  

Umut hakkı, hukukla ilgilidir ama konuyu hukukçularla sınırlamak, edebiyat ve felsefeyi bunun dışında tutmak doğrudan umuda yapılacak bir haksızlıktır. İkisi de şiirle hesap sorar. 

Ötede müfredata dâhil olmuş kitaplar vardır. Ortaokuldan itibaren hayatımızda olan Jean Valjean var. Bu adam suçlu kimliğine sabitlenmiştir ve ne yaparsa yapsın, peşinden geçmişi geliyor. Bir tek kişi, piskopos, onu af ediyor. Hugo’nun idamı bekleyen bir mahkûmu da var, ceza kesinleşiyor ama anlatıcı, bize bir iç ses veriyor, onu duyuyor, onu duygusal ve düşünsel olarak hissediyoruz… İyi bir şey var, özgürlük ihtimali olmasa da, bu kişi, anlatıcı üzerinden, sonuna kadar özne kalabiliyor.  Raskolnikov’da var; büyük bir iç hesaplaşma yaşıyor, onun vicdani dönüşümü yaptıklarını af etmemize yetiyor. Soru da şu: Ona verilen ceza içsel miydi, dışsal mıydı? Gerçek değişim, sorumluluğun içselleştirilmesiyle mi başlıyor? Umut, tahliye mi yoksa bir ahlaki yeniden doğuş mu? 

Yaşam boyu kapalı kalmaya göz yummak hukuk kadar vicdani- ahlaki bir sorumluluktur. İktidar bir kişiyi idam edebilir, ömür boyu hapiste tutabilir ama hem hapis yatan hem de günlük hayatını sürdüren bir bireye, özgürlüğüne kavuşamaz duygusu verilemez… Bu duygu, adaleti dışlar, intikama döner, insanda amaç olmaktan çıkar, araca döner; ceza da ceza değil, misillemedir… 

Felsefe buna izin vermez, yaşam boyu kapalı kalma birincil sorun olur; çünkü özgürlük ve varlık iç içedir: Varlıkta, özden önce gelir. Sartre, bunu açıkça dile getirir: İnsan, seçimleriyle sürekli kendini kurar. Kimseden, kendini kurma hakkı alınamaz. Bir insanın geleceğine ipotek değil sadece, düşüncesine, düşüncesinin fikre ve kitaba, okura ulaşmasına da ipotek anlamına gelir. Bu kişinin şeyleşmesidir. Dahası özgürlük romantik bir şey değildir, yüktür; sorumluluk ister; umut hakkının engellenmesi, kişinin gelecekte alacağı sorumlulukların önüne geçmektir; çünkü insan, geleceğe atılmıştır, geçmişiyle muhatap kılınamaz; sen asla özgür olmayacaksın demek, yalnızca özgürlüğü almak değildir, geleceği almak, kişi ve kişinin nebulasındaki her şeyi ve herkesi dondurmaktır. Nedeni şu: Kişiler yalnızca geçmişlerinden sorumlu değillerdir. Öte yandan ebedi ceza (sonsuz cezalandırma) mistik bir hal alır ve böylece, geleceğe doğru açılan pencere (Sartre) kapatılır… Burada yasa ya da yasa koyucu, insan/ devlette mistikleşir, tanrı olur; ülke de cennet ve cehenneme döner; yandaş, yaşar, karşı duran sonsuz cezaya tabii tutulur… Varlık buradan yara alır, donmuş öze iner. Sartre, ebedi cezaya itiraz eder; ebedi ceza, kişinin bugününü, geleceğini ipotek altına alır, kişinin sorumluluğunu geçmişe kilitler. 

Dikkat edilirse Sartre, şeyleşme ve sorumluluk önemli bir yer tutar. Şeyleşme, tanımlanmış, dondurulmuş, nesneye indirgenmiş demektir. Varlık ve Hiçlik’te şeyleşme iki başlık etrafında toplanır: Kendinde varlık (nesneler gibi dolu, kapalı, sabit), kendi için varlık (bilinçli, eksik, geleceğe açık). Buradan şeyleşme, kendi için olan insanın, kendinde gibi ele alınması vardır; yani, bu, geleceğe açık bir proje olan insanın tek bir sıfata indirgenmesidir: Sen bölücü, yıkıcı gibi, doğrudan bir fiil tanımı… Ontolojik olarak da bir sabitlenme, suçlusun ve sonsuza kadar suçlu kalacaksın: Yargılanansın, tanımlanansın, sabitlenensin. 

Bu özgür bireyi ortadan kaldırır, özgürlüğü daraltır.  Sartre, buna “kötü niyet” diyor. Biraz ilersi vardır: İnsanın, özgürlüğünden kaçıp kendini sabit bir role hapsetmesidir: Kaderine boyun eğme, bu benim hakkım, biraz ilerisi ben, suçluyum… Hayır diyor Sartre, insan hapis olabilir ama bilinci var oldukça, özgürlüğü sıfırlanamaz… 

Sorumluluk ise umudun, kilididir. Sartre üzerinden devam edecek olursam, sorumluluk salt fikir değildir, eserlerinde bu kişiler üzerinde görülür: Bunaltı’da Antone Roquentin dünyayı anlamsız bulur, kendisi de çevresi de bu dünya içinde yapışkan birer varlıktırlar… Aradığı ise anlamdır; bu anlam, dışarıda değildir, bu anlam içerde değildir, bu anlam yaratılır. Bu, şu anlama gelir: Geçmiş, belirleyen değildir, kişi yeni bir yol bulabilir, yeni bir proje seçebilir. Bu proje ya da yol, umuttur… Sartre’ın tezli romanı, Özgürlüğün Yolları’nda özgürlüğün ağırlığı vardır. Kahraman, özgürlüğü erteler, kimi zaman kaçar. Sonuç şudur: Özgürlükten kaçılmaz. İnsan, özgür olmaya mahkûmdur.  Bir kişi, yaşadığı devletin yasalarını ihlal etmişse bile, özgür olma hakkı vardır, çünkü insan özgürlüğün yükünü taşıyandır. Romanın ana fikri, “sen suçlusun” tezine itirazdır. Duvar’da ölüm cezasını bekleyen bir mahkum vardır ve bu mahkumun hayatından umut silinmiştir. Ancak bir şey var, kahramanın iç dünyası, bu dünya aktiftir; bilinci açıktır, seçim hali devam etmektedir… Biri, birileri, yasa bu adamın umudunu yok saymış, kaçış imkânı elinden alınmış bile olsa adamın bilinci, fikirleri yok edilememiştir; umut hakkının, çekirdeği burada çatlar…  

Sartre için umut, iyimserlik değildir, affedilme isteği değildir, hayatına bir mutlu son arayışı değildir; umut, kuyunun dibinde, dört tarafı denizlerle çevrilmiş bir adada olsa bile düşünme ve seçme; geleceğe dönük fikirler üretme, hayatı yaşama ve seçme kapasitesidir… Üstelik bu hal, bu hapislik hali, hukuki bir talepte değildir, bu ontolojik (varlık felsefesidir, bilgi ve akıl yürütmedir) bir zorunluluktur.  

Sartre, özgürlük yanlısıdır; özgürlükten başlar; ona, Foucault, itiraz eder, iktidar ilişkilerine dikkat çeker. Sartre, hapishaneyi reddetmez, burada fiziksel olarak insan kısıtlanmıştır ama insan, burada, hala kendi için bir varlıktır… Foucault hapishanelerin salt cezalandırmadığını, burada iktidar suçlu kimliği üretilir, birey disipline tabii tutulur, ayrım yapar, gözetir: İktidar, bedeni de zihni de şekillendirir ve özne, iktidarın ağları içinde kurulur. Öyle ki rehabilitasyon bir iktidar aracına döner, özgürlük bile, disipline uyumun ödülüdür. Umutta buradan yara alır, umut hakkıyla ilgili iki şey dikkat çeker; ilki, bu hak gerçekten özgürlük mü vaat ediyor yoksa bu, bir disiplin mekanizmasının farklı varyantı olarak mı işliyor ve buna kim karar veriyor? Dayatılan pişmanlığa, iyi hale, topluma ve siyasa uyuma, kim, niçin karar veriyor? Özgürlük kimin tekelinde… Geçmişte yapılan ve söylenen; gelecekteki kimi olasılıklar üzerinden bir özgürlük tanımı olabilir mi hiç? Böyleyse, bu, umut değildir, hak değildir; bu, biyopotikaya araç aramaktır; umut hakkı da, hapishaneyi ortadan kaldıran bir güç olmaktan çıkmıştır artık, hapishane, topluma yayılmıştır, hapiste olan gibi dışarıda ki, kim ne düşünüyorsa, suçludur; evinde, iş yerinde gözleniyordur, adına özgürlük, af deniliyordur… Peki, af ettim dediğiniz kişi, Arendt’in deyimiyle, niçin hapse atılmıştır? Yanıt, fikir ve eylemlerdir. Peki ama kim bu yasak düşünceleri, eylemleri kim, hangi aygıt, ne amaçla üretmiştir? Siz diye birine seslenmek gereklidir. Bu siz, umut hakkı diyerek, kendini, suçunu, engellediği özgürlükleri görünmez mi kılıyor yoksa. Tahliye, özgürlük mü vaat ediyor; biçim değiştirmiş bir disiplin mi örgütlüyor? Hapishane yalnız bir duvar değildir, kamusal alandır. Kürtlere, umut hakkının tanınmaması, onların özne olmaktan çıkartılması, salt yönetilen olmalarının istenmesidir. 

Dahası da vardır; suç ayrıştırılmıştır; adi ve siyasi ayrımın ötesinde bir ayrışmadır bu; suç, Kürtler üzerinden yenden tariflendirilmiştir; yasal olan, Türkiye’de uygulanmasa da, dünyada bir karşılık bulan umut hakkı, burada ahlaki bir boyut kazanmıştır. Burada dile getirilen, sonra tartışmaya kapatılan hak, egemenlik teyidine dönmüştür: Ben istersem olur; istemezsem hiçbir şey olmaz.  Yani, kişisel takdir. Carl Schmitt’e göre egemenin, istisnaya karar vermesidir bu; hak, norm olmaktan çıkmış, egemenin gündem aracına dönmüş, tartışma kapatılmıştır; hak iddia etmek de bundan payını almıştır, hak, güvence değildir, hak, bir anlığına dile gelen bir kudret gösterisidir. Umut hakkı da, hapsi ortadan kaldıran değil, hapsi topluma yayan bir araç olmuştur; Kürtler, içerdedir, içimiz de denetlenecektir.  

 

İlginizi Çekebilir

Li Peyasê Bi Coşeke Mezin Pîrozbahiya Roja Zimanê Dayikê
KESK: Kadın cinayetlerindeki artışın sorumlusu cezasızlık politikaları

Öne Çıkanlar