Kürdistan özgürlük hareketinin yürüttüğü direniş ve buna bağlı olarak gelişip büyüyen, sadece Kürdistan coğrafyasını değil, Kürtlerin yaşadığı her yeri saran ve kendi çemberine çeken özgürlük savaşının karşısına tam da bu stratejiyi uygulayarak çıktı Türk devleti. Elbette sadece bu stratejiyi değil, aynı zamanda Tamillere karşı verilen savaş stratejisinin güncellenmiş hali olan “Türk Tipi Sri Lanka” savaşını da uygulayarak çıktı.
Öncelikle zemine yöneldi. Barış adımları altında tutulan alanların bir “iyi niyet” adımı olarak boşaltılmasını talep etti. Ardından boşaltılan alanlara girdi. Teknolojinin geniş olanaklarını da kullanarak bu alanlardaki işgal güçlerini ve üslerini adım adım genişletti. Bugün kabul etmek gerekir ki Kürdistan’ın askeri açıdan önemli alanlarında büyük bir güç biriktirmiş bulunmaktadır.
Sadece askeri olarak da değil, bu stratejiyi siyasal alanda da yürütmektedir. Yasama, yürütme ve yargı desteğiyle hem insan haklarını hem de buna bağlı olarak demokratik hakları dilediği zaman askıya almakta; buna rağmen parlamentoda temsiliyeti bulunan muhalifleri tarafından bile bir diktatörlük veya faşizan uygulama yerine “demokrasi dışına çıkmış” iktidar olarak nitelendirilme ve “demokrasiye davet” gibi trajikomiklikle karşılanan bir iktidar gerçeği var karşımızda.
Sadece devlet sınırları içinde değil, başka devletler tarafından da kabul edilen gerçek şudur: “Tek adam” iktidarı başta bürokrasi olmak üzere bütün devlet organlarını ele geçirmekle yetinmeyip, yıllardır yaptığı ama gözden kaçan ve durumu özetleyen “yerli ve milli muhalefet” sözüyle sadece kendi cephesini değil, karşı cepheyi de düzenlemeyi kısmen de olsa gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Artık devlet ve Erdoğan iç içe girmiş ve yönetenin hangisi olduğunun netliğini kaybettiği bir dönemdeyiz. Bu ayrımın da önemi kalmadı. Çünkü devlet ve Erdoğan aynı şeyleri ister ve savunur noktada bulunuyorlar. “Muhalefetin güçsüz olduğu ve akıllarına gelenin rahatlıkla uygulandığı” bir yönetim anlayışı bu. Elbette bir günde bu noktaya gelmedik. Adım adım gelindi. Erdoğan bu noktaya gelebilmek için dönemin gerektirdiği tüm adımları attı. Askeri vesayeti kaldırmak adına geniş bir tabanın desteğini aldı, demokrat kisvesini neredeyse muhalefetten aldı diyebiliriz. Kendi iktidarını kurduktan sonra medyayı da eline geçirdi. Ve şimdi sırada, sesi çıkmamasına rağmen tahammül edilemeyen parlamentoyu susturmak, kendi deyimiyle “hizaya çekmek” kaldı. Yazmadan geçmek olmaz; gerçek bir devrimci çizgi izleyen muhalefet, hep olduğu gibi baskının, zulmün “şahikasını” yaşamasına rağmen yine de geri adım atmadı.
Yoksullukla kıvranan toplumsal yapıların haykırışını bir çığa dönüştürecek muhalefet yok. Yakın sürede gördüğümüz gibi madenciler kendi direnişlerinin getirdiği bir zafere sahip olurken muhalefet son günlerde, o da usulen destek sunabildi.
Erdoğan’ın temel taktiklerinden biri deşifre olmasına rağmen yine de işe yarıyor. Bir örgütlülüğü tasfiye etmek için onun karşısında bulunan örgütlülükle iş birliği geliştiriyor. Elinde bulunan yasama, yürütme ve yargı desteğiyle bu örgütlülüğe karşı cezai hiçbir uygulama yapılmasına izin vermiyor. Bu tutumun sürekli olacağını düşünen örgütlü yapı, direniş güçlerinin kırılması ve toplumsal tabanının zayıflaması karşısında gelecekten “umutlu” olarak yaşamaya devam ediyor. Ve Erdoğan doğal olarak bu yapıya tekrar yöneliyor; hem de daha gaddar, daha acımasız bir şekilde. Fabian stratejisini başarıyla uyguladığını kabul etmek gerekir.
Erdoğan iktidarı demokratikleşebilir ve insan haklarının belirleyici olduğu bir yönetimi icra edebilir mi? Temel soru ve temel tercih noktası burası. Geçmişten bugüne tüm uygulamalara baktığımızda demokratik olmak bir yana, artık saklamaya bile gerek duyulmayan bir faşizmin yönetim anlayışı olarak tercih edildiğini görüyoruz. Ne Erdoğan’ın, ne devletin, ne de Türk toplumsal yapısının demokrasi gibi bir talebi yok. Tam tersi, ilk fırsatta kendilerinden olmayan herkese karşı bir 1915, 1919, 1925 veya 1938 yaşatacaklarını görmek gerekiyor. Örneğin ilk konuşmada meclise davet edilen Sayın Öcalan’a, geldiğimiz noktada tecrit uygulanmaya devam edilmekte ve diledikleri zaman ziyaret izni verilmektedir. “Süreç” denilenin adı üzerinde, daha anlaşma olmamıştır. En önemlisi devletin (Erdoğan’ın) attığı tek bir adım bile yoktur ama dağıttığı “mavi boncukların” haddi hesabı yoktur.
Politika, kitlelere dağıtılan umutların değil, gerçekler üzerinden hareket eden anlayışların kazanacağı bir yerde bulunuyor. Çünkü kitleler partilerden daha gerçekçidir. Çünkü kitleler sorunu derinden yaşar ve çözüm yolunu bazen sessiz kalarak da olsa gösterirler.










