Abdullah Öcalan’ın Newroz mektubunda Westfalya’ya yapılan gönderme[1], yüzeyde bir tarihsel analoji izlenimi verse de gerçekte çok daha derin bir siyasal soruyu sormaktadır. Bu soru, egemenliğin nasıl kurulduğu, siyasal topluluğun kimlerden oluştuğu, sınırların kimi içerip kimi dışarıda bıraktığı ve çoğulluğun hangi rejim altında yaşanabilir kılınacağı sorusudur. Avrupa’nın mezhep savaşlarını Westfalya sonrasında belirli bir siyasal dengeye bağladığı, buna karşılık Ortadoğu’nun hâlâ benzer çatışmaların, müdahalelerin ve bölünmüş egemenlik biçimlerinin içinde yaşadığı yönündeki vurgu, tarihsel açıdan tartışmaya açık olsa da siyasal olarak son derece anlamlıdır. Çünkü burada 1648’i yeniden kurma çağrısı yoktur. Asıl açığa çıkan soru şudur: Devletlerin, mezheplerin, etnik blokların ve dış müdahalelerin birbirini boğduğu bu uzun krizden Ortadoğu nasıl çıkacaktır?
Westfalya, uluslararası ilişkiler anlatısında çoğu zaman modern devlet sisteminin başlangıç anı olarak anlatılır. Egemenlik, sınırların dokunulmazlığı ve iç işlerine karışmama ilkeleri sanki o anda tarihe kazınmış gibi anlatılır. Oysa tarih daha karmaşıktır. Westfalya, ne bir anda bütün savaşları bitirmiştir ne de bugünkü anlamıyla kusursuz bir egemenlik rejimi kurmuştur. Buna rağmen modern siyasal tahayyülün en güçlü mitlerinden biri haline gelmiştir[2]. Çünkü Westfalya, devletin kendisini nasıl anlatacağının dilini vermiştir. Dünyayı birbirinden ayrılmış egemen birimler halinde düşünme alışkanlığı, büyük ölçüde bu anlatı üzerinden meşrulaştırılmıştır[3]. Dolayısıyla Westfalya bir tarihsel olay olmanın ötesinde, bir siyasal gramerdir. Savaşın nasıl sona erdirileceğini değil sadece, barışın hangi özne tarafından ve hangi sınırlar içinde kurulacağını da belirleyen bir gramer.
Fakat bu gramerin masum olmadığı açıktır. Egemenlik ilkesi, bir yandan sınırsız dinsel savaşları dizginleyen bir çerçeve üretirken, öte yandan merkezileşmiş devlet iktidarının, homojen ulus tahayyülünün ve dışlayıcı sınır siyasetinin de önünü açtı. Başka bir deyişle Westfalya mirası çift anlamlıdır. Hem savaşı sınırlandıran bir düzen fikrini taşır, hem de çoğulluğu bastıran yeni bir siyasal merkeziliğin meşruiyetini kurar. Avrupa’da daha sonra yükselen ulus-devlet biçimleri bu ikinci hattı daha da sertleştirmiş, dili, dini, tarihi ve kimliği tekleştiren rejimlerin önünü açmıştır[4]. Bu yüzden Westfalya’yı sadece barışın zaferi olarak okumak da, bütün kötülüklerin başlangıcı olarak görmek de eksiktir. Esas olarak o, modern egemenliğin büyük paradoksunu kurmuştur. Savaşın sonu adına kurulan düzen, çoğu kez yeni dışlamaların başlangıcı olmuştur.
Ortadoğu’ya gelindiğinde ise sorun, çoğu zaman yanlış biçimde “Westfalya’nın eksikliği” diye tarif edilir. Sanki bölge devletleşemediği, sınırlarını içselleştiremediği ya da modern egemenlik formuna tam ulaşamadığı için bu krizleri yaşıyormuş gibi davranılır. Oysa mesele bundan daha derindir. Ortadoğu, Westfalyen düzenin dışında kalmış bir coğrafya değil, bu düzenin sömürgecilik, manda rejimleri, parçalanma siyaseti ve ithal devlet biçimleriyle zorla yerleştirildiği bir coğrafyadır. Buradaki devletler çoğu zaman toplumsal meşruiyet ile hukuki egemenlik, sınır ile aidiyet, nüfus ile siyasal topluluk arasında derin bir uyumsuzlukla kuruldu[5]. Haritalar cetvelle çizildi, ama toplumsal tarih bu çizgilere sığmadı. Dolayısıyla Ortadoğu’da yaşanan şey devletsizlik değil, meşruiyeti sürekli kriz üreten bir devletlilik biçimidir[6].
Tam da bu yüzden Ortadoğu’daki kriz, basitçe sınırların çökmesi ya da devletlerin dağılması meselesi değildir. Mesele, mevcut sınırların içinde kimin eşit ve meşru siyasal özne olarak tanınacağıdır. Bugün Irak, Suriye, İran ve Türkiye örnekleri üzerinden görülen şey budur. Haritalar yerinde durabilir. Devletler hukuken varlığını sürdürebilir. Ama bu, o devletlerin kapsayıcı, meşru ve eşitlikçi bir siyasal topluluk kurduğu anlamına gelmez. Krizin kaynağı çoğu zaman haritanın kendisinden çok, o harita içindeki hayatın tekçi bir rejimle örgütlenmesidir. Bu yüzden mesele yalnız sınırların nereden geçtiği değildir. Asıl mesele, o sınırlar içinde kimin halk sayıldığı, kimin kurucu özne kabul edildiği, kimin ise sürekli şüphe, bastırma ve inkâr rejimi altında tutulduğudur.
Kürt meselesi, işte bu noktada Ortadoğu’daki Westfalyen devlet biçiminin en keskin sınavı olarak ortaya çıkar. Çünkü Kürtler, post-Osmanlı devlet düzeninin çözemediği, daha doğrusu çözmek yerine bastırdığı tarihsel bir varoluş sorusudur[7]. Dört devlet arasında bölünmüş bir halk olarak Kürtler, mevcut egemenlik rejiminin en görünür çelişkisini taşır. Bir yanda sınırların kutsallığı ve devletlerin toprak bütünlüğü söylemi vardır. Öte yanda ise bu sınırların parçaladığı, siyasal varlığı inkâr edilen ve kendi kaderini tayin hakkı sürekli ertelenen bir halk gerçekliği. Kürt meselesi bu yüzden yalnız bir hak ve özgürlük meselesi değildir. Aynı zamanda Ortadoğu devletlerinin ontolojik güvensizliğini, yani kendi sınırları içinde çoğulluğu tanımaktan duydukları korkuyu açığa çıkarır.
Bu korku tesadüfi değildir. Çünkü günümüz Ortadoğu’daki devlet aklı çoğu zaman egemenliği çoğullukla değil, homojenlikle düşünür. Devletin güçlü olması ile toplumun tekleştirilmesi arasında organik bir bağ kurar[8]. Dil farklılığı tehdit sayılır. Yerel özyönetim bölünme olarak damgalanır. Kültürel tanınma, merkezî iktidarın çözülmesi gibi algılanır. Kürtler söz konusu olduğunda bu refleks daha da sertleşir[9]. Zira Kürtlerin tanınması, yalnızca bir halkın görünür hale gelmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda Cumhuriyetçi, Arap milliyetçi ya da Fars merkezli devlet akıllarının kuruluş mitlerinin sorgulanması anlamına gelir. Bu nedenle Kürt meselesi, yalnızca çözülmemiş bir sorun değil, devletin kendisini nasıl kurduğunu ifşa eden kurucu bir aynadır.
Fakat Kürtlerin bu düzene verdikleri cevap da tek biçimli olmadı. Bir damar, uzun süre bağımsız devlet fikrini en meşru ve en doğal çıkış yolu olarak savundu. Bunun tarihsel ve siyasal nedenleri vardır. Sürekli inkâr edilen, bölünen ve bastırılan bir halk için devlet talebi, yalnızca bir iktidar arzusu değil, varoluşun güvenceye alınması arayışıdır. Buna karşılık başka bir damar, özellikle Öcalan çizgisi, ulus-devletin kendisini de sorgulayan bir siyasal yönelim geliştirdi. Demokratik konfederalizm, demokratik ulus, yerel özyönetim ve komünal yaşam gibi kavramlar bu sorgulamanın ürünüdür. Burada mesele, devletsiz romantik bir dünya hayali kurmak değil, egemenliği homojenleştirici bir merkezilikten ayırmaya çalışmaktır[10]. Yani sorun yalnızca Kürtlerin devletsiz olması değil, devlet biçiminin neden ancak inkâr ve asimilasyon üzerinden işlediğidir.
Öcalan’ın Westfalya göndermesi de bu nedenle önemlidir. Bu gönderme, “Avrupa yaptı, biz de aynısını yapalım” diyen yüzeysel bir modernleşme çağrısı olarak okumak çok doğru olmayacaktır. Burada asıl anlatılmak istenen, uzun savaş dönemlerinin ardından artık yeni bir siyasal form bulma zorunluluğudur. Fakat bu form, Avrupa’daki klasik ulus-devlet modelinin tekrarı olamaz. Çünkü Ortadoğu’da sorun zaten büyük ölçüde bu modelin sömürgeci ve tekçi biçimlerde uygulanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey, egemenliği demokratikleştiren, merkez ile çevre arasındaki ilişkiyi yeniden kuran, yerel özyönetimi meşrulaştıran ve çoğul kimlikleri siyasal yapının asli unsuru olarak tanıyan yeni bir birlikte yaşama rejimidir.
Burada karşımıza çıkan temel soru şudur. Başka bir çözüm mümkün müdür. Bana göre gerçekçi alternatif ne mevcut ulus-devletlerin inkârcı sertliğine teslim olmaktır ne de romantik bir sınırsızlık fantezisine kapılmaktır. Asıl ihtiyaç, egemenlik ile homojenlik arasındaki zorunlu bağın koparılmasıdır. Devlet varsa tek kimlik olmak zorunda değildir. Sınırlar varsa o sınırlar içindeki herkes aynı tarih anlatısına boyun eğmek zorunda değildir. Ortak siyasal çatı ile çoğulluk birbirini dışlayan değil, birbirini mümkün kılan ilkeler haline gelebilir. Bunun yolu da anayasal vatandaşlığın etnik ve mezhepsel hiyerarşilerden arındırılmasından, güçlü yerel özyönetim mekanizmalarından, ademimerkeziyetçi siyasal yapılardan ve bölgesel halkların karşılıklı tanınmasını esas alan yeni bir siyasal ahlaktan geçer.
Böyle bir çerçevede Kürt meselesi artık bir güvenlik dosyası olmaktan çıkar. Tam tersine, Ortadoğu’da barışın hangi ilkelere dayanarak kurulabileceğini gösteren bir anahtar haline gelir. Çünkü Kürtlerin tanınması yalnızca Kürtler için değil, bütün bölge için yeni bir siyasal dilin kapısını aralar. Eğer bir devlet Kürtleri eşit, kurucu ve meşru özne olarak tanıyabiliyorsa, o zaman başka kimlikleri de tanıyabilir. Eğer yerel özyönetimi bölünme değil demokratikleşme olarak görebiliyorsa, o zaman merkezî devletin mutlaklığı da sorgulanabilir. Eğer güvenliği yalnız askerî denetim değil, karşılıklı siyasal tanınma üzerinden düşünmeye başlıyorsa, o zaman mezhepçi ve etnik savaşların dili de geriletilebilir. Bu yüzden Kürt meselesinin çözümü sadece bir toplumsal barış değil, bölgesel siyasal tahayyülün yeniden kuruluşu anlamına gelir.
Tam bu noktada mesele yeniden Westfalya’ya döner. Bugün Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni bir Westfalya değil. İhtiyaç duyulan şey, savaşların ardından siyasal düzen kurma cesaretidir. Ama bu kez bu düzen, tekçi egemenliğin, merkezî inkârın ve sömürgeci sınır aklının üzerine değil, çoğulluk, eşitlik ve demokratik tanınma üzerine kurulmalıdır. Başka türlü söylersek mesele, sınırların kendisinden çok, sınırların içindeki hayatın nasıl örgütleneceğidir. Bugün Ortadoğu’nun gerçek sorusu budur. Kimin devleti olduğundan çok, kimin insan sayıldığıdır. Kimin sınırları koruduğundan çok, kimin o sınırların içinde onurlu bir hayat sürebildiğidir.
Bu nedenle Westfalya tartışması, tarihsel bir dipnot değil, bugünün siyasal krizini anlamak için hâlâ canlı bir tartışmadır. Ama bu tartışmanın değeri, egemenlik ile barış arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye zorlamasında yatar. Kürtler ise bu tartışmanın kıyısında değil, tam merkezindedir. Çünkü onların varlığı, Ortadoğu’nun mevcut düzeninin taşıyamadığı çoğulluğu görünür kılar. Belki de bu yüzden Kürt meselesi yalnızca çözülmesi gereken bir sorun değil, bölgenin geleceğini yeniden kurabilecek en güçlü siyasal imkânlardan biridir.
[1] İlke TV. (2026, Mart 21). Öcalan: Newroz, artık bir hayali değil, gelişen bir komünal yaşamı temsil etmektedir. https://ilketv.com.tr/ocalan-newroz-artik-bir-hayali-degil-gelisen-bir-komunal-yasami-temsil-etmektedir/ (21.03.2026)
[2] Osiander, A. (2001). Sovereignty, International Relations, and the Westphalian Myth. International Organization, 55(2), 251–287. doi:10.1162/00208180151140577
[3] Stirk, P. M. R. (2012). The Westphalian model and sovereign equality. Review of International Studies, 38(3), 641–660. doi:10.1017/S0260210511000192
[4] İbid.
[5]Del Sarto,R.A. (2017) Contentious borders in the Middle East and North Africa: context and concepts, International Affairs, Volume 93, Issue 4, pp. 767–787, https://doi.org/10.1093/ia/iix070
[6] Fawcett, L. (2017) “States and sovereignty in the Middle East: myths and realities”, International Affairs, 93(4), pp. 789–807. https://doi.org/10.1093/ia/iix122
[7] Bozarslan, H. (2003). Le nationalisme kurde, de la violence politique au suicide sacrificiel. Critique internationale, no 21(4), 93-115. https://doi.org/10.3917/crii.021.0093.
[8] Bozarslan, H. (2021). The Cambridge History of the Kurds. Cambridge University Press.
[9] Jongerden, J. (2019). The Kurds: From Partition to Fragmentation. Routledge
[10] Öcalan, A. (2017). The political thought of Abdullah Öcalan: Kurdistan, woman’s revolution and democratic confederalism. Pluto Press. Aynı zamanda şu kitabında da tartışılmaktadır: Öcalan, A. (2012). Kürt sorunu ve demokratik ulus çözümü: Kültürel soykırım kıskacındaki Kürtleri savunmak (Demokratik uygarlık manifestosu, 5. cilt). Mezopotamya Yayınları.
*
(Bu yazı ilketv.com.tr’den alınmıştır)












