Aram’ı sadece bir koğuşun içinde bırakmak eksik olur. Türkiye’nin birçok cezaevinde geçen yaklaşık yirmi iki yıl… Amed’den Trabzon’a, Ordu’dan Sincan’a ve en son Kırıkkale Hacılar Cezaevi’ne uzanan bir zaman. Bu, bir insan ömrünün büyük bir kısmıdır. Aram bu uzun zaman boyunca sadece bir tutuklu değildi…
(Aram Akyüz’e)
İnsan bazı insanları yaşarken tanımaz. Aynı mekânda bulunur, aynı havayı solur, aynı günleri tüketir ama yine de onları bütünüyle kavrayamaz. Ben Aram’ı, onunla birlikte yaşadığım yıllarda değil, ondan sonra anlamaya başladım. 1993 ile 1996 arasında Diyarbakır Cezaevi’nde üç yıl aynı koğuşta kaldık. Üç yıl… Dışarıdan bakıldığında bir zaman ölçüsü gibi görünür. Oysa içeride zaman ölçülmez; insanın içine doğru çöker. Günler birbirine benzer, sesler sınırlıdır, kapılar aynı şekilde açılıp kapanır. Ama insan aynı kalmaz. Bazıları bu tekrarın içinde çözülür, bazıları sertleşir, bazıları içe kapanır. Çok azı ise, o daralan zamanın içinde daha belirgin hâle gelir.
Aram onlardan biriydi. Koğuş dediğin yer yalnızca duvarlardan ibaret değildir. Orası insanların birbirine değdiği, bazen çarptığı, bazen de sessizce birbirine omuz verdiği bir alandır. Bu alanın içinde görünmeyen bir denge oluşur; kimsenin açıkça sahiplenmediği ama herkesin hissettiği bir merkez vardır. Zamanla fark edersin ki bazı insanlar, hiçbir çaba göstermeden o merkeze yerleşir. Aram böyle biriydi. Kendini anlatmazdı, öne çıkmaya çalışmazdı, ama yokluğu hissedilecek bir varlığı vardı. Hatırladığım şeyler büyük anılar değil, küçük anların toplamıdır. Koğuşta geçen sıradan bir gün, bir sohbet, birinin bir şey anlatması ve Aram’ın onu kesmeden, yargılamadan dinlemesi… Belki de en çok bu kalıyor insanda: dinleyişi.
Bazı insanlar konuşarak iz bırakır, bazıları ise susarak. Aram, susarak yer edenlerdendi. Bu, dışarıdan bakıldığında fark edilmeyen ama içeride insanın dayanma biçimini değiştiren bir özelliktir. Onu anlatan arkadaşların yazdıklarını okuduğumda, kendi hafızamın eksik kaldığı yerlerle karşılaştım. Özellikle çocukluğu…
Onlar, Aram’ın doğayla kurduğu bağı, toprağa ve suya olan yakınlığını anlatıyordu. Bu anlatılar, onun karakterini anlamak için bir anahtar gibiydi. Çünkü insanın doğayla kurduğu ilişki, çoğu zaman insanlarla kuracağı ilişkinin de ilk biçimidir. Aram’ın içindeki sakinlik, o erken temasın devamı gibiydi. Onun yanında insan biraz daha az sıkışıyordu; bu, cezaevinde nadir rastlanan bir duygudur. Zindan insanı daraltır. Bu herkesin bildiği bir gerçektir. Ama herkes aynı şekilde daralmaz.
Bazıları içe çöker, bazıları kırılır, bazıları sertleşir. Çok azı ise, o daralan alanın içinde başkalarına yer açmayı başarır. Aram onlardan biriydi. Onun yanında insan yalnızca var olmaz, aynı zamanda biraz daha dayanırdı. Bu fark, dışarıdan anlatılması zor ama içeride hayati bir farktır. Kitapta karşılaştığım anlatımlar, Aram’ı sadece bizim koğuşta gördüğümüz hâliyle değil, çok daha geniş bir yerden kuruyordu. Farklı arkadaşlarının yazdıkları, farklı zamanlardan gelen parçalar ama hepsi aynı özü taşıyordu.
Onu kim anlatırsa anlatsın, ortaya çıkan şey değişmiyordu: güven veren bir insan, dengeli bir karakter, yoldaşlarına bağlı, sözünün arkasında duran biri. Bu anlatımların içinde en çarpıcı olanlardan biri, kardeşi Fatma’nın sesi oldu. Onun anlattıkları, Aram’ı bambaşka bir yerden açıyordu. Aynı evin içinden, çocukluktan gelen bir yerden… Fatma’nın satırlarında henüz kırılmamış bir çocuk vardı. Koşan, gülen, düşen… ama en önemlisi, insan kalmayı daha o yaşlarda öğrenmiş bir çocuk. Aram içerideydi ama dışarıyla bağını koparmamıştı. Fatma ne zaman üzülse, bir şekilde ona ulaşmanın yolunu buluyordu.
Bir mektupla, bir haberle, bir sözle… Açık görüşte ona söylediği “Senin gelişin bana moral veriyor” cümlesi, bu ilişkinin en yalın ifadesiydi. Bu söz basit görünür ama değildir. Çünkü içeride olan birinin, dışarıdan geleni ayakta tutacak bir güç hâline gelmesi sıradan bir durum değildir. Görüş günlerinde diğer kardeşlerin zorlandığı, sustuğu ya da ağladığı anlarda Fatma’nın gülerek ve konuşarak ortamın havasını değiştirmesi ve Aram’ın bunu fark etmesi, onun başkalarının içindeki ışığı görebilen bir insan olduğunu gösteriyordu. Kendi koşullarının ağırlığına rağmen başkalarının taşıdığı küçük gücü fark edebilmek, nadir bir özelliktir. Kitapta yoktu ama başka ses daha vardı: çocukluk arkadaşının sesi. Onun anlattıkları, Aram’ın hayatındaki kırılma anını gösteriyordu. 1988 yılının 1 Nisan’ında Mardin Bagok Dağı’nda yaşanan çatışma…
O gün, Aram’ın hayatında bir yön değişimiydi. Bazı hayatlar yavaş değişir, bazıları bir anda yönünü bulur. Aram için Bagok böyleydi. Ve yıllar sonra, yine bir 1 Nisan günü, bu kez bir başlangıcın değil bir vedanın tarihi oldu. Tarih bazen ileri gitmez, geri döner. Ve bazı hayatlar, başladıkları yerle görünmez bir bağ taşır. Aram’ın bir başka yönü daha vardı: sanatı. Onu sadece mücadele içinde anlatmak eksik kalır. Çünkü o aynı zamanda hisseden ve bunu bir biçime dönüştürebilen bir insandı. İlk komutanının Hozan Mizgîn olması, onun bu yönünü daha da anlamlı kılar. Sanat onun için bir süs değil, bir ifade biçimiydi. Söz ve müziği ona ait olan “Gulamê Cizîra Botanê” bunun en güçlü örneklerinden biridir.
Bu sadece bir şarkı değildir; bir coğrafyanın sesi, bir halkın hafızasıdır. Gundîno werin dîlanê we, dîlan û serhildanê, Roj derketiye li Kurdistanê, Şewqa xwe daye cîhanê… Bu dizeler bir çağrı gibi görünür ama aslında bir hatırlatmadır. Bir halkın ayağa kalktığı anın, bir ışığın karanlığı yardığı anın, bir sesin sınırları aştığı anın hatırlatmasıdır. Aram artık yoktur ama onun sesi başkalarının sesinde dolaşır.

Aram’ı sadece bir koğuşun içinde bırakmak eksik olur. Türkiye’nin birçok cezaevinde geçen yaklaşık yirmi iki yıl… Amed’den Trabzon’a, Ordu’dan Sincan’a ve en son Kırıkkale Hacılar Cezaevi’ne uzanan bir zaman. Bu, bir insan ömrünün büyük bir kısmıdır. Aram bu uzun zaman boyunca sadece bir tutuklu değildi. Mücadelesine bağlı, yoldaşlarına sadık, dürüst ve fedakâr bir insandı. Hakikati savunmak onun için bir tercih değil, bir yaşam biçimiydi. Kendini sürekli yenileyen ve geliştiren bir kişiliğe sahipti. Onun ardından yazılanlar, tek bir kişinin hatırası olarak kalmadı. Onu tanıyanlar bir araya gelerek dört yüz sayfayı aşan bir kitap yazdılar.
Bu, bir insanın başkalarının hafızasında ne kadar derin bir yer tuttuğunun en açık göstergesidir. Ama bu hayatın sonu bir kader değildi. Kırıkkale Hacılar Cezaevi’nde, henüz kırk yaşındayken geçirdiği kalp kriziyle yaşamını yitirdi. Kriz anında müdahalenin gecikmesi, hastaneye geç gönderilmesi ve cezaevlerinde sıradanlaşmış bürokratik prosedürler bu ölümün başlıca nedenleri arasındadır. Bu sadece Aram’ın hikâyesi değildir. Bugün geriye dönüp baktığımda, Aram’ı tek bir yerden hatırlamıyorum. O artık tek bir zamana ait değil. Parçalara ayrılmış ve başka hayatların içine yayılmış bir hafıza. Aram benim hayatımda üç yıl kaldı.
Ama o üç yıl hafızanın içinde kaldı. Ve hafıza, zamanı bırakmaz. Bazı insanlar ölür ve biter. Bazıları ölür ve eksilir. Ama bazıları vardır; ölür ama dağılır ve daha geniş bir yere yayılır. Aram öyleydi. Ve belki de en doğrusu şu: Onu artık tamamlamaya çalışmıyorum. Onu eksikliğiyle kabul ediyorum. Çünkü bazı insanlar, tam da eksik kaldıkları için kalıcıdır.












