ABD Başkanı Trump, İran ile 15 günlük ateşkes yapılmasından saatler önce, sahibi olduğu Truth Social sosyal medya hesabından dehşet verici bir paylaşımda bulundu.
Trump’ın dengesiz, fütursuz, akıl almaz; ırkçı, ayrımcı ve nefret söylemi içeren açıklamalarıyla güç gösterisi yaptığı ve emperyalist güçler arasında liderliğini pekiştirmeye çalışan bir siyasetçi olduğu, ilk başkanlık döneminden beri biliniyordu. İkinci başkanlık dönemi seçim kampanyasında bu tarzın ABD’li seçmenleri konsolide ettiğini görünce, seçildikten sonra dozunu artırdı; sürekli değişen, yalana dayalı tehditkâr açıklamalarla dünya gündemini belirlemeye başladı.
Öyle ki, başkanın akıl sağlığını yitirdiği ve kişiliğinin giderek psikopatlaştığı yönünde tartışmalar dahi ortaya çıktı.
İran savaşı uzadıkça sahadaki manevra alanı daralan ABD Başkanının saldırganlığı, kuralsızlığı ve savaş harcamaları-pratikleri daha da arttı. Bu durum, ABD kamuoyunda da tepkilerin yükselmesine neden oldu.
Savaşın ilk ayında, ABD genelinde milyonlarca insanın katıldığı “Krala hayır, Trump’a hayır, savaşa hayır” sloganlı gösteriler bunun en açık göstergesi oldu. Trump da bu tepkileri dikkate alarak ABD halkının savaş istemediğini kabul etmek yapmak zorunda kaldı.
Bugün bir avuç borsa spekülatörü, uluslararası petrol şirketleri ve silah-mühimmat tekelleri dışında Trump’ın söylemlerine ve gerekçelerine inanan neredeyse yok.
Bu durum, İran savaşı ve Trump’ın Hitlervari söylemlerinin yalnızca bir siyasi iletişim tercihi olmadığını; çok daha derin bir anlam taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.
Nitekim Trump’ın ateşkesten saatler önce yaptığı şu açıklama bunu özetler niteliktedir:
“Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak.”
Aynı paylaşımda bu geceyi “dünyanın uzun ve karmaşık tarihindeki en önemli anlardan biri” olarak nitelendirerek, “47 yıllık zorbalık, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek. İran’ın büyük halkını Tanrı korusun!” ifadelerini kullandı.
Bu tür söylemler ve savaşın yürütülüş biçimi, İran merkezli büyük bir savaşın yarattığı yeni “barbarlaşmanın” yalnızca askeri bir mesele olmadığını; kapitalist-emperyalist sistemin krizlerini nasıl derinleştirdiğini de göstermektedir.
Küresel Dünya Çok Aktörlü Savaşlar
Nükleer silah tehdidi bahanesiyle başlatılan bu savaşın; İran medeniyetini hedef alması, İran petrolü üzerinde kontrol kurma amacı ve Hürmüz Boğazı’nın denetimini ele geçirme çabası, bunun bir enerji savaşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Öte yandan küreselleşen dünyada savaş ve çatışmalar artık iki ülkeyle sınırlı kalmamaktadır.
Çok aktörlü ve bölgesel savaşların yapısal bir nitelik kazandığı, Ukrayna ve Gazze süreçlerinde açıkça görülmüştü. İran savaşı ise bu süreci daha da genişleterek küresel bir boyuta taşımıştır.
Artık yalnızca cephede savaşanlar değil, cephe gerisinde yer alarak sıcak savaşın aktif unsurları olan aktörler de çoğul bir yapı sergilemektedir.
Geçmişte de benzer tablolar oluşurdu; ancak bu durum çoğu zaman gizli kalırdı. Günümüzde ise vekâlet savaşları, emperyalist yeni barbarlığın siyasal, sosyal, hukuksal ve güvenlik boyutlarını belirleyen temel unsur haline gelmiştir.
Bu süreçte Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukuk fiilen işlevsiz hale getirilmekte; yerini güçlülerin hukuku almaktadır. Güvenlik kavramı da artık tüm insanlık için değil, güçlü devletlerin güvenliği için yeniden tanımlanmaktadır.
Hiç kuşkusuz Trump’ın temsil ettiği bu emperyalist yeni barbarlık düzeyi, diğer ülkelerle ABD arasında çeşitli çelişkiler doğurmaktadır. Ancak bu çelişkiler, esas olarak enerji, silahlanma ve hegemonya mücadelesine dayanan çıkar çatışmalarından kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla bu farklılıklar, İran merkezli büyük savaşın emperyalist sistemi daha da barbarlaştıran bir kırılma noktası olmasını engelleyecek nitelikte değildir.
İran Savaşının Sonucu Bölgede Daha da Otoriterleşme
İran savaşı aynı zamanda 21. yüzyıl savaşlarının, içe kapanma ve milliyetçiliğin yükselme potansiyeline dair önemli dersler de barındırmaktadır.
Kısa süre önce rejimi ciddi şekilde sarsan protestoların aniden sona ermesini yalnızca baskıyla açıklamak yetersizdir. ABD ve müttefiklerinin beklediği gibi bir iç karışıklığın yaşanmamasında; İsrail-ABD politikalarına duyulan tepki, tarihsel ABD karşıtlığı ve İran milliyetçiliğinin yükselişi önemli rol oynamıştır.
Bu süreç, bölge ülkeleri arasındaki gerilim ve kutuplaşmayı artıracak; istikrarsızlığı derinleştirecektir. Aynı zamanda bölge devletlerinin daha otoriter ve militarist yapılara yönelmesine, güvenlikçi devlet anlayışının güçlenmesine yol açacaktır.
Bu da sınırlı kaynakların refah yerine güvenlik ve askeri harcamalara aktarılması anlamına gelmektedir.
Benzer bir süreç emperyalist devletler için de geçerli olacaktır. Sistem daha da istikrarsızlaşacak, büyük güçler arasındaki rekabet sertleşecek ve uluslararası ilişkiler daha gergin bir hale gelecektir. Başka bir ifadeyle emperyalizmin yeni barbarlık çağındayız.
Özetle, emperyalist sistemin yapısal ihtiyaçları doğrultusunda derinleşen bu yeni barbarlaşma süreci, her türden ve her alanda krizleri büyütmeye devam edecektir.
Görünen o ki, bir süre daha insanlık kaybedecek, “vampirler” kazanacak. Evrensel barış ve huzur içinde yaşama hakkı sözleşmeleri, yasaları kâğıt üzerinde kalmaya devam edecek. Ta ki insanlık bu emperyalist barbarlığa karşı kendi panzehirini üretinceye kadar.
/yeniarayis.com/












