“Kaybetmemek için biraz benzemen gerekir” düşüncesi, siyasetin sert gerçekliği içinde bir yere kadar anlaşılabilir elbette. Bu benzeşmenin bir taktik olmaktan çıkıp karaktere dönüşmesidir. Çünkü insan, en uzun süre mücadele ettiği şeye ne yazık ki benzer.
Böylece siyaset; farklılıkların değil, birbirine giderek daha çok benzeyen küçük iktidarların tiyatrosuna dönüşmüş durumda. Mevcut iktidarın yıllar önce geçtiği, tabelalarını söktüğü ve artık kendi haritasından sildiği o tekinsiz yollara, muhalefetin büyük bir “keşif” heyecanıyla girmesi de bunun bir parçasıdır. İktidar ise her virajını, her çukurunu ezbere bildiği bu yollarda acemice ilerlemeye çalışan karşıtını kenara çekilmiş bir kibirle izler.
Çünkü bu topraklarda muktedir olmak yalnızca seçim kazanmak değildir; oyunun kurallarını yazmak, sahayı kurmak ve hakemin düdük ritmini belirlemektir. Karşıt gibi rol kesenler ise kuralları baştan kirli yazılmış bu sahayı reddetmek yerine, o kurallarla kazanabileceğine inanır.
Bugün Türkiye’de partiler, toplumun refahı, özgürlüğü ya da adaleti için bir araç olmaktan çıkmış; başlı başına iktidar üretim aygıtlarına dönüşmüştür. Eskiden iktidar mahallesine yöneltilen sert eleştiri yöntemleri, bugün muhalefet saflarında bile “stratejik deha” ya da “zorunlu siyaset” etiketiyle meşrulaştırılmaktadır.
İnsanlar artık yalnızca saf tutuyor. Herkes karşı tarafın yalanını kusursuz bir netlikle görürken, kendi mahallesinin manipülasyonunu alkışlıyor. Böylece siyaset, fikirlerin çatışması olmaktan çıkıp birbirinin aynasına dönüşmüş bir körlük rejimine evriliyor.
Her taraf diğerini “devletleşmekle” suçlarken, aslında aynı arzunun farklı biçimlerini taşıyor: Mutlak kontrol, eleştirisiz sadakat ve sorgulanamaz karar mekanizmaları. İktidarın yöntemlerini içselleştiren her muhalefet, sonunda eleştirdiği düzenin küçük bir kopyasına dönüşüyor.
Ne yazık ki Türkiye’de artık kimsenin bir başkasına demokrasi dersi verme ya da ahlaki bir üstünlük kurma zemini kalmamıştır. Çünkü siyaset uzun zamandır ilkesel bir mücadele olmaktan çıkmış; herkesin kendi dar hükümranlık alanını koruduğu, genişletmeye çalıştığı ve kutsadığı bir güç alanları toplamına dönüşmüştür.
Herkes özgürlüğü, çoğulculuğu ve adaleti savunduğunu iddia eder; fakat gerçekte korunan şey yalnızca dar iktidar çeperinin dokunulmazlığıdır.
Temel yanılgı, sorunu yalnızca devlet aygıtında aramak oldu. Oysa iktidar arzusu, toplumsal gövdenin en küçük hücresine kadar sızmış durumdadır. Siyasi partilerden yerel yönetimlere, sivil toplumdan akademiye, kültür çevrelerinden hak savunusu hareketlerine kadar aynı refleks dolaşımdadır: kontrol et, hizaya sok, sadakat üret, eleştiriyi bastır.
Farklar artık ideolojik değil, yalnızca ölçektir. Büyük olan devletleşmiş bir tahakküm üretirken, küçük olan kendi dar alanında mikro bir iktidar kurar. Böylece farklı renklerde boyanmış ama aynı mantıkla işleyen mikro-iktidar adacıklarıyla parçalanmış bir düzen ortaya çıkar.
Ve belki de en çarpıcısı şudur: Kimse artık aynaya bakmaz. Çünkü aynada görülen şey “öteki” değil, yalnızca biraz gecikmiş bir benzerliktir.
Bu düzenin sahte konforunu, onun içinde rol kaparak değiştireceğini sanan her siyasi akıl, aslında oyunun devamlılığını garanti eder. Çünkü bazı oyunlar, ancak oyuncular değiştikçe değil, oyun kuralları sorgulandığında sona erer.









