Amed Mardin: İsrail Bağımsız Kürdistan Kurar mı?

Yazarlar

Ortadoğu siyaseti, duygular kadar jeopolitiğin de belirleyici olduğu bir alandır. Bu çerçevede İsrail-Kürt ilişkileri, sık sık “doğal müttefiklik”, “çevre doktrini”, “ortak kader” ya da “bağımsız Kürdistan’ın gizli destekçisi İsrail” gibi söylemlerle tartışılsa da tarihsel tablo çok daha karmaşık ve sınırlıdır. İsrail ile Kürt siyasi hareketleri arasındaki temaslar dönemsel, pragmatik ve çoğu zaman dolaylı olmuş; Kürt toplumunda zaman zaman yükselen beklentiler ise çoğu kez karşılıksız kalmıştır.

İsrail’in Güvenlik Psikolojisi ve Sürekli Teyakkuz Hali

İsrail, kuruluşundan itibaren varlığını koruma refleksiyle hareket eden bir devlettir. Coğrafi olarak dar bir alana sıkışmış, nüfus ve stratejik derinlik açısından sınırlı, çevresinde uzun süre kendisini tanımayan ya da tehdit olarak gören aktörlerle kuşatılmıştır. Bu nedenle İsrail devlet aklı, ideolojik romantizmden çok güvenlik merkezli realist bir çizgide şekillenmiştir.

7 Ekim saldırıları, İsrail toplumunda bu tarihsel güvenlik kaygısının ne kadar canlı olduğunu yeniden göstermiştir. Aşırı radikal örgütlerin tehdidi, İsrail siyasetinde “önleyici güvenlik” anlayışını daha da güçlendirmiştir. Kudüs’ün hem Yahudilik hem Hristiyanlık hem de İslam açısından taşıdığı anlam ise çatışmayı sadece jeopolitik değil, aynı zamanda sembolik ve dini bir boyuta taşımaktadır. Özellikle bazı İslamcı çevrelerde Kudüs’ün “kurtarılması” söylemi, İsrail açısından varoluşsal tehdit algısını sürekli beslemektedir.

Türkiye-İsrail İlişkileri: Stratejik Ortaklıktan Gerilime

Türkiye, İslam dünyasında İsrail’i tanıyan ilk ülke olmuştur. Cumhuriyet’in laik-seküler ve Batı yönelimli devlet elitleri döneminde Türkiye-İsrail ilişkileri özellikle güvenlik, savunma ve istihbarat alanlarında stratejik bir mahiyet kazanmıştır. 1990’larda bu ilişki zirveye ulaşmıştır.

Ancak son 23 yılda, özellikle Recep Tayyip Erdoğan döneminde ilişkiler dalgalı bir çizgi izlemiştir. Gazze savaşları, Mavi Marmara krizi ve son olarak 7 Ekim sonrası İsrail’in Gazze operasyonları sırasında yaşanan ağır sivil trajedi nedeniyle Ankara’nın Netanyahu yönetimine sert eleştirileri ilişkileri ciddi biçimde germiştir.

İsrail’de bazı çevrelerde, Erdoğan sonrası dönemde ilişkilerin yeniden toparlanabileceği beklentisi vardır. Aynı şekilde Netanyahu sonrası bir İsrail yönetiminin de Ankara ile yeni sayfa açma ihtimali sıkça konuşulmaktadır. Bu da gösteriyor ki İsrail açısından Türkiye hâlâ vazgeçilemez bölgesel bir aktördür; Kürt kartı ise hiçbir zaman Türkiye’nin yerine konulabilecek stratejik bir eksen olmamıştır.

İran: Dostluktan Düşmanlığa

İran ile İsrail arasındaki ilişkiler de benzer biçimde rejim değişimiyle tersine dönmüştür. Şah dönemi boyunca İran, İsrail’in bölgedeki önemli ortaklarından biriydi. Ancak Humeyni sonrası kurulan rejim İsrail karşıtlığını devlet ideolojisinin merkezine yerleştirdi.

Bununla birlikte İran toplumu içinde antisemitizmin bazı Arap ülkelerine kıyasla daha sınırlı olduğu; Yahudi karşıtlığı ile İsrail rejimi karşıtlığının her zaman aynı şey olmadığı da göz ardı edilmemelidir.

Irak Yahudileri, Kürtler ve İlk Temaslar

İsrail-Kürt ilişkilerinin kökleri çoğu zaman 1960’lara bağlansa da daha erken bir insani arka plan vardır. 1941’de Farhud sırasında Irak Yahudilerine yönelik saldırılar, 2600 yıllık Irak Yahudi varlığında büyük bir kırılma yarattı.

İsrail’in kuruluşundan sonra gerçekleştirilen Ezra ve Nehemya Operasyonu ile 100 binden fazla Yahudi Irak’tan ayrıldı. Kuzey Irak’taki Yahudilerin İran ve Türkiye sınırlarına taşınmasında bazı Kürt aşiretleri ve yerel Kürt unsurlar lojistik destek sundu. Bu hafıza, iki toplum arasında olumlu bir tarihsel iz bıraktı.

İsrail’in Geleneksel Tercihi: KDP ile Yakınlık

İsrail, Irak Kürt siyaseti içinde tarihsel olarak Kürdistan Demokrat Partisi çizgisine daha yakın durmuştur. Bunun nedeni ideolojik yakınlıktan çok, aşiret temelli yapı, anti-Bağdat pozisyonu ve bölgesel denklemlerde kullanılabilir bir aktör olarak görülmesidir.

1960’lar ve 1970’lerde Mustafa Barzani hareketine İran Şahı, ABD ve İsrail dolaylı destek sundu. Ancak bu destek ilkesel değil araçsaldı.

1975 Cezayir Anlaşması: Kürtler İçin Travma

1975 Cezayir Anlaşması, Kürtlerin bölgesel güçlere dayanarak yürüttüğü siyasetin en sert kırılmalarından biridir. Şah İranı ile Saddam yönetimindeki Irak arasında varılan anlaşma sonucunda İran, Barzani hareketine verdiği desteği çekti. ABD ve İsrail de geri adım attı. Kürt isyanı kısa sürede çöktü.

Bu olay, Kürt siyasi hafızasında “yalnız bırakılma” travmasının temel örneklerinden biri oldu. İsrail açısından ise mesaj açıktı: Kürtler, stratejik öncelik değil taktik unsurdu.

2017 Referandumu: Sözlü Destek, Fiili Sessizlik

2017 Irak Kürdistanı Bağımsızlık Referandumu sürecinde Netanyahu açık destek veren nadir liderlerden biri oldu. Ancak referandum sonrası Kerkük başta olmak üzere tartışmalı bölgelerde İran destekli Haşdi Şabi ve Irak ordusunun ilerleyişi sırasında İsrail’den somut destek gelmedi.

Bu durum Kürt kamuoyunda yeniden hayal kırıklığı yarattı: Retorik vardı, fakat maliyet üstlenen bir destek yoktu.

PKK, Rojava ve “Doğal Müttefiklik” Söylemi

PKK çizgisi ile İsrail arasında tarihsel olarak mesafeli bir ilişki vardır. PKK’nin ideolojik kökleri Marksist-Leninist gelenekten gelir; Filistin hareketleriyle temasları olmuş, İsrail karşıtı söylemi uzun yıllar güçlü kalmıştır. Abdullah Öcalan’ın görüşme notlarında ve hareketin üst kadrolarının açıklamalarında İsrail karşıtı yaklaşım bilinmektedir.

Bu nedenle bazı medya çevrelerinde üretilen “İsrail-PKK stratejik ortaklığı” söylemi çoğu zaman abartılıdır. Arka planda istihbari temaslar ya da dolaylı iletişim ihtimalleri tamamen dışlanamaz; ancak İsrail’in PKK çevresiyle resmi, açık ve devlet politikası düzeyinde bir ortaklık kurduğu söylenemez.

7 Ekim sonrası Ortadoğu haritalarının değişeceği yönündeki spekülasyonlar, özellikle Suriye’nin kuzeyindeki Rojava çevrelerinde bazı beklentileri artırmıştır. Türk medyasında dillendirilen “Büyük İsrail projesi kapsamında Kürdistan kurulacak” türü tezler de bu beklentileri beslemiştir. Fakat bunların sahada nesnel bir karşılığı bugüne dek görülmemiştir.

Bölgesel Tehdit Gölgesi: Hukuki Baskı ve Askeri Zorlama

Kürt-İsrail ilişkisini değerlendirirken yalnızca iki tarafın tercihlerine bakmak yeterli değildir. Bu ilişkinin üzerinde faaliyet göstereceği zemini belirleyen bölgesel baskı ortamı da analizin ayrılmaz bir parçasıdır.

Hukuki boyutta tablo açıktır. Irak Parlamentosu, 26 Mayıs 2022’de 276 milletvekilinin oyuyla kabul ettiği yasayla İsrail ile her türlü ilişkiyi kesin olarak yasakladı. Yasa, Irak vatandaşlarını, yetkilileri ve ülkede yaşayan yabancıları kapsıyor; yasağa aykırı hareket edenler için müebbet hapis veya idam cezası öngörülüyor. Bu yasa yalnızca diplomatik veya siyasi temasları değil, ekonomik, kültürel ve her türlü ilişkiyi suç kapsamına alıyor.

Bu hukuki çerçevenin pratik sonucu şudur: Irak federal yapısı içinde yer alan Kürdistan Bölgesel Yönetimi, İsrail ile herhangi bir temasını kamuoyu önünde meşrulaştırmaktan yoksundur. Resmi kanallar tümüyle kapatılmış, varsa ilişkiler zorunlu olarak görünmez kılınmıştır. Bu görünmezlik, ilişkinin sağlıklı gelişmesini ve Kürt kamuoyunun konuyu gerçekçi bir zemine oturtmasını önlemektedir.

Askeri boyuttaki tehdit daha da somuttur. Mart 2022’de İran Devrim Muhafızları, Erbil’e balistik füzelerle saldırı düzenledi ve saldırıyı “İsrail’in gizli istihbarat üssünün vurulması” olarak nitelendirdi. IKBY ise vurulan hedeflerin sivil nitelikte olduğunu açıkladı ve öne sürülen gerekçeleri asılsız olarak reddetti. Ocak 2024’te İran bir kez daha Erbil’i hedef aldı; bu kez 10 balistik füze kullanıldı, 8 yerleşim yeri isabet aldı, 17 sivil yaralandı.

Bu tarihsel örüntünün en ağır sınavı, 28 Şubat 2026’da başlayan İsrail-İran savaşında yaşandı. IKBY’nin resmi verilerine göre Kürdistan Bölgesi’ne 809 füze ve drone saldırısı düzenlendi, 20 kişi hayatını kaybetti. Savaşın tarafı olmayan Peşmerge üsleri de hedef alındı. IKBY’nin özeti netti: “Savaşın tarafı değiliz ama bedel ödüyoruz.”

Bu cümle, Kürt-İsrail ilişkisinin gerçek maliyetini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Büyük güçlerin çatışmasında Kürdistan, tercih etmediği bir cephenin hedefi haline gelmektedir. İsrail ile ilişkinin bedelini Kürt siviller ödemekte; bu bedeli paylaşacak bir ortak ise sahada görünmemektedir.

Kürt Siyasetinin Yapısal Sorunu: Parçalanmışlık

Kürt-İsrail ilişkisini değerlendirirken yalnızca İsrail’in tutumuna odaklanmak analizi yarıda bırakmaktır. Sorunun diğer yarısı Kürt tarafındadır.

Bugün Kürt siyasi coğrafyası dört ayrı ülkede, birbirinden farklı ve zaman zaman birbiriyle çatışan aktörler tarafından temsil edilmektedir. Irak Kürdistanı’nda KDP ile KYB arasındaki rekabet, zaman zaman kanlı bir iç çatışmaya dönüşmüş, bugün de derin kurumsal gerilimlerin sürdüğü bir tablo sergilenmektedir. Suriye Kürtleri ile Irak Kürtleri arasında ortak bir siyasi vizyon değil, sık sık ayrışan öncelikler ve farklılaşan dış bağlantılar söz konusudur. Türkiye Kürtleri büyük ölçüde PKK çizgisindeki hareketin gölgesinde tanımlanmakta, bu da onları hem Batılı hem de bölgesel aktörler nezdinde farklı bir konuma sokmaktadır. İran Kürtleri ise en kırılgan ve en sessiz kesimi oluşturmaktadır.

Bu tablo karşısında herhangi bir dış aktörün şu soruyu sorması kaçınılmazdır: Kürtlerle ilişki kurulacaksa, hangi Kürtlerle? Hangi çatı, hangi ortak politika, hangi sürdürülebilir muhatap? Cevap bugün hâlâ belirsizdir. Ve bu belirsizlik, Kürtlerin dış aktörlerden beklediği stratejik desteğin önündeki en büyük engeldir. Bir devlet ya da hareket, güvenilir, tutarlı ve öngörülebilir bir muhatap olmadığı sürece stratejik ortak değil taktik araç olmaya mahkumdur. İsrail’in Kürt meselesine mesafeli ve araçsal yaklaşımının bir nedeni de budur: sahada parçalanmış bir aktöre uzun vadeli siyasi yatırım yapmanın stratejik bir karşılığı yoktur.

Kürt kamuoyunun bu gerçeği dışarıdan gelen hayal kırıklıklarına yüklemek yerine içeriye dönük bir özeleştiriyle yüzleşmesi gerekmektedir.

Normatif Çerçeve: İttifak Değil, Gerçekçi İlişki

Tüm bu eleştirel tablo, Kürt-İsrail ilişkisinin tamamen anlamsız ya da geliştirilemez olduğu anlamına gelmez. Ancak bu ilişkinin hangi zeminde inşa edilebileceği konusunda gerçekçi bir çerçeveye ihtiyaç vardır.

İsrail ile Kürtler arasında ortak değerler ve ortak kırılganlıklar mevcuttur. Her iki toplum da Ortadoğu’nun çoğunlukçu ve milliyetçi baskılarına karşı azınlık konumunda varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Antisemitizm ile Kürt kimliğine yönelik sistematik inkâr ve baskı politikaları yapısal benzerlikler taşımaktadır. Bu ortaklık, siyasi bir ittifakın değil, insani ve kültürel bir diyaloğun zemini olabilir.

Bu çerçevede Kürt aktörlerin geliştirebileceği gerçekçi ilişki biçimleri şu alanlarda somutlaşabilir: diaspora düzeyinde kurumsal temas ve ortak savunuculuk faaliyetleri; akademik, medya ve düşünce kuruluşları arasında bilgi ve deneyim paylaşımı; IKBY’nin İsrail’le sürdürdüğü pragmatik ekonomik ve güvenlik temaslarının şeffaf bir zemine oturtulması; ve Kürt sivil toplumunun İsrail kamuoyuyla doğrudan iletişim kanalları kurması.

Bunların hiçbiri bir devlet ittifakı değildir. Ama hepsi, romantik beklentilerin yerini alabileceği somut ve sürdürülebilir adımlardır. Gerçekçilik, ilişkiyi reddetmek değil; onu doğru zemine oturtmaktır.

Güven Bunalımı ve Realist Okuma

Kürt siyasetinde zaman zaman İsrail’i doğal müttefik olarak gören eğilimler oluşmuştur. İsrail’de de Kürtleri bölgesel denklemlerde kullanılabilir bir unsur olarak değerlendiren çevreler mevcuttur. Ancak iki taraf arasında kalıcı, kurumsal ve karşılıklı güvene dayalı bir stratejik ortaklık hiçbir zaman inşa edilmemiştir. Bunun nedeni yalnızca İsrail’in tercihleri değil, Kürt tarafının yapısal parçalanmışlığı ve ortak bir dış politika kapasitesinden yoksun olmasıdır.

İsrail için öncelik sıralaması bellidir: İran tehdidi, Türkiye ile ilişkiler, Arap dünyasıyla normalleşme, ABD ile koordinasyon ve kendi güvenlik sınırları. Kürtler bu sıralamada ikincil bir dosya olarak kalmıştır ve öngörülebilir gelecekte bu tablonun köklü biçimde değişmesini gerektirecek bir neden görünmemektedir.

Bu nedenle İsrail’in bağımsız bir Kürt devleti kurmaya öncülük edeceği, Kürt ulusal hareketinin ana hamisi olacağı ya da bölgesel dengeleri Kürtler lehine yeniden şekillendireceği yönündeki beklentiler tarihsel olarak bir ilüzyondur. Türk ve İran kaynaklı bazı medya çevrelerinde üretilen “İsrail-Kürt stratejik ekseni” söylemi ise bu ilüzyonun ayna görüntüsüdür: komplo teorisi biçiminde sunulan, temelsiz ve Kürt meselesini araçsallaştıran bir anlatıdır.

Kürt kamuoyunun bu iki yanılgıdan, yani aşırı beklentiden ve komplo teorisinden eşit mesafede durması gerekmektedir. İsrail-Kürt ilişkileri vardır; ancak bunlar romantik değil pragmatiktir. Destek varsa sınırlıdır, koşulludur ve geri çekilebilir niteliktedir.

Asıl ders şudur: dış aktörlere yaslanarak kurulan stratejiler, kendi iç birliğini ve bölgesel meşruiyetini inşa etmemiş bir toplum için kalıcı kazanım üretemez. Kürt siyasi hareketlerinin önündeki tarihsel görev, dışarıdan gelecek bir kurtarıcıyı beklemek değil, içeriden güvenilir ve tutarlı bir siyasi irade ortaya koymaktır. Ancak bu zemin üzerine inşa edilecek dış ilişkiler, gerçek bir stratejik değer taşıyabilir.

İlginizi Çekebilir

Cumartesi Anneleri’nden 34 yıllık kayıplar için çağrı: Hakikati açıklayın
Delil Karakoçan: İlerlemenin Trajik Diyalektiği

Öne Çıkanlar