İrfan Yorgun: İnsan Neden Yalnızca Yaşamakla Yetinmez?

Yazarlar

İnsanlık tarihine dikkatlice bakıldığında, bütün büyük toplumsal dönüşümlerin arkasında görünmeyen ama belirleyici bir güç olduğu fark edilir: ihtiyaç.

İnsan ihtiyaç duyduğu için düşünür. Aç kaldığı için üretir. Güvende olmak istediği için topluluk kurar. Yalnız hissettiği için bağ arar. Anlam aradığı için sanat üretir, inanç geliştirir, felsefe yapar. Kısacası insan yaşamı, ihtiyaçların yön verdiği büyük bir hareketler ağıdır.

Fakat modern çağın en büyük yanılgılarından biri, ihtiyaç kavramını yalnızca ekonomik bir meseleye indirgemiş olmasıdır. Bugün ihtiyaç denildiğinde çoğu insanın aklına tüketim gelir: daha fazla eşya, daha fazla konfor, daha fazla bireysel başarı… Oysa insan yalnızca maddi eksiklikleri olan bir canlı değildir. İnsan aynı zamanda anlam arayan, aidiyet kurmak isteyen ve kendisini aşmaya çalışan bir varlıktır.

Belki de tam bu yüzden modern insan, tarihin en zengin dönemlerinden birinde yaşamasına rağmen aynı zamanda en büyük boşluk duygularından birini yaşamaktadır.

Çünkü insan yalnızca yaşayarak tamamlanmaz.

Holistik toplum yaklaşımının temel çıkış noktalarından biri tam da budur: Her şey ihtiyaçtan doğar. Varlığın en temel hareket ettirici gücü ihtiyaçtır. Fakat ihtiyaç yalnızca biyolojik eksiklik değildir; aynı zamanda ontolojik bir yönelimdir. İnsan yalnızca hayatta kalmak istemez, aynı zamanda kendisini gerçekleştirmek ister.

Bu nedenle yaşamın temelinde iki büyük eğilim vardır: yaşama istemi ve özgürleşme istemi.

Yaşama istemi, bütün canlılarda bulunan temel korunma dürtüsüdür. Var olmak, sürmek, devam etmek… İnsanlığın ilk topluluklarından bugünün karmaşık toplumlarına kadar üretimin, dayanışmanın ve örgütlenmenin temelinde bu istem vardır. İnsan doğaya karşı tek başına zayıf olduğu için topluluk kurmuştur. Açlığa karşı üretim geliştirmiş, korkuya karşı güvenlik sistemleri oluşturmuştur.

Fakat insan yalnızca güvenlik peşinde koşan bir varlık değildir.

Bir noktadan sonra insanın içinde başka bir ihtiyaç belirir: özgürleşme istemi.

İnsan yalnızca yaşamak değil, anlamlı yaşamak ister. Yalnızca var olmak değil, kendi hakikatini bulmak ister. İşte insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biri de budur. İnsan kendi varlığının farkına varabilen ve kendisini aşmak isteyen bir canlıdır.

 

Bugün modern dünyanın en büyük çelişkisi tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Sistem insanlara sürekli şu mesajı verir: “Kendini gerçekleştir.” Daha başarılı ol, daha güçlü ol, daha görünür ol, daha rekabetçi ol… Modern bireycilik özgürlüğü çoğu zaman bireyin önündeki engellerin kaldırılması olarak tanımlar.

Bu anlayışta özgürlük, kişinin istediği hayatı kurabilmesi ve kendi potansiyelini gerçekleştirebilmesidir. Modern psikolojide Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin zirvesinde yer alan “kendini gerçekleştirme” kavramı da bu anlayışın en etkili örneklerinden biridir.

Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar:

İnsan yalnızca kendi bireysel potansiyelini gerçekleştirdiğinde gerçekten özgürleşmiş olur mu?

Bugünün dünyasına baktığımızda bunun pek de yeterli olmadığı görülüyor. Çünkü modern insan bireysel olarak daha özgür görünmesine rağmen aynı zamanda daha yalnız, daha parçalanmış ve daha yabancılaşmış hissediyor. İnsanlar artık daha fazla iletişim aracına sahip; fakat daha az derin ilişki kurabiliyor. Daha fazla seçeneğe sahipler; fakat daha büyük anlam krizleri yaşıyorlar.

Çünkü insan yalnızca birey değildir.

İnsan aynı zamanda ilişkisel bir varlıktır. İnsan ancak başka insanlarla kurduğu bağlar içinde tam anlamıyla insan olabilir. Bu nedenle holistik yaklaşım, özgürlüğü yalnızca bireysel serbestlik olarak değil; insanın bütündeki yerini bulabilmesi olarak ele alır.

Burada karşımıza daha derin bir kavram çıkar: özünü gerçekleştirme.

Kendini gerçekleştirme ile özünü gerçekleştirme aynı şey değildir.

Kendini gerçekleştirme daha çok bireysel potansiyelin açığa çıkmasıyla ilgilidir. İnsan yeteneklerini geliştirir, hedeflerine ulaşır, kendi kapasitesini kullanır. Bu önemlidir; fakat yeterli değildir.

Özünü gerçekleştirme ise insanın kendi hakikatini fark etmesidir. İnsan olduğunu, diğer insanlarla bağlı olduğunu, doğanın bir parçası olduğunu ve yaşamın bütünü içinde anlam kazandığını kavramasıdır.

Bu düşüncenin izlerini Aristotle’dan Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e, Karl Marx’tan doğu felsefelerine kadar birçok düşünce geleneğinde görmek mümkündür. Çünkü insanın özü hiçbir zaman tamamen yalıtılmış bir birey olarak düşünülmemiştir.

İnsan toplumsal bir varlıktır. İnsan ilişkisel bir varlıktır. İnsan, yaşam ağı içerisindeki bağlarıyla vardır.

Belki de modern çağın en büyük trajedisi, insanın bu bütünlük hissini kaybetmeye başlamasıdır.

Bugün insanlar kendilerini özgür sanırken çoğu zaman görünmez sistemlerin içinde yalnızlaşmaktadır. Tüketim kültürü bireyi sürekli kendi merkezine çağırırken, toplumsal bağlar giderek zayıflamaktadır. Oysa insan yalnızca “ben” diyerek yaşayamaz. İnsan aynı zamanda “biz” diyebildiği ölçüde tamamlanır.

Holistik toplum anlayışı tam da bu nedenle özgürlüğü yeni bir zeminde düşünmeye çalışır.

Özgürlük yalnızca engellerin kaldırılması değildir. Özgürlük, insanın özüne yabancılaşmadan yaşayabilmesidir. Kendi potansiyelini geliştirirken aynı zamanda bütüne ait olduğunu hissedebilmesidir. Başka insanlarla anlamlı bağlar kurabilmesidir. Doğadan kopmadan yaşayabilmesidir.

Çünkü insan yalnızca bireysel başarıyla mutlu olmaz. İnsan aynı zamanda anlam, aidiyet ve bütünlük arar.

Belki de geleceğin toplumları yeniden şu gerçeği hatırlamak zorunda kalacaktır: İnsan yalnızca ihtiyaç tüketen bir canlı değildir. İnsan aynı zamanda anlam üreten bir varlıktır.

Ve belki de gerçek özgürlük, tam olarak burada başlar:

İnsanın yalnızca kendisini değil, özünü de gerçekleştirebildiği yerde…

 

İlginizi Çekebilir

Hakan Tahmaz: Türk siyasetinin bir rutini: İktidar için seçilmişlerin transferi
‘CHP ve İYİ Parti’den 3 milletvekili AKP’ye geçecek’ iddiası

Öne Çıkanlar