Melek Borak: Geç Kalmış Barışların Ülkesi

Yazarlar

Türkiye’nin hikâyesi biraz da gecikmiş yüzleşmelerin ve ertelenmiş barışların hikâyesidir. 20’inci yüzyıl boyunca birçok toplum ağır travmalar yaşadı. Avrupa iki büyük dünya savaşından geçti. Almanya yıkıldı, şehirler harabeye döndü, milyonlarca insan öldü. Ancak savaş sonrasında kurulan yeni düzen yalnızca ekonomik kalkınma üzerine inşa edilmedi; hukuk devleti, demokratik kurumlar, insan hakları ve toplumsal yüzleşme süreçleri de bu dönüşümün temel parçaları oldu. Çünkü kalıcı istikrarın yalnızca askerî güçle değil, toplumsal rızayla kurulabileceği görüldü.

Türkiye ise Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken hâlâ kendi iç meseleleriyle tam anlamıyla barışabilmiş değil.

Cumhuriyet tarihi boyunca darbeler, isyanlar, olağanüstü hâller, yasaklar, faili meçhuller, siyasal krizler ve sert güvenlik politikaları ülkenin siyasal hafızasında derin izler bıraktı. Ağrı İsyanı’ndan Dersim’e, 6-7 Eylül’den 1990’lı yıllardaki faili meçhullere kadar farklı dönemlerde yaşanan travmalar toplumun farklı kesimlerinde kalıcı kırılmalar yarattı. Ancak aynı tarihin başka acıları da vardı.

PKK’nin 1984 sonrası başlattığı silahlı mücadele yalnızca devletle gerilla arasında yaşanan askerî bir çatışma değildi. Sivillerin öldüğü saldırılar, gazetecii cinayetleri,  mayınlar, şehir bombalamaları, güvenlik operasyonları, köy boşaltmaları, faili meçhul cinayetler, öğretmen cinayetleri vd. toplumun tamamında ağır yaralar bıraktı. Türkler ve Kürtler aynı acının farklı taraflarında yakınlarını kaybetti.

Bu nedenle mesele artık yalnızca güvenlik ya da kimlik meselesi değildir; ortak geleceğin nasıl kurulacağı meselesidir.

Uzun süren çatışmalar yalnızca insan öldürmez.

Toplumun ruhunu da aşındırır.

Şiddetin sıradanlaştığı toplumlarda: Adalet duygusu zayıflar, ekonomi kırılganlaşır, gençler umudunu kaybeder, beyin göçü artar, siyasal kutuplaşma derinleşir.

Bugün Türkiye’de hissedilen büyük toplumsal yorgunluğun önemli nedenlerinden biri de budur.

Dünyadaki örnekler gösteriyor ki en sert çatışmalar bile bir noktadan sonra siyasal çözüm arayışına yöneliyor. İngiltere ile IRA arasındaki süreç sancılı geçti. İspanya ETA sorununu onlarca yılda çözebildi. Güney Afrika ağır bir apartheid geçmişinden çıktı. Bu örneklerin hiçbiri kusursuz değildi; ancak ortak noktaları, silahın tek başına kalıcı çözüm üretmediğinin anlaşılmasıydı.

Türkiye’de de farklı dönemlerde diyalog ve çözüm arayışları ortaya çıktı. Ancak karşılıklı güvensizlik, siyasal hesaplar, bölgesel gelişmeler ve şiddetin yeniden yükselmesi bu süreçleri başarısızlığa uğrattı. Özellikle 2015 sonrası yaşanan şehir çatışmaları hem devletin güvenlik reflekslerini sertleştirdi hem de toplumdaki barış umudunu ciddi biçimde zayıflattı.

Bugün artık hem Türk toplumunda hem Kürt toplumunda yeni bir gerçeklik oluşuyor:

İnsanlar bitmeyen gerilimden yorulmuş durumda.

Ancak kalıcı bir barış yalnızca “silahların susması” anlamına gelmez.

Aynı zamanda hukukun güçlenmesi, demokratik standartların yükselmesi, ifade özgürlüğünün genişlemesi, yerel yönetimlerin güçlenmesi, eşit yurttaşlık duygusunun derinleşmesi anlamına gelir.

Bununla birlikte güvenlik kaygılarının da tamamen yok sayılması mümkün değildir. Türkiye’nin sınır hattında yaşanan jeopolitik gelişmeler, Suriye savaşı ve bölgesel silahlı yapılar devletin güvenlik perspektifini belirleyen önemli faktörlerdir. Bu nedenle sürdürülebilir çözüm, hem demokratikleşmeyi hem güvenlik endişelerini birlikte ele almak zorundadır.

Çünkü güçlü devlet yalnızca sert devlet değildir.

Vatandaşına güven veren devlettir.

Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı; kimliklerin tehdit olarak görülmediği, hukukun siyasi kamplaşmaların üzerinde kaldığı ve siyasetin yeniden çözüm üretme kapasitesi kazandığı bir normalleşme sürecidir.

Barış kolay değildir.

Hele ki acının bu kadar derin olduğu coğrafyalarda hiç kolay değildir. Ama çatışmanın sürekli hale gelmesi artık hiçbir topluma kazanç sağlamıyor.

Ve bazen bir ülkenin kaderini değiştiren şey büyük askerî zaferler değil; kaybedilmemiş bir kuşağın varlığıdır.

Türkiye’nin artık yeni kayıplar değil, yeni bir ortak gelecek üretmeye ihtiyacı var.

İlginizi Çekebilir

Amed Mardin: Kültürel Bir Polemiğin Ötesinde; Kürt Toplumunda Kırılma, Hayal Kırıklığı ve Yön Arayışı
Koçyiğit: Meclis raporu sürecin yol haritası niteliğinde

Öne Çıkanlar