Amed Mardin: İğneyi kendimize batırmak

Genel

7 Ekim Terör saldırısının ardından İsrail’in Gazze Şeridi’nde Hamas, Lübnan’da Hizbullah başta olmak üzere İran’ın vekil güçlerine ve müttefiklerine yönelik ağır operasyonları ile beraber Netenyahu’nun Ortadoğu’da haritalar değişecek söylemleri, Kürtler arasında özellikle Rojava eksenli devletleşme yolunda büyük beklentilerin oluşmasına neden oldu. Esasında bu beklentilerin şekillenmesinde, meseleyi çoğu zaman abartılı yorumlarla ele alan Türk milliyetçisi çevreler ile bilimsel temelden yoksun yorumlarıyla komplo teorileri ve manipülatif anlatımlar üreten televizyon ekranı “uzman stratejistler” ile YouTube programcılarıda etkili oldu.

Bu anlatılar, birçok Kürdün umutlarını ABD ve İsrail’in bölgesel politikalarına bağlamasının yanısıra büyük beklentiler içine girmesine yol açtı. Tabii Rojava’da islamcı Daiş terörüne karşı verilen büyük bedeller ve başta ABD olmak üzere batılı güçler ile ittifak, otonom bir Kürt statüsü için en önemli diğer etkenlerdi. Rojava’ya bu yılın Ocak ayında saldırılar olurken kitleler tarafından ortaya çıkan büyük dayanışma ve ulusal birlik ruhu bu hayallere sahip çıkma ve kaybetmeme arzusuydu.

Ancak Donald Trump’ın yeniden başkan olmasıyla birlikte Kürtlerin bu beklentileri ağır bir darbe aldı. Dış güçlerin sağlayacağı düşünülen desteğin, mevcut Amerikan politikaları çerçevesinde artık sürdürülebilir olmadığı ortaya çıktı. Böylece uzun süredir dış aktörler üzerine kurulan hesapların ne kadar kırılgan olduğu da görüldü. Ancak Kürtlerin siyasi parçalanmışlığı, Güney Kürdistan’daki rant ve iktidar mücadeleleri, ideolojik dogmalar, diğer parçalardaki diplomatik yetersizlikler, dış güçlerden sürekli büyük beklentiler içine girilmesi, rehine siyaseti ve stratejik vizyon üretemeyen yönetim anlayışları, son 10 yılda ortaya çıkan fırsatların değerlendirilmesini engelledi.

Büyük fedakarlıkla mücadele eden kadrolar bulunmasına rağmen, uzun vadeli kurumsal birikim ve stratejik planlama geliştirilemedi. Bunun sonucu olarak tarihsel fırsatlar ya kaçırıldı ya da heba edildi. Kürt meselesinin daha derin sosyolojik boyutlarına indiğimizde ise farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Kürtler, yaşadıkları sömürgeci devletlerin siyasal ve kültürel etkileri altında şekillenmiş; bu durum yaşam tarzlarından düşünce biçimlerine kadar birçok alanda belirleyici olmuştur. Bunun sonucunda güçlü bir ulusal karakterin oluşması ya engellenmiş ya da yeterince geliştirilememiştir. Sömürgeci politikalar, her türlü araçla bağımsız bir Kürt karakterinin ortaya çıkmasını zorlaştırmıştır.

Ne var ki Kürt siyasal hareketleri de bu karakter sorununu aşmak yerine çoğu zaman kendi örgütsel kimliklerini toplumun önüne koymuştur. Ortaya çıkan yapı, kimi zaman bir siyasi organizasyondan çok kendi doğrularını mutlaklaştıran bir tarikat anlayışını andırmıştır. Demokrasi söylemini en fazla kullanan ve demokrasi talep eden çevreler dahi, kendi içlerindeki örgütsel dogmaları veya bu yapıları eleştirenleri medya manipülasyonlarıyla dışlamaya çalışmış, bazen de afaroz etmiştir. Bu örgütsel dogmatizm zamanla bireysel sadakati ulusal aidiyetin önüne geçirmiş; siyasi yapılar toplumu dönüştürmek yerine toplum üzerinde tahakküm kuran kapalı cemaat biçimlerine dönüşmüştür.

Milletleşme sürecinin eksik kalması nedeniyle ortak bir ulusal karakter geliştiremeyen Kürt toplumu, farklı siyasi tarikatların etkisi altında parçalanmış bir görünüm sergilemektedir. Bu yapılardan kopan insanların önemli bir kısmı ya sessizce köşelerine çekilmekte, yada bir kısmı toplumsal ve siyasal aidiyet kaybının yarattığı boşluk nedeniyle farklı yönlere savrulmaktadır. Bu kurumsallaşma eksikliği tesadüf değildir. Kürtlerin bağımsız bir kurumsal hafıza oluşturmasını engellemek, Kurdistan’ı sömüren devletlerinin uzun yıllardır uyguladığı temel stratejilerden biri olmuştur. Bu amaçla büyük maliyetler göze alınmış, siyasi, diplomatik ve ekonomik imkanlar seferber edilmiştir. Bunun en somut örneklerinden biri Med TV’nin yayın lisansına karşı yürütülen girişimler ve bu süreçte harcanan ciddi kaynaklardır.

Bugün gelinen noktada en büyük sorunlardan biri, Kürt kimliğinin kurumsallaştırılamamış olmasıdır. Eğer Kürtler, otuz yılı aşkın süredir kısmen özgür bir siyasi alanın bulunduğu Güney Kürdistan’da dahi Kürt kimliğini koruyacak, geliştirecek ve güvenliğini sağlayacak kurumsal mekanizmaları yeterince oluşturamadılarsa, diğer parçalarda bunun başarılması çok daha karmaşık görünmektedir. 10 yıldan fazla otonom bir yapı ortaya çıkararak bir yönetim oluşturan Rojava artık islami-Arap karekteri sahibi meşruiyeti olmayan bir yönetime eklemlenmek istenmektedir. Bu konuda bazı PYD yönetici kadrolarının entegrasyonu savunmaları ve gerici bir yapı içinde yürümeyi meşrulaştırmalarını anlamak mümkün değildir. Rojava’da yaşanan kırılmaların ardından ortaya çıkan hayal kırıklığı ise birçok tartışmada ortaya kamplaşma olarak karşımıza çıkmakta, aslında bu durum daha büyük bir sorunun yansımasıdır.

Kürtler dönem itibari ile uzun yıllardır büyük beklentiler ile sert gerçekler arasında sıkışmış durumdadır. Elden kaçan fırsatlar yalnızca siyasi kazanımların kaybı anlamına gelmemektedir; aynı zamanda yeni kuşakların ulusal bilinçten uzaklaşması riskini de beraberinde getirmektedir. Bu konuda daha özgür mecralarda ve demokrasilerde yaşayan Kürt diasporası ise durumu toparlamaktan, mevcut tıkanıklıklar ve yanılgıların ciddiyetini bilince çıkarma kapasitesi olmayıp Kürt siyasetini etkilemekten-dönüştürmekten çok uzaktadır.

Eğer güçlü kurumlar, ortak bir ulusal vizyon ve eleştiriye açık demokratik yapılar oluşturulamazsa, Kürt kimliği giderek daha fazla folklorik öğelere indirgenecektir. Dilini, kültürünü ve tarihsel hafızasını kurumsal zeminde koruyamayan toplumlar asimilasyona çok daha açık hale gelir. Bugün asıl tehlike yalnızca siyasi kayıplar değildir. Ulusal haklarına kavuşamayan, kurumsal zemini olmayan bir toplumda yetişen kuşaklar, kimliklerini atalarından miras aldıkları canlı bir ruh olarak değil, giderek soluklaşan bir folklorik kalıp olarak taşıyacaktır. Bunu öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Umutsuzluk yaymak niyetinde değilim; ancak içinde yaşadığımız gerçekliği tasvir etmek, zorlukları adıyla koymak ve yanılgıları görmezden gelmek de elimden gelmiyor. Artık çok geçte olsa iğneyi kendimize batırabilmeli, bu tabloyu değiştirmek için ciddi tartışmalara ve köklü dönüşümlere cesaret edebilmeliyiz.

İlginizi Çekebilir

Saruhan Oluç: “Kök yasa” ile süreç kurumsal çerçeveye kavuşacak
Mecit Zapsu: Demir kapılar ardında açan kelimeler; Selahattin Demirtaş’ın yazma inadı

Öne Çıkanlar