Ortaya çıkan manzara hem yalın hem sarsıcıdır. Kürtlerin kuşaklar boyunca deneyimlediği terk edilme ve kırılganlık, bugün İsrail’in stratejik şaşkınlığında ve İranlı protestocuların yalnızlığında yeniden sahneye çıkıyor.
Amerikan dış politikasının ani yön değişiklikleri, bölgedeki aktörlere hep aynı gerçeği hatırlattı: Washington için ittifaklar bir değerler bütününden değil, ihtiyaç anındaki işlevsellikten beslenir. Bugün İsrail’in yaşadığı stratejik sarsıntı da bu gerçeğin yeni bir versiyonu; Kürtlerin onlarca yıldır tecrübe ettiği kırılganlığın gecikmiş bir yansıması. ABD–İran dengelerinin yeniden şekillenmesi, bazı çevrelerin savunduğu üzere, İsrail’e sorgulanmadan verilen “koşulsuz Amerikan desteği” algısını hızla aşındırıyor. Böylece Kudüs, Kürtlerin çoktan deneyimleyip içselleştirdiği temel bir hakikatle yüzleşmek zorunda kalıyor: Büyük güçler, çıkarlarının yönü değiştiğinde rotalarını da aynı keskinlikle değiştirebilir.
Kürtler açısından bu gerçek yeni değil; aksine tarihsel bir sürekliliğin ürünü. 1975 Cezayir Anlaşması’yla ABD ve İran’ın Irak Kürtlerine verdiği desteğin bir gecede kesilmesi, 1991 Körfez Savaşı sonrası teşvik edilip kaderine terk edilen ayaklanmalar ve benzeri kırılma anları, aynı dersin defalarca tekrarlandığını gösterdi: Amerikan hedefleriyle örtüşmek, kalıcı bir güvence değil, yalnızca geçici bir himaye sunuyor.
Trump dönemi ise bu döngüyü istisnai bir açıklıkla görünür kıldı. 2017 Kerkük Krizi’nde Washington, referanduma karşı çıkmakla yetinmeyip İran destekli Haşd el-Şaabi’nin ilerleyişine sessiz kalarak Kürtlerin Kerkük’ten tasfiyesine zemin hazırladı. 2019’da Rojava Kürdistanından ani çekilme kararı, Türkiye’nin Gire Spî ve Serêkaniyê’ye yönelik operasyonuna fiilen “yeşil ışık” yakarak IŞİD’e karşı en etkili ortak olan SDG’yi bir gecede korumasız bıraktı.
Bu yaklaşımın devamı niteliğindeki Şam eksenli baskı sürecinde ise geçtiğimiz Ocak ayında Washington, Şam bağlantılı güçlerin SDG üzerindeki manevralarına karşı sessiz kalarak parçalı ve kırılgan statükoyu pekiştirdi. Böylece Kürtler, bir kez daha ABD ve bölgesel güçlerin hesaplaşmaları arasında terk edildiler.
Tüm bu örnekler, tarihsel süreklilik ile Trump döneminin çıplak gerçekliği arasında kesintisiz bir bağ kuruyor: Kürtlerin kurduğu stratejik ortaklıklar, kriz anlarında hızla buharlaşabilen, koşullu ve kırılgan bir koruma kalkanından ötesini sunmuyor.
Trump’ın İran politikasındaki savrulmalar Kürtlerle başladı. Önce Kürtleri Tahran’a karşı cepheye süren söylem hızla rafa kaldırıldı; ardından ortaya atılan ve Kürtlerin kendilerine verilen silahları ellerinde tuttuğunu iddia eden temelsiz suçlamalar ise bu geri adımı haklı çıkarma çabasından başka bir şey değildi.
Ancak bugün mesele yalnızca devletler arası ilişkilerle sınırlı değil. Aynı realpolitik mantığı, toplumlar düzeyinde de kendini gösteriyor. ABD’nin İran’la vardığı uzlaşı, İsrail açısından stratejik bir hayal kırıklığı anlamına gelirken, İran sokaklarında rejime karşı ayağa kalkan kitleler için doğrudan bir terk edilişi temsil ediyor.
Trump’ın protestolar sırasında yaptığı çağrılar bu çelişkiyi kristalize eder nitelikteydi: “İran vatanseverleri, protesto etmeye devam edin! Kurumlarınızı ele geçirin… Katillerin isimlerini kaydedin, bedel ödeyecekler.” Ve daha iddialı bir vaat: “Yardım yolda!” Ancak bu söylem, sahada karşılığı olan bir stratejiye dönüşmedi.
Aksine, takip eden mutabakat süreçleri, despotik rejimin uluslararası konumunu zayıflatmak yerine fiilen konsolide etti. On binlerce protestocunun ödediği bedel, jeopolitik uzlaşının gölgesinde görünmez hâle geldi. Bu durum sadece bir politika değişimi değil, aynı zamanda siyasi ve ahlaki bir kırılmaydı: İnsan hakları söylemi, jeopolitik önceliklere tabi kılındı.
Bu tercih, bölgedeki otoriter rejimlere de açık bir mesaj verdi. Washington’un söylemi sert olabilir; ancak eylemi, çoğu zaman statüko ve çıkar lehine şekillenir. Bu da baskıcı yönetimler için caydırıcılıktan çok cesaret üretir.
ABD-İsrail ilişkilerindeki son gerilimler de bu çerçevede okunabilir. İran’ın nükleer kapasitesinin ortadan kaldırılması ve rejim değişikliği gibi maksimalist hedefler, yerini daha sınırlı ve yönetilebilir risklere bıraktı. Jeopolitik odak, Hürmüz Boğazı ve bölgesel dengeye kayarken, İran kapasitesini büyük ölçüde koruyor. Bu, stratejik geri çekilmeden ziyade, kontrollü bir yeniden kalibrasyondur. Müttefikler açısından da sonuç terk edilme ve hayal kırıklığıdır.
Trump’ın Netanyahu’ya yönelik sert çıkışları ise bu dönüşümün kişisel boyutunu açığa çıkardı. Küresel ittifakların bile liderlerin kısa vadeli hesaplarına ne kadar açık olduğunu gösterdi.
Ortaya çıkan manzara hem yalın hem sarsıcıdır. Kürtlerin kuşaklar boyunca deneyimlediği terk edilme ve kırılganlık, bugün İsrail’in stratejik şaşkınlığında ve İranlı protestocuların yalnızlığında yeniden sahneye çıkıyor.
Aktörler değişse de mekanizma değişmiyor: Büyük güçlerin satranç tahtasında belirleyici olan ne evrensel ilkeler ne de dostluklardır; yalnızca çıkarın yönü belirler. Ve bu oyunda en ağır bedeli, kurtarıcıya bel bağlayan, o kurtarıcının bir hamlede vazgeçtiği aktörler ve halklar öder.
X: @cetin_ceko
*













