Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye Kürt mahallelerine yönelik 6 Ocak’ta İngiliz aklı ve Türk devlet katliamcılığı destekli vahşi selefist saldırıyla başlayan ve sonrasında Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetiminin diğer bölgelerine yayılan yönelim, 29 Ocak tarihli bir mutabakatla durulmuş gibi görünse de Rojava halkı seferberlik ve direniş duruşunu sürdürüyor. Söz konusu güçlerin daha önce onayladıkları ve imzaladıkları mutabakatları, daha mürekkebi kurumadan nasıl bir komploya dönüştürdüklerini gördüğünden, kesinlikle güven duymuyor.
29 Ocak mutabakatı bir aylık bir süreçte Rojava özerk kurumlaşmasının Suriye geçici yönetimine entegrasyonunu içeriyor ve bunu bir takvime bağlıyor. Bugünlerde bunun pratik adımları atılıyor. Fakat her adımda AKP’nin başından beri Bakur (Kuzey) Kürdistan’da Kürt halkına dönük izlediği siyaset, zihniyet ve onun üslubu çok rahatlıkla fark ediliyor. AKP-MHP devlet aklına ve pratiğine birazcık aşina olan herkes rahatlıkla karşısında HTŞ ya da geçici Suriye yönetimi kılığında Türk devlet siyasetinin ve üslubunun ayırdına varacaktır. Tek fark dilin Arapça olması…! Öyle ki neredeyse perde gerisindeki suflörlerinin sesleri dahi duyuluyor. ‘Yeni Suriye’ yöneticilerinin her adımına öncülük eden Türk istihbaratının yön levhaları kendisini hissettiriyor. Öyle ki Rojava yetkilileri açısından görüşmeleri Şam ya da Ankara’da yapmaları arasında öz itibarıyla neredeyse bir fark kalmamış görünüyor.
AKP-MHP devleti, Bakur Kürdistan’da Kürt halkına nasıl bir giysi giydirmeye çalışıyorsa aynısını Rojava Kürtleri için de biçtirmeye çalışıyor. Seçmeli Kürtçe derslerden tutalım işbirlikçi bir tutam Kürde dayanarak sahte bir Kürtçülük üzerinden inkar siyasetini ince tarzlarla sürdürme politikasının aynısını, Bakur Kürdistan’da iflas etmesine rağmen Rojava’da ısrarla tekrardan uygulatmaya çalışıyor. Böylesi bir projeyi Suriye’de dayatmakla kalmayıp bunun içeriğini de işbirlikçilikle şekillendirme gayreti içerisindedir. Kürdün en doğal haklarını bile ‘maksimalist’ diye nitelendirip olabildiğince ‘minimalist’ bir yaklaşım dayatmaktadır.
Çünkü, TC devletinin kuruluş ve oluşum mantığında Kürde yer yoktur. Kendi varlığını Kürdün asimilasyonu ve yokluğu üzerine bina ettiği için, Kürde dair hiçbir filizlenmeye tahammül edememektedir. Öyle ki dünyanın herhangi bir tarafındaki Kürdi bir kımıldanmayı dahi tam bir hezeyanla karşılamakta ve tüm istihbari, diplomatik ve politik mekanizmalarını devreye koyarak boğmaya çalışmaktadır.
Böylesi bir mantığa sahip bir yapılanmanın Türkiye ve Bakur Kürdistan’ın hemen güneyindeki Rojava’ya çok daha büyük bir hırsla defalarca yöneldiği ve daha da yöneleceği bilinen bir durum olmaktadır.
Türk devletinin Kürt siyasetinin AKP versiyonuyla sürdürülen tarzı tam anlamıyla ‘Kürtçülük’tür. Kürdün kılığına bürünerek, kendince Kürt kurumları oluşturarak, başkalaşıma uğrattığı ve mankurtlaştırdığı ‘Kürt’ler aracılığıyla Kürtlüğü pazarlayarak ve tam bir içselleştirme ve asimilasyon siyasetiyle sonuca gitmeye çalışmaktadır.
Oysa AKP neredeyse çeyrek asırdır, TC devleti de bir asırdan fazladır her türlü yönelim ve yöntemi deneyerek sonuç almak istemesine rağmen gelinen noktada tam bir iflası yaşıyor. Şimdi bu müflis siyaseti Suriye ve Rojava’da tekrardan denemeye çalışıyor. HTŞ denen El Kaide artığı yapıya akıl hocalığı yapıyor kendince…! Oysa aynı yoldan gidildiğinde aynı köye varılacağını birazcık düşünen herkes bilir. İnsan, ‘bu nasıl bir akıl tutulması ve nasıl bir zihin kötürümleşmesidir’ diye sormadan edemiyor. Hele ki Kürt halkı, Özgürlük Hareketinin öncülüğünde bu kadar bilinçli, iradeli ve örgütlü bir düzeye ulaşmışken hala kördüğümler oluşturup onlarla oyalanmayı ancak TC-AKP-MHP zihniyetiyle ifade etmek mümkündür.
AKP-MHP ‘terörsüz Türkiye’ deyip terörden neredeyse kararmış tüm kişi ve yapıları Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da ve daha pek çok yerde destekleyerek politika yaptığını zannededursun, kendisini bekleyen türbülansın pek farkında değil.
Sonuç olarak Kürt ve Kürdistan’a dönük köklü bir siyasi ve stratejik değişime gitmeden, ‘alavere dalavere Kürt Memet nöbete’ siyasetsizliğiyle TC’nin Bakur ve Rojava Kürdistan’ında varacağı nokta kendi bindiği dalı kesmektir. Bu kadar dar ufuklu bir siyaset hemen önündeki çukuru boylamaya mahkumdur.
Bu açıdan gerçekten de başta Kürt halkı olmak üzere tüm demokrat ve ilerici insanların bir çözüm süreci olmasını içtenlikle dilediği mevcut içerisinden geçilen süreci AKP-MHP’nin, dar ve kaba pragmatik yaklaşımlardan uzaklaşarak, ayak oyunlarını bir tarafa bırakarak, içtenlikle ele almasında herkesin faydası olacaktır.
Ama Hakan Fidan’ın Suriye’den sonra ‘Irak ayağı’nı telaffuz etmesi, yeni saldırganlıkların ve emperyal girişimlerin net ifadesi oluyor. Belli ki mevcut siyasi türbülans Osmanlı hayallerini depreştirmiş görünüyor. Fakat bu tür hayaller kuranların Osmanlı’nın, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olduğunu hatırlamaları kendileri için yararlı olacaktır. Şam’a, olmayan pirince gitmenin de ne tür sonuçlar getireceğini hep beraber göreceğiz.
Şunu da eklemek gerekir ki ‘Suriye ayağı’ öyle çantada keklik değil. Türk devletinin en büyük şamarı Suriye’de yiyeceğine hep beraber şahit olacağız.










