Resmî olarak sekiz yıl önce başladığı kabul edilen ama pratiğe baktığımızda daha önceden başladığını gördüğümüz bir ittifakın iktidarı altında yönetilen ülke; iç ve dış politika ile bunun üzerine inşa edilen ekonomik hayatın getirdiği “yönetememe” durumuna rağmen, yetersiz muhalefetten kaynaklı varlığını korumaktadır. İktidarını korumak için gereken her şeyi yapmaktan çekinmeyen bu yapının toplumsal desteğinin, bütün bu olanlara rağmen beklenenden yüksek oranlarda olması ve düşmemesi üzerine sağlıklı bir araştırma yapmak gerekir. Başka ülkelerde benzer koşullarda halkın, kendisini temsil eden partilerin pasifliğinden kaynaklı inisiyatif alarak iktidarı zorlayıp indirdiği örneklere bakarsak; “Neden olmuyor?” sorusunun yanıtı üzerinde uzunca düşünmek gerekir.
Açıklanması gereken bir atalet pratiği her gün tekrarlanıyor. Toplumsal yapılar, ağırlaşan ekonomik tablodan ve antidemokratik yönetimden şikâyetçi; bunu elinden geldiği kadar dile getirip çözüm yollarını bulmasını da doğal olarak kendisini temsil iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisinden bir şeyler isteyen, istediğini de alan partilerden bekliyor. Ancak bu toplumsal yapıların temsiliyet görevini üstlenen partiler ve yöneticileri de tıpkı tabanları gibi sadece şikâyet ediyor. Oysa yetki ve sorumluluk alan o partilerin yöneticileri olduğu için pratik eylemlilik sürecinde olmaları gerekirken, sadece durum tespiti yapıp buna bağlı olarak şikâyet etmekle yetiniyorlar.
Böylelikle sokakla bağlarını ya koparıyor ya da son derece gevşek tutuyorlar. Kuşatılmış bir yoksulluk ve baskı altında yaşayan toplumsal yapılar çaresizlik içinde çıkış yolu arıyor. Parti temsiliyeti genel anlamda yetkinlik, bilinç veya kararlılık taşıyan bireylerden değil; tanıdık olmak, sadece alkışlamak ve rahatsızlık yaratacak olmaktan uzak bir portre çizerek varlıklarını koruyan kişilerden oluşuyor. Herhangi bir partide göz önünde olan birkaç isim dışında; ideolojik birikim ve netliğe sahip, gündeme damgasını vuran, muhalefet olarak zorlayıcı ve sonuç alıcı olmaktan uzak bireylerden oluşan bir kalabalık söz konusu.
Geçen haftalarda gündemi belirleyen madencilerin eyleminde bunu bir kez daha gördük. DİSK’ten başlayarak ne sendika birlikleri, ne meslek odaları ne de partiler; mücadeleleriyle gündemi belirleyen madencilerin ilk günden itibaren yanlarında oldular. Basın açıklamalarıyla geçiştirilen “destek” sözleri, bir süre sonra pratik adımların gerekliliğine zorladı ve sonuç alındı. Unutulan bir gerçeklik yeniden hatırlandı: Sokaklar halkındır…
Çoktandır muhalefet, parlamento sınırları içinde sıkışıp kaldı. İktidara karşı basın açıklamaları yapmayı muhalefet sanma sarmalına düştüler. Örneğin, Erdoğan’ın diplomasız olduğu iddiaları bilinmesine rağmen bu konuda somut bir adım atılmıyor. Yoksulluğa karşı sadece şikâyet politikası yürütülüyor. Neden bir başka ülke olan Suriye’deki iktidarı yönetme emperyalliği tam olarak deşifre edilmiyor; neden eskiden IŞİD, şimdi de Cevlani ilişkisi sorgulanmıyor? İktidara karşı, yine iktidarın belirleyeceği seçim sürecine teslim olan partiler, seçimi kazanmakta zorlanacaklardır. Oy sayımı sürecinde yapılacak olan hilelere karşı bir önlem geliştirilecek mi, bilinmiyor.
Erdoğan ve Bahçeli’nin yaptıkları basın açıklamalarına bakıp da aralarında bir çelişki olduğunu düşünerek umutlanan pratik akıl, bunun belirlenmiş ortak bir politika olduğunu görmekte zorlanıyor. Nedense Bahçeli’nin ırkçı bir partinin genel başkanı olduğu; her gün “Türkiye’nin bekası ve Kürt özgürlük mücadelesinin tasfiyesi” ile iktidarın sürmesi için adım attığı görülmek istenmiyor. Hafıza tazelemekte yarar var: Bahçeli meclis grup toplantısında Kürt halk önderi Sayın Öcalan için “Mecliste konuşsun, umut hakkı tanınsın,” diyeli iki yıla yaklaşan süreçte ne değişti? Son bir aydır tecrit yeniden gündeme alınmadı mı? Bu süre zarfında Bahçeli, Erdoğan’ı zorlayacak herhangi bir adım attı mı? Politik olarak her sıkıştıklarında Bahçeli çıkıp kendisinden beklenmeyen birkaç sözle o sıkışıklığı gidermeye çalışıyor. Aralarında bir çelişki olsa zaten ittifak içinde olamazlar. Çok iyi bilinen “iyi polis, kötü polis” oyunu oynamaktan başka bir adım atılmıyor.
Sayın Öcalan atılacak tüm adımları attığını teorik ve pratik olarak dile getirdi ama buna rağmen halen “ipe un sermekle” meşgul olan bir ittifak var. Kürtlerin onuruyla oynamaya çalışır gibi “terörsüz Türkiye” sözünden başka bir söylemleri bulunmuyor. Bir insanın ortalama ömrünün neredeyse yarısı olan 30 yıl esir tutulanları bile daha fazla esir tutmaya devam ediyorlar ama kimse sorgulamıyor. Kayyımlara karşı yapılan kitlesel destek eylemlerinin sonuca gitmesi için oluşturulan tek politika; “İktidarı kınıyoruz, bu barışa hizmet etmez,” açıklamasından ibaret.
Kürtlerin hak almasına karşı bütün partiler mermer bir blok gibi davranıyorlar; “demokrasi” davetleri söylemden öteye gitmiyor. Ayrıca ne zamandan beri “Hak verilmez, alınır,” sözü unutulur oldu da iktidar itidale davet edilir oldu?
İşte hemen çözülecek sorunlar ortada duruyor: Hasta tutsaklar, eğitim hakkı, işgal alanlarından geri çekilme, öz yönetim hakkı ve sürecin müzakeresi için Sayın Öcalan’a resmî statü tanınması. Bunları yerine getirmek için ne bekleniyor? Muhtemelen Erdoğan’ın kafasındaki seçim takvimine yakınlık süresi bekleniyor. Yani muhalefetin güçsüzlüğü yine ortaya çıkıyor. DEM Parti dışında; 30 yıl esir tutulanların uğradığı zulmü, hasta tutsaklara çektirilen işkenceleri hiç duyan oldu mu? Basit bir örnek: Mazlum İçli davası hakkında hangi parti bir açıklama yaptı?
Cumhur İttifakı kendi içinde tutarlı bir şekilde devam ediyor. Yapılan ayrı açıklamalara bakıp Bahçeli’yi iktidardan ayrı değerlendirmek, aralarında çelişki olduğunu düşünmek; mücadele etmemenin gerekçesinden başka bir şey değildir. Bir muhalefet partisi halkla arasına usul usul ördüğü duvarı görmek istemeyebilir ama ilk seçimde bunun bedelini ödemek zorunda kalacaktır.









