“Gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir”.
Antonio Gramsci
Yüzleşmek zorunda olduğumuz sosyal kötülükler (açlık, yoksulluk, kölelik, sefalet, aşağılanma), iklim krizi ve ekolojik yıkım, kapitalizmin iki netameli eğiliminin ve dinamiğinin sonucu olarak tezahür ediyor: Birincisi, kapitalizmde ‘potansiyel olarak yapılabilen’ her şeye tevessül etmek esastır ki, bu etik değerlere yabancılaşmak demektir; ikincisi de kapitalizmin sınırsız büyüme, yayılma, genişleme eğilimi ve dinamiği… İşte bu ikisinin diyalektiği şimdilerde bir sürdürülemezlik durumu veya bir uygarlık krizi ortaya çıkarmış bulunuyor…
Sadede gelirsek, çöp (atık) dendiğinde ev çöpü, belediye tarafından toplanan çöp akla geliyor… Gerçi her ev artık birer bir çöp fabrikası haline geldi ama ev çöpü, toplam çöpün sadece %3’ü… Devede kulak bile değil… %97’si sanayi, inşaat, madencilik, enerji, tarım, vb. etkinliklerinin sonucu… Bu durumun anlaşılmaması için de büyük çaba harcanıyor… Ev çöpü sürekli olarak ön plana çıkarılarak, resmin bütünü görünmez kılınıyor… Tabii şeyler böyle algılandığında ev çöpü sorunu çözülürse, sorununun ortadan kalkacağı ima ediliyor…
2018 sonrasında Çin’in ve bazı başka Afrika-Asya ve Latin Amerika ülkelerinin “atık ithalatını durdurması sorasında Avrupalı’lar Türkiye’ye yöneldi… Artık Türkiye Avrupa’nın başlıca plastik atık ithalatçısı, işleyicisi haline geldi… Avrupa’nın plastik çöpünün %50’sini ithal ediyor ama onun da sadece %10’unun dönüştürebiliyor… Bu oran Belçika’da %50… Zira sorunu çözecek alt-yapı yetersiz… Kaldı ki, ithal edilen çöpün %50’si dönüştürülebilir değil… Avrupa’dan ithal edilen çöp [atık] “zehirli” ve dönüştürülmesi zor… Aslında Avrupalılar için çöpü ihraç etmek dönüştürmekten daha ucuza geliyor… Tabii çöp ihraç edilince sorun çözülmüş olmuyor…
Fakat ‘dönüştürme’ bahsinde de gözden kaçırılmaması gereken bir şey var: Kapitalist mantığın bir gereği olarak, bir şeyin ‘dönüştürülmesi için kârlı olması gerekiyor… Kâr hırsı her zaman çevreyi koruma kaygısının önüne geçiyor… Öyle olunca da Avrupalı kapitalist işletmeler için ihraç etmek, dönüştürmekten daha ucuza geliyor… Aslında ‘geri dönüşüm’ bir çözüm değil… Sömürgeciliğin (kolonyalizmin) yeni bir tezahürü… Bir kere kullandığımız şeylerin sadece %20’den azı dönüştürülebiliyor… Üstelik geri dönüşüm için özel koşullar gerekiyor… Kapitalist üretim pupa-yelken yol almaya devam ederken, ‘geri dönüşüm retoriği’ de seyirciyi oyalamaya yarıyor…
Doğadan çekilen kaynak sürekli olarak artıyor ki, kapitalizm dahilinde başka türlü olması mümkün değildir… Atıklar denizleri-okyanusları, suyu, toprağı, havayı kirletiyor doğa tahribatını derinleştiriyor, birçok canlıyı, biyolojik çeşitliliği yok ediyor… Artık okyanuslar, göller, nehirler birer plastik deposu haline geldi… Esasen piyasa ve kâr mantığı, doğal çevreyi koruma kaygısına bütünüyle yabancılaşmış durumdadır…
Her gün denizlere, göllere, nehirlere yaklaşık 2000 çöp kamyonu dolusu plastik karıştığı belirtiliyor… İşte tek kullanımlık ambalajlar, gıda ve içecek kapakları, poşetler, plastik şişeler… Eğer bu hızla devam ederse ki -kapitalizm dahilinde başka türlü olması mümkün değildir- 2050’de okyanuslarda balıktan çok plastik olacak… 1950’li yıllarda 2 milyon ton plastik çöp üretilirken, bugün 460 milyon ton üretiliyor… Ve bunun %90’nının ‘geri dönüşü’ mümkün değil… Dönüştürülen de sadece kalitesiz mal haline gelebiliyor. Dünyada saniyede 1 milyondan fazla plastik şişe satılıyor… Evinize günde kaç plastik torba girdiğini hiç düşündünüz mü?
Dünyanın bir çöplük haline gelmesinin nedeni, üretimin ihtiyaçlara yabancılaşmasının sonucu… Üretimin kimin için ne anlama geldiği, ne tür sorunlar yarattığı hiçbir zaman tartışma konusu yapılmıyor… Üretimin mutlak gerekliliği inancı, neyin ne pahasına üretildiği, kimin için ne anlama geldiği ilgi ve kaygı konusu değil…
Bugün dünyada 1,5 milyar kadar motorlu araç var. Bunun 1,3 milyarı binek aracı (araba)… Geçen yıl (2025) üretilen araç sayısı 96 milyondu, bunun 79 milyonu araba… Bir araba üretmek için ne kadar kaynak kullanıldığı hiç sorun ediliyor mu… Üretiminden hurdaya çıktığı zamana kadar çevreye verilen zararlar hiç kaygı konusu yapılıyor mu? Bu şımarıklığın bir bedeli yok mu?
Kapitalist için önemli olan üretilenin satılmasıdır… Marksist bir kavramı kullanmak gerekirse, realizasyondur… Onun için de reklamlar, moda, marka ve ‘programlanmış eskitme’ devreye sokuluyor… Bir insanın bir günde muhatap olduğu reklamları düşünün… Gözünüzü açtığınızda reklamla karşılaşıyorsunuz… Reklamlar insanları alıklaştırıyor, toplumu kirletiyor, doğa tahribatını artırıyor ama tartışmadan muaf… Siz hiç rezil reklamlara karşı bir gösteri, etkili bir itiraz hatırlıyor musunuz? Maalesef şeylerin normal hali sayılan eleştiriden de muaf oluyor…
Medya: gazeteler, televizyonlar, haber siteleri, iletişim alanının tümü artık reklamcılar tarafından rehin alınmış durumda… Haber programlarının sadece başında ve sonunda değil, ortasına bile reklam koyuyorlar… Televizyon dizileri reklam için yapılıyor ve reklamlar sayesinde var oluyor… Bir seferlik gösterimin yarıya yakınını reklam işgal ediyor… İyi de bu kepazeliğe neden itiraz edilmiyor? Maalesef kapitalizm her şeyle birlikte insanları da hizaya getirdi… Soru sorma yeteneklerini aşındırdı…
Oysa kapitalizmi sorun etmeyenin, radikal olarak anti-kapitalist olmayanın söylediğinin, yaptığının hiçbir kıymet-i harbiyesi olamaz… Maalesef insanlar nasıl bir dünyada yaşadığını, olup-bitenlerin kimin için ne anlama geldiğini sorgulamayı akıl etmiyor…
O halde iki şey: ya bu sefil süreç pupa-yelken yol almaya, netameli sonuçlar doğurmaya, bu dünyada canlı yaşamın temelini aşındırmaya devam edecek, ya da insanlar vakitlice aklını başına alıp bu sefil saldırıyı püskürtecek… Bu ikisi arasında bir orta yol yok… Bunun da yolu ideolojik kölelikten kurtulmaktan, radikal eleştiriye hakkını vermekten geçiyor… Kimse kendini aldatmasın, kapitalizm dahilinde bir gelecek yok… Tabii neyin olmadığı nelerin olabileceğinin olanaklarına da gönderme yapar…
Marx’dan bir alıntıyla bitirelim: “Radikal olmak, şeyleri kökeninde kavramaktır. Ama insan için bu köken insanın kendisidir”. (Hegel’in ‘Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı”, 1843).











