Ortadoğu’nun son yüz yıllık tarihi incelendiğinde, Kürtlerin kaderini belirleyen en önemli olgulardan birinin parçalanmışlık olduğu görülür. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından çizilen sınırlar, Kürt halkını kendi iradesi dışında dört ayrı devletin sınırları içine hapsetti. Aynı dili konuşan, ortak bir tarihsel hafızayı paylaşan ve benzer acıları yaşayan bir halk, farklı siyasal sistemler içinde yaşamaya zorlandı. Bu parçalanmışlık yalnızca coğrafi değildi. Aradan geçen yüzyıl boyunca uygulanan inkâr politikaları, asimilasyon girişimleri, sürgünler ve katliamlar Kürtlerin ortak hafızasını da hedef aldı. Egemen güçler yalnızca Kürtlerin siyasal birliğini engellemekle yetinmedi; onların kendi kimliklerine, tarihlerine ve hatta birbirlerine yabancılaşmaları için de sistemli politikalar uyguladı.
Çünkü bir halkı yönetmenin en etkili yollarından biri, onun ortak hafızasını parçalamaktır. Ancak bütün sorumluluğu dış güçlere yüklemek de eksik bir okuma olur. Kürtler birçok dönemde ağır baskılarla karşılaşırken, kendi içlerinde yaşanan rekabetler, farklı siyasal yönelimler, aşiret ilişkileri, örgütsel öncelikler ve kısa vadeli hesaplar da ortak bir ulusal perspektifin oluşmasını zorlaştırdı. Bugün Kürt siyasetindeki ayrışmalar yalnızca liderler arasındaki anlaşmazlıklardan değil, farklı tarihsel deneyimlerden ve farklı ideolojik yaklaşımlardan da beslenmektedir. Bu gerçeklik kabul edilmeden birlik tartışması sağlıklı bir zemine oturamaz. Bugün ise Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Suriye’de dengeler değişiyor, Irak’ta yeni siyasal arayışlar sürüyor, İran iç ve dış baskılarla karşı karşıya bulunuyor.
Kürt meselesi ise geçmişe kıyasla çok daha görünür ve bölgesel dengelerin önemli başlıklarından biri haline gelmiş durumda. Belki de son yüz yıl içinde Kürtlerin önüne bu kadar fazla tarihsel fırsatın çıktığı başka bir dönem yaşanmadı. Tam da bu nedenle birlik meselesi artık romantik bir özlem değil, siyasal bir gereklilik haline gelmiştir. Güney Kürdistan bu açıdan hem büyük bir başarı hikâyesi hem de önemli bir muhasebe alanıdır. Körfez Savaşı sonrasında ortaya çıkan fiili özerklik ve 2005 sonrasında anayasal güvenceye kavuşan federal statü, Kürtlerin son yüzyılda elde ettiği en önemli siyasal kazanımlardan biridir. Uzun yıllar boyunca statüsüz bırakılmış bir halk açısından bu kazanımlar tarihsel önemdedir. Ancak aynı zamanda şu soruyu da sormak gerekir: Neden aradan geçen onca zamana rağmen güçlü ve ortak bir kurumsallaşma tam anlamıyla sağlanamadı? Bugün Güney Kürdistan’da yaşanan sorunlar yalnızca hükümet kurulamamasıyla sınırlı değildir.
Petrol gelirlerinin paylaşımı, Erbil ile Süleymaniye arasındaki siyasal ve ekonomik farklılaşma, dış ticarette komşu ülkelere bağımlılık, parti merkezli yönetim anlayışları ve kurumsal zafiyetler uzun süredir tartışılmaktadır. 2017 bağımsızlık referandumunun ardından yaşanan gelişmeler de elde edilen kazanımların ne kadar kırılgan olabileceğini göstermiştir. Bu tabloyu yalnızca Güney Kürdistan’a özgü görmek de mümkün değildir. Rojava önemli bir yönetim deneyimi ortaya koyarken aynı zamanda ağır güvenlik tehditleri, ekonomik sorunlar ve karmaşık bölgesel dengelerle mücadele etmektedir. Türkiye’de Kürt siyaseti yoğun baskılar altında demokratik mücadeleyi sürdürmeye çalışırken, İran Kürdistanı farklı baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Her parça kendi özgün koşullarına sahip olsa da ortak kader duygusu giderek daha görünür hale gelmektedir. Son yıllarda Kürtler arasında yaygınlaşan “2+2=1” sloganı tam da bu ortak kader duygusunun ifadesidir.
Bu slogan matematiksel bir denklem değil, tarihsel bir hafızanın özetidir. Özellikle Rojava’nın tehdit altında olduğu dönemlerde, Halep’teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırılar karşısında dünyanın dört bir yanındaki Kürtlerin ortak sesi haline gelmiştir. Çünkü Kürtler yaşadıkları coğrafyalar farklı olsa da kaderlerinin birbirinden bağımsız olmadığını biliyorlar. Bu sloganın anlattığı şey sınırların değil, aidiyetin birliğidir. Kürdistan dört parçaya bölünmüş olabilir; ancak halkın ortak hafızası, ortak acıları ve ortak geleceği birdir. Fakat burada kritik bir ayrım yapmak gerekir. Birlik, herkesin aynı düşünmesi değildir. Birlik tek parti, tek örgüt ya da tek lider etrafında toplanmak da değildir. Kürt siyasetinin farklı ideolojik geleneklere, farklı toplumsal tabanlara ve farklı tarihsel deneyimlere sahip olduğu açıktır. Sorun bu farklılıkların varlığı değil, ortak ulusal meselelerde asgari müştereklerin oluşturulamamasıdır. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, bütün farklılıkları ortadan kaldıracak bir birlik değil; farklılıkları koruyarak ortak hareket edebilecek bir siyasal kültürdür. Belki de ilk adım, yıllardır tartışılan ulusal kongre fikrinin yeniden canlandırılmasıdır.
Ortak diplomatik koordinasyon mekanizmaları, ortak savunma refleksleri, ekonomik iş birliği kanalları ve diasporanın daha güçlü biçimde sürece katılması da bu zeminin parçaları olabilir. Çünkü birlik yalnızca sloganlarla değil, kurumlarla ve ortak iradeyle inşa edilir. Tarih bazen halkları, bazen de siyasal aktörleri sınar. Kürtlerin önünde duran birlik meselesi yalnızca güncel bir siyasi tartışma değildir; gelecek kuşakların nasıl bir Ortadoğu ve nasıl bir Kürdistan devralacağını da belirleyecek bir meseledir. Kürtler yüz yıl boyunca parçalanmışlığın bedelini ödedi. Bugün karşı karşıya oldukları tehlike yalnızca geçmişin mirası değil, elde edilmiş tarihsel fırsatların değerlendirilememesidir. Güney Kürdistan’da kazanılan statü, Rojava’da ortaya çıkan deneyim, Türkiye ve İran’daki mücadele birikimi ve dünyanın dört bir yanındaki Kürt diasporasının oluşturduğu potansiyel, ortak bir gelecek inşa etmek için önemli imkânlar sunmaktadır.
Gelecek kuşaklar bugünün siyasal aktörlerini yalnızca söyledikleriyle değil, yapabildikleri ve yapamadıklarıyla da değerlendirecektir. Kürdistan dört parçaya bölünmüş olabilir. Ancak bugün Kürtlerin önündeki temel soru hâlâ aynı sorudur: 2+2 gerçekten 1 olacak mı? Bu sorunun cevabını artık yalnızca tarih değil, Kürtlerin kendi siyasal iradesi belirleyecektir.













