Meclis Başkanlığı ‘Kürt illeri’ ifadesine tepki gösterdi: Önergeyi iade etti

GündemPolitika

 🔴 NÛPEL-DEM Parti Milletvekili Uysal’ın faili meçhul cinayetlerle ilgili önergesinde geçen “Kürt illeri” ifadeleri, Meclis Başkanlığı’nca “kaba ve yaralayıcı” bulundu. Önerge geri çevrildi.

Konuyla ilgili olarak açıklama yapan Uysal, ”bizim önergemizde ‘kaba ve yaralayıcı’ olan tek bir söz yoktur. Sadece inkârla, suskunlukla, cezasızlıkla örülmüş ağır hakikatler vardır.” dedi.

DEM Parti Milletvekili Newroz Uysal’ın açıklaması şöyle:

DEĞERLİ BASIN EMEKÇİLERİ

17-31 Mayıs Kayıplar Haftası dolayısıyla, faili meçhul cinayetlerin, zorla kaybetmelerin, yargısız infazların, toplu mezarların ve cezasızlıkla kapatılan yaşam hakkı ihlallerinin araştırılması için verdiğimiz Meclis araştırması önergesi, TBMM İçtüzüğü’nün 67’nci maddesinin ikinci fıkrası gerekçe gösterilerek iade edildi. Söz konusu hüküm, Başkanlığa gelen yazı ve önergelerde “kaba ve yaralayıcı sözler” bulunması hâlinde düzeltme amacıyla iade yolunu düzenlemektedir.

Ancak bizim önergemizde “kaba ve yaralayıcı” olan tek bir söz yoktur. Sadece inkârla, suskunlukla, cezasızlıkla örülmüş ağır hakikatler vardır.

Kaba ve yaralayıcı olan; Kürt illerinde, Kürdistan coğrafyasında yaşananları adlandırmak mı, yoksa annelerin elinde sararmış fotoğraflarla yıllardır adalet aramasına rağmen devlet arşivlerinin kapalı tutulması mı? Yaralayıcı olan hakikati söylemek mi, yoksa kayıpların mezarsız, ailelerin cevapsız, toplumun adaletsiz bırakılması mı?

Bu iade kararı, yalnızca bir önergenin geri gönderilmesi anlamına gelmez. Bu karar, Kayıplar Haftası’nda kayıp yakınlarına, Cumartesi İnsanları’na, insan hakları savunucularına ve hakikat arayan bütün topluma verilmiş politik bir mesajdır: “Bu geçmişi Meclis’te konuşmayın.” Oysa bu ülkenin yarası susarak kapanmaz. Hafızayı bastırmak barış üretmez; yüzleşme, adalet ve hakikat yolu açar.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 18 Mayıs 2026 tarihli açıklamasında, 2016 yılında işlenen Fatma ve İbrahim Teryaki cinayetinin yeniden yürütülen soruşturmayla aydınlatıldığını açıklamış ve “Adalet zamanaşımına uğramaz” sözünü kullanmıştır. Aynı açıklamada, aradan ne kadar süre geçerse geçsin maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için tüm imkânların seferber edileceği ifade edilmiştir.

Madem “adalet zamanaşımına uğramaz”; o hâlde bu ilke yalnızca seçilmiş birkaç dosya için uygulanamaz. Musa Anter’den Vedat Aydın’a, Nezir Tekçi’den Vartinis’e, Lice’den Cizre Bodrumlarına, Kerboran’dan Qoser’e, Roboskî’den Tahir Elçi’ye kadar bu ülkenin karanlıkta bırakılan bütün dosyaları aynı ilkenin konusu olmalıdır. İnsanlığa karşı suç niteliği taşıyan ağır ihlallerde zamanın geçmesi adalet yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz; tam tersine devletin yüzleşme sorumluluğunu daha da büyütür.

Yıllarca soruşturulmadan bekletilen, delilleri zamanında toplanmayan, tanıkları dinlenmeyen, kamu görevlilerinin sorumluluğu araştırılmadan zaman aşımına sürüklenen dosyalar, hukuki bir kapanıştan çok cezasızlık politikasının sonucudur.

Bu ülkede kimi dosyalar yıllarca bekletilmiş, kimi yargılamalar başka kentlere taşınmış, kimi soruşturmalar takipsizlikle kapatılmış, kimi davalar beraat veya zaman aşımı kararlarıyla sonuçlandırılmıştır. Bu, hakikati geciktiren, failleri koruyan ve ailelerin adalet arayışını kuşaktan kuşağa devreden yapısal bir cezasızlık düzenini göstermektedir. “Adalet zamanaşımına uğramaz” sözü gerçek bir hukuk ilkesine dönüşecekse, zaman aşımıyla kapatılan tüm faili meçhul ve zorla kaybetme dosyaları yeniden ele alınmalı; arşivler açılmalı, sorumluluk zinciri bütün halkalarıyla ortaya çıkarılmalıdır.

Türkiye, yıllardır yapılan çağrılara rağmen Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’ye taraf olma sorumluluğunu yerine getirmemiştir. Hak örgütleri ve uluslararası mekanizmalar Türkiye’ye bu sözleşmeyi imzalama ve onaylama çağrısını yıllardır yapmaktadır.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nden bu yana kamuoyuna yansıyan açıklamalarda “toplumsal uzlaşı”, “barış”, “adalet” ve “eşitlik” kavramları daha sık dile getirilmektedir. Ancak bu kavramların gerçek bir karşılık bulması, toplumu geçmişi unutmaya davet eden bir dille mümkün olamaz. Barış, hafızanın susturulmasıyla kurulamaz; barış, hakikatin adının konulmasıyla, kayıp yakınlarının sözünün duyulmasıyla, mezarsız bırakılanların akıbetinin açığa çıkarılmasıyla ve devletin sorumluluk zincirinin görünür kılınmasıyla kurulabilir.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, unutmaya çağıran, hakikatlerden kaçan bir siyasal dil yerine yüzleşmeye çağıran demokratik bir iradedir. Toplumsal barışın yolu, acıyı sessizleştirmekten, hakikati törpülemekten, ailelerin adalet talebini ertelemekten geçmez; yüzleşmeden, adaletten ve hakikat hakkının tanınmasından geçer.

Buradan bir kez daha çağrı yapıyoruz: Türkiye, kayıplar gerçeğiyle yüzleşmekten kaçmak yerine BM Zorla Kaybedilmeden Korunma Sözleşmesi’ni derhâl imzalamalı ve onaylamalıdır. Meclis, faili meçhuller ve zorla kaybetmeler konusunda kendi tarihsel sorumluluğunu üstlenmeli; arşivlerin açılması, kamu görevlilerinin etkin biçimde soruşturulması, toplu mezarların araştırılması ve cezasızlık zincirinin kırılması için araştırma komisyonu kurmalıdır.

Hakikat “kaba ve yaralayıcı” sayılamaz. Yaralayıcı olan, bu hakikatin üstüne örtülen sessizliktir. Kayıp yakınlarının talebi açıktır: Unutmaya davet eden dil yarayı büyütür; yüzleşmeye çağıran irade ise adaletin, barışın ve ortak geleceğin kapısını açar.

Bu bağlamda Meclis Başkanlığı, bir an önce faili meçhulleri, zorla kaybetmeleri, toplu mezarları, cezasızlığı ve bu ağır hakikatlerin yaşandığı coğrafyayı kendi tarihsel adıyla anmayı “kaba ve yaralayıcı” sayan tutumundan, hakikati bastıran bu iade pratiğinden vazgeçmeye; Meclisi ise kendi tarihsel sorumluluğuna uygun biçimde hakikat, yüzleşme ve adalet zeminini açmaya çağırıyoruz.

 

İlginizi Çekebilir

Kılıçdaroğlu: “CHP bizlere bırakılmış bir miras değil, kutsal bir emanet”

Öne Çıkanlar