Türkiye’de devletin üç etnik köken üzerinden döndürdüğü bir propaganda çarkı var ki, bu onun iç ve dış siyasetini, hatta toplumu yönetme refleksini oluşturuyor. Ekonomik sermayesini Yahudi ağırlıklı, kültür-sanatını Ermenilerden, güvenlik ve dış tehdit algısını da Kürtler üzerine kuran devlet aklı, yüzüncü yılını biraz bu sayede atlattı.
Ermenilerin durumu sınır dışında tutulurken, Yahudi ve Kürtlerle olan bağlam Cumhuriyet toplumunun bir nevi altbilincini şekillendirdi. Öyle ki, üç millete dair oluşturduğu konseptlerle uzun yıllar boyunca bölgesel bazda kendine alan açan bir sistemden söz ediyoruz.
Bu yüzden Berlin’deki Kürt-Yahudi kongresi etrafında alevlenen tartışmanın asıl noktasının bu olduğunu düşünüyorum. Yani devlet, içine düştüğü ekonomik, hukuki, sosyal ve ahlaki krizi; kurguladığı dış tehditlerden birini güncelleyerek gidermeye çalışıyor.
Nihayetinde Türk devletinin Yahudi karşıtı bir tutum alamayacağı; hem güncel ticaret hacmi hem de tarihsel bağlar açısından sağlam nedenlere dayanıyor. Bu konuda faydalı bir yazı olan Yusuf Besalel’in 2015 Nisan’ında Şalom gazetesindeki makalesi çarpıcı bilgilerle doludur. (https://share.google/gXNFf9jLEpzWNq8Wy) Yani Berlin’deki mütevazı kongre Türklerin yaptığı lobi faaliyetlerinin binde biri oranında bir çalışmaydı.
Ancak muhtemelen yine bir Yahudinin icat ettiği teknolojileri kullanan Türk medyası, günlerdir bu kongre etrafında komplo ve düşmanlık teorileri üreterek Kürt diasporasını hedef göstermeye devam ediyor.
Oysa devlet ricalinin servis ettiği bu ithamların aksine, Türk diasporasından daha güçlü ve kalifiye bir Kürt diasporası söz konusu değildir.
Özellikle toplu köy yakmaları, göçertilmeler ve faili meçhul saldırılardan kaçarak Avrupa’ya giden Kürtler; çoğunlukla gastronomi, inşaat gibi alanlarda bireysel girişimlerde bulunmuş, küçük çaplı parti, dernek ve birkaç enstitü dışında güçlü bir diaspora oluşturamamıştır.
Buna karşılık, 1960’larda işçi göçleriyle başta Almanya olmak üzere Avrupa’ya gelen ve bugün dördüncü kuşaklarını büyüten; hayatın her alanına yerleşmiş, hem kendi devletlerinin hem de geldikleri ülkelerin imkanlarından rahatça faydalanan geniş bir Türk diasporası var.
Devlet, mademki yeni bir Türkiye oluşturmaya çalışıyor, yatırıma ve imara ihtiyacı var, o halde Kürtlere göre daha örgütlü, daha zengin ve daha entegre olan Türk diasporasına çağrı yapsın.
Üstelik legal ve illegal binlerce dernekleri, dergahları ve ciddi ekonomik sermayeleri de mevcuttur.
En önemlisi, sayıları binleri bulan sürgün KHK’lı akademisyen, gazeteci, yazar, avukat, savcı, vekil, doktor, imam, iş insanı, mühendis, asker ve öğretmen gibi hazır bir yönetici kadrosu var diasporada. Onlar da elini taşın altına koyup, tüm maddi ve manevi sermayelerini alıp barış sürecine yardımcı olmak için geri dönsün.
Üstelik Türkler, Kürtlere nazaran daha milliyetçi yapılara sahiptir.
Özellikle 1980’den beri gelen Kürt gençlerinin çoğu Avrupa’dan dağa giderken, Türklerin çocukları okuyarak, çalışarak Avrupa’nın kurumlarında önemli bir bürokratik taban yakalamış durumdadır.
Devlet bu tabanı alıp, bünyesindeki çeteciliği temizleyerek demokratik bir toplumun ilk adımlarını Batı’dan ve kendi kurumlarından başlatsın.
Yoksa zor bela çocuklarıyla Kürtçe konuşabilen, hayatında ilk defa ölüm ya da hapis korkusu duymadan, ekmek ve kimlik mücadelesi veren birkaç yüz bin Kürdün, işçilik dışında şimdilik devlete katabileceği bir potansiyeli ortada görünmüyor.
Madem Türkiye’de kardeşlik ve barış süreci için herkese sorumluluk düşüyor, o halde sermaye kaynakları Kürtlere göre çok daha fazla olan Türk diasporası da imkanlarını seferber etsin.
Avrupa’daki demokrasi ve çok kültürlülüğü ülkeye taşıyıp, en başta da Demirtaş, Selçuk Mızraklı ve Bekir Kaya gibi suçsuz siyasi tutsakları serbest kılacak kampanyalara öncülük etsin.
Barış kuşu çift kanatlı ise, Diaspora da çift katkılı olsun.
İyi pazarlar!










