*Yakın zamana kadar “Türkiye insan hakları konusunda yerinde sayıyor” deniyordu. Bir süre sonra “geriye doğru gidiyoruz” demeye başladık. Şimdi artık rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki, Türkiye insan haklarında geriye doğru koşuyor! Bugün hak ihlalleri olağan, itiraz ise suç sayılıyor…
*Cezaevleri sadece muhalifleri değil, toplumu da sindirmek üzere iktidarın uzantısı olarak kullanılan bir şiddet aracına dönüştürüldü. İktidar cezaevlerini adalet için değil, toplumu, siyaseti, muhalefeti dizayn etmek için bir silah olarak kullanıyor.
*Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay dâhil siyasi mahpuslarla ilgili dosyalar tamamen siyasi amaçlara göre şekilleniyor.
*Süreçte hâlâ somut bir ilerleme yok. Ortak beklenti bu sürecin bir an önce hukuki bir zeminde ilerleyerek başarıya ulaşması ancak iktidar her adımında olduğu gibi, süreç konusunda da henüz güven verici noktada değil.
*CHP’ye karşı yürütülen operasyonlar bir yargı süreci değil, yargı eliyle yapılan siyasal kuşatmadır. Belediyelerimize, başkanlarımıza yönelik davaların iki ana sebebi var. Biri, iktidarın önceki seçimlerde aldığı büyük yenilgi, diğeri de önümüzdeki seçimlerde ulaşmak istedikleri zaferdir.
Filiz Deniz

Türkiye’de cezaevleri dolup taşarken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmazken, seçilmiş belediye başkanları kayyımlarla görevden alınırken iktidar “hukuk devleti” vurgusunu sürdürmeye devam ediyor. Muhalefet cephesi ise yargının siyasallaştığını, cezaevlerinin birer sindirme mekanizmasına dönüştürüldüğünü savunuyor.
CHP Diyarbakır Milletvekili, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, Türkiye’nin insan hakları tablosunu, cezaevlerindeki uygulamaları, siyasi tutuklulukları, kayyım rejimini ve CHP’ye yönelik yargı operasyonlarını değerlendirdi.
Sezgin Tanrıkulu’nun değerlendirmeleri, Türkiye’de insan hakları, yargı bağımsızlığı ve demokrasi tartışmalarının merkezinde yer alan başlıklara sert bir tablo çiziyor. Tanrıkulu’na göre cezaevlerinden kayyım uygulamalarına, siyasi davalardan barış sürecine kadar uzanan bu tablo, hukukun değil siyasetin belirleyici olduğu bir dönemi işaret ediyor.
Tanrıkulu’na göre Türkiye artık insan haklarında “yerinde sayan” ya da “geriye giden” bir ülke değil; “geçmişin de gerisine doğru koşan” bir noktada.
12 Eylül askeri darbesi döneminde bile itiraz kanallarının bulunduğunu hatırlatan Tanrıkulu, bugün hak ihlallerinin olağan, itirazın ise suç sayıldığını vurguluyor. Cezaevlerini “hukuksuzluğun son durağı” olarak tanımlayan Tanrıkulu, Selahattin Demirtaş’tan Osman Kavala’ya, Can Atalay’dan seçilmiş belediye başkanlarına kadar uzanan tabloyu “yargı eliyle kurulan siyasal kuşatma” olarak nitelendiriyor.
Tanrıkulu ile Cezaevlerinde yaşanan sistematik hak ihlallerini, AİHM ve AYM kararlarının neden uygulanmadığını, CHP belediyelerine yönelik davaların arkasındaki siyasi saikleri,Kayyım rejiminin Kürtlerin seçme ve seçilme hakkını nasıl askıya aldığını, “Terörsüz Türkiye” söylemi ile artan siyasi tutuklamalar arasındaki çelişkiyi Barış ve demokratikleşme arasındaki kopmaz bağı tüm açıklığıyla konuştum…
Sayın Tanrıkulu, kamuoyu sizi insan hakları mücadelesiyle tanıyor, bu yolda da çok emek verdiniz ve veriyorsunuz. Şunu sorarak başlamak istiyorum, geçmiş ile bugünü kıyaslarsanız insan hakları ekseninde nasıl bir tablo çizerseniz okurlarımız için?
Yakın zamana kadar “Türkiye insan hakları konusunda yerinde sayıyor” deniyordu. Bir süre sonra “geriye doğru gidiyoruz” demeye başladık. Şimdi artık rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki, Türkiye insan haklarında geriye doğru koşuyor! Hatta geçmişin de gerisine koşuyoruz. Ben avukatlığa başladığımda 12 Eylül cuntası iktidardaydı. O dönemde bile ihlaller karşısında itiraz kanalları vardı.Bugün ise hak ihlalleri olağan, itiraz ise suç sayılıyor. İnsan hakları artık hukuk devletinin sınırlarını çizen bir ilke olarak değil, geriye doğru koşarken ayağa takılan bir tümsek olarak görüyor. Fakat bu “tümseği” küçümsememek gerekiyor. Pek çok iktidar “tümseğe” takılarak düşmüştür. Bugün hak ihlalleri olağan, itiraz ise suç sayılıyor…
İzleyebildiğim kadarıyla sık sık cezaevlerini ziyaret ediyor, oradaki hak ihaleleriyle ilgili hem açıklamalar yapıyor, hem de raporlar yayınlıyorsunuz. Sizin cezaevlerinde tanık olduğunuz, gözlemlediğiniz hak ihlalleri neler? En çok hangi başlıklar öne çıkıyor? İçerdeki tutuklular dışardaki siyaseti nasıl görüyorlar. Karamsarlık mı hüküm yoksa umut mu?
İktidarın mahpuslara yönelik en büyük hedeflerinden biri, onların umutlarını kırmak ve karamsarlığın hüküm sürmesini sağlamak. Gerçekte değil ama teorik olarak cezaevleri, suçlu bulunan kişilerin topluma kazandırılması için kurulan bir mekanizmadır. Fakat bizde mapushaneler eziyethaneye dönüştürülmüş durumda. Mahpusları insandan saymayan, onların “ıslahını” hedeflemek yerine bir daha toplumla bütünleşemeyecek travmalar yaşamalarına yol açacak uygulamalar hüküm sürüyor.
En yaygın hak ihlalleri keyfi disiplin cezaları, sağlık hakkının engellenmesi, iletişim yasakları ve tecrit. Karamsarlık mı hakim, yoksa umut mu, diye sordunuz. Karamsarlık çok yaygın ama umut tükenmiş değil cezaevlerinde. Bizim hem siyasetçiler hem de toplum olarak bu umudu dışarıdan destekleyecek bir demokrasi mücadelesi yürütmemiz gerekiyor.
Cezaevlerinde siyasetçiler, gazeteciler ve seçilmişler tutulurken devlet ‘hukuk devleti’ iddiasını sürdürüyor; sizce Türkiye bugün cezaevlerini bir adalet mekanizması mı, yoksa siyasal kontrol aracı mı olarak kullanıyor?
Cezaevleri sadece muhalifleri değil, toplumu da sindirmek üzere iktidarın uzantısı olarak kullanılan bir şiddet aracına dönüştürüldü. Ayrıca cezaevlerinin bir adalet mekanizması olabilmesi için önce yargılamanın adil olması gerekiyor. Yargılamanın siyasi olduğu, muhaliflere ikili hukukun, hatta düşman hukukunun uygulandığı bir ortamda cezaevleri nasıl bir adalet mekanizması olabilir ki?
!Cezaevleri hukuksuzluğun son durağı aslında. Mesele yargı bağımsızlığından başlıyor ve aşağıya doğru adalet duygusunu yok ede ede yayılıyor. İktidar cezaevlerini adalet için değil, toplumu, siyaseti, muhalefeti dizayn etmek için bir silah olarak kullandığı artık tüm toplumun ortak kabulü.
Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay başta olmak üzere birçok politik tutsak AİHM ve AYM kararlarına rağmen serbest bırakılmıyor. Siz de zaman zaman bu konuyu gündeme getiriyor ve çağrılar yapıyorsunuz. Bu konuda 2026 yılı için bir öngörüde bulunabilir misiniz? Siyasi tutsakların serbest bırakılması gündeme gelebilir mi?
Valla mevcut iktidarda bırakın orta veya uzun vadeli öngörülerde bulunmayı, yarını bile öngöremezsiniz. Bugün dost olan yarın düşman, bugün tehdit olan yarın güvence olarak sunulabilir. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay dâhil siyasi mahpuslarla ilgili dosyalar tamamen siyasi amaçlara göre şekilleniyor. Türkiye’de yargı sistemi adalete göre değil, iktidarın hedeflerine, tutumuna göre çalışıyor. Yarın siyasi hedefler değişirse, bugün “suçlu” görülenlerin suçsuz olduğu kabullenilir. Fakat tabii biz demokratik muhalefet olarak iktidarın siyasi hedeflerinin değişmesini bekleyecek değiliz. Aksine, siyasi hedeflerin demokratik Türkiye lehine dönüşmesi için iktidarı zorlamaya, muhalefeti güçlendirmeye, toplumsal itirazı yükseltmeye devam edeceğiz.
Bir yılı aşkın bir süredir devam eden bir süreç de var. Siz de Meclis’te oluşturulan Süreç Komisyonu üyesisiniz. Sürecin cezaevlerine olumlu anlamda bir etkisi oldu mu. Ayrıca içerideki tutukluların sürece yaklaşımları ve beklentilerine dair gözlemleriniz nelerdir?
Cezaevlerinde elbette umut var ama bu temkinli bir umut. Çünkü süreçte hâlâ somut bir ilerleme yok. Tabii ki ortak beklenti bu sürecin bir an önce hukuki bir zeminde ilerleyerek başarıya ulaşması ve bir bütün olarak adaletin sağlanacağı bir aşamaya geçilmesi. Ben açıkçası bundan çok uzak olmadığımızı düşünüyorum ama az önce dediğim gibi, bu iktidar ne yazık ki her adımında olduğu gibi, bu süreç konusunda da henüz güven verici noktada değil. Hapishanedekiler gerçekçi olmaya çalışıyor. Çünkü içeride yaşanan hayal kırıklıklarının bedeli, dışarıdakilerin yaşayacağı hayal kırıklığından daha derin olur. Onlar da bunu biliyor.
Cezaevleri siyasetçiler, gazeteciler, aktivistler, belediye başkanları ile doldurulurken iktidar kanadı da ‘hukuk devleti’ iddiasını sürdürüyor! Yargı bağımsızlığından söz ediyor. Siz mevcut uygulamaları yakından bilen biri olarak iktidarın açıklamalarına bakarak ‘hukuk devleti’ ve ‘yargı bağımsızlığı’ iddiaları için neler söyleyeceksiniz.
Ben açıkçası iktidarın “hukuk devleti” iddiasını sürdürdüğünü düşünmüyorum. Biliyorsunuz, Cumhurbaşkanı Erdoğan, AİHM’in Selahattin Demirtaş hakkındaki karar üzerine “Türkiye bir hukuk devletidir” demek yerine, “Türkiye bir yargı devletidir” demişti. Bu ifade tesadüf değil. Evet, Türkiye bir yargı devleti pratiği sergiliyor ve bu yargıyı da hukuk sistemi veya adalet değil, iktidar dağıtıyor. Bugün yargı mekanizmaları da hukukun değil, talimatın diliyle hareket ediyor. Pek çok iddianame, açık bir biçimde iktidarın söyleminden devşirilerek hazırlanıyor. Bazı muhalifleri artık mahkemeler değil, AK Parti yargılıyor. Yasalar da adaletin ruhuna göre değil, iktidarın çıkarlarına göre yorumlanarak uygulanıyor.
CHP’nin tutuklu belediye başkanları ve yöneticileri için Ocak ayında birçok dava görülecek ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Davası da 9 Mart tarihinde başlayacak. Açılan davalara ve süren kovuşturmalara bakacak olursak CHP 2026 yılını mahkeme salonlarında geçirecek gibi görünüyor. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor?
CHP’ye karşı yürütülen operasyonlar bir yargı süreci değil, yargı eliyle yapılan siyasal kuşatmadır. Mahkeme salonları da birer seçim öncesi siyaset sahnesi haline getiriliyor. Demin de söylediğim gibi, bu süreçteki pek çok iddianame, gizlenmeye bile gerek duyulmaksızın AK Parti’nin diliyle hazırlanıyor. Dolayısıyla ister istemez siyasi savunma yapmak durumunda kalıyorsunuz. Yasadışı olmayan pek çok şey, yasaların yorumlanmasıyla kriminalize ediliyor. Evet, 2026’da da mahkeme salonlarında olacağız ama motivasyonumuzu mevcut yargıya duyduğumuz adalet beklentisinden değil, hukuk mücadelemizden alıyoruz.
CHP Belediyeleri üzerinden sürdürülen davaların erken ya da zamanında yapılacak bir seçimle ilgisi olduğundan da söz ediliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Belediyelerimize, başkanlarımıza yönelik davaların iki ana sebebi var. Biri, iktidarın önceki seçimlerde aldığı büyük yenilgi, diğeri de önümüzdeki seçimlerde ulaşmak istedikleri zafer. Yenilgiyi telafi edemezler ama tam anlamıyla intikamcı bir pratik izliyorlar. Zaferi ise garantileyemezler, çünkü bu hukuksuzluk toplumun görünür veya görünmez itirazıyla son bulacak. Hiçbir yargısal veya siyasal müdahale, iktidarın önümüzdeki seçimleri kaybetmesini engellemeyecek.
Haklarında beraat kararı verilmesine rağmen Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Ahmet Türk ve Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ile, Bahçesaray Belediye Eş Başkanı Ayvaz Hazır göreve iade edilmedi. Hükümetin kayyumlarla Kürtlerin seçme ve seçilme hakkını askıya aldığını ve kayyım rejimini istisna değil kalıcı bir yönetim biçimi haline getirdiğini görüyoruz. Oysa kayyum döneminin sona ereceği söylenmişti. Kayyumun sürüyor olmasını nasıl değerlendirmeli…
AK Parti sandıkta elde edemediğini yargı ve kayyım yoluyla ele geçirmenin, halk iradesini bu yolla gasp etmenin tadına doyamadı. Şu anda yürümekte olan sürecin belki de en basit turnusol kâğıdı kayyımlardır. İktidar eğer bu süreci barışa ulaştırmak istiyorsa, öncelikle kayyım gaspına son vermesi gerekiyor. Ahmet Türk, Ahmet Özer gibi örnekler çok çarpıcı. Yerinize kayyım atanmasına gerekçe gösterilen davadan beraat ediyorsunuz ama kayyım yerinde duruyor! Bu artık hukuksuzluğun en uç noktası. Bu halk iradesini tanımamak gibi, yargıyı da tanımamak. Darbeciliktir bu, başka bir şey değil.
Sayın Tanrıkulu, halkın seçtiği belediye başkanlarını görevden almayı ‘güvenlik’ sayan bir devlet anlayışı sizce barış mı üretir, yoksa kalıcı bir otoriter rejim mi inşa eder?
Barışı iktidar değil, halk sağlar. İktidar ancak barışma iradesinin önünde engel olmaktan çıkabilir. Yoksa AK Parti barışmayı bilen bir parti değil. Ama zaten barış da sadece AK Parti’ye bırakılmayacak kadar hepimizin açısından hayati önemdedir. Dolayısıyla biz barış mücadelesini yürütürken AK Parti’nin ne yapıp yapmadığına bakmamalıyız. Elbette iktidardan beklentilerimiz var, elbette atması gereken adımlar var. Ama iktidarın tutumu ne olursa olsun, biz barış mücadelesinden vazgeçmeyiz. Barış da otoriter bir rejimde olmaz. Dolayısıyla ülkeyi demokratikleştirme mücadelesi de barış mücadelesine eşlik etmelidir. Biz meseleyi böyle görüyoruz.












