Rojava Özerk Yönetimi ile Şam arasında açıklanan ateşkes ve anlaşma çerçevesi, yüzeysel okunduğunda bir “rahatlama” yada ‘hayal kırıklığı’ anı gibi algılanabilir. Oysa bu antlaşma, ne bir barış anlaşmasıdır ne de bir nihai çözüm belgesidir. Bu nedenle anlaşmanın anlamı, ancak tarihsel bağlamı ve siyasal dengeler içinde değerlendirildiğinde doğru biçimde kavranabilir.
Öncelikle şu tespit açıkça yapılmalıdır, Kürt halkının temel talepleri bu metinle karşılanmış değildir. Siyasal statü, anayasal güvence, uluslararası garanti ve öz savunmanın kalıcı bir hukuki çerçeveye kavuşması gibi başlıklar belirsizliğini korumaktadır. Ancak buna karşılık, Türkiye ve Şam yönetiminin hedeflediği mutlak tasfiye planı da hayata geçirilememiştir. Bu durum, ortaya çıkan antlaşmanın bir “ara denge”yi yansıttığını göstermektedir.
Bu nedenle söz konusu anlaşma bir sonuç değil, bir eşiği ifade etmektedir.
Bu eşik, uluslararası sistemin Ortadoğu’da Kürtleri statüsüz, savunmasız ve örgütsüz bırakmaya dönük planının ilk kez bu ölçekte fiilen durdurulmuş olması bakımından tarihsel bir anlam taşımaktadır. Rojava’da gelişen askeri ve toplumsal direniş, yalnızca belirli bir coğrafyanın savunulmasıyla sınırlı kalmamış, dört parça Kürdistan’da ve diasporada ulusal ölçekte bir siyasal mobilizasyon yaratmıştır. Bu basınç, uluslararası aktörleri kendi kurdukları denklemi geri çekmeye zorlamıştır. Bugün ortaya çıkan antlaşmanın varlık nedeni budur.
Uluslararası planın geri çekilmesinin nedeni, niyet değişimi değil, maliyet artışıdır. Kürt direnişi, sahada askeri, alanlarda toplumsal ve diplomasi alanında siyasal bir basınç yaratarak planı sürdürülemez hale getirmiştir. Tasfiye konsepti zaman kazanamadı, sessiz ilerleyemedi ve meşruiyet üretemedi. Bu nedenle plan geri çekildi, fakat tamamen iptal edilmedi.
Bu tablo, Kürt tarihinin önceki kırılma anlarıyla karşılaştırıldığında daha net anlaşılır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Kürt halkı, örgütsüzlük, ulusal birlikten yoksunluk, yerelcilik ve siyasal perspektif eksikliği nedeniyle Zilan, Ağrı, Dersim ve Şeyh Sait direnişlerinin ardından ağır bir soykırım süreciyle karşı karşıya kalmıştı. O dönemde alınan kararlar da, bugünkü gibi Kürt varlığını tasfiyeyi hedefliyordu. Ancak Kürtler o süreçte bu planı durdurabilecek bir örgütlü iradeye sahip değildi.
Bugünkü fark tam olarak buradadır. Bu kez Kürt halkı örgütlüdür, siyasal bir iradeye, toplumsal bir güce ve yol haritasına sahiptir. Bu nedenle ilk kez, uluslararası ölçekte alınmış bir tasfiye kararı sahada boşa çıkarılmıştır. Bu gerçek, imzalanan metnin içeriğinden bağımsız olarak tarihsel bir kırılmayı ifade etmektedir.
Ancak bu kırılma, tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Komplo geri çekilmiş, fakat dağıtılmamıştır. Bu nedenle anlaşmayı bir “rahatlama” olarak okumak da, sürecin sona erdiğini düşünmek de yanıltıcıdır. Asıl mücadele, tam da bu noktadan sonra başlamaktadır.
Çünkü bu antlaşma, iki farklı siyasal hattın da önünü açık bırakmaktadır,
Birincisi, merkezi ulus-devlet çizgisinin, yani Kürtleri yeniden merkeze entegre etmeyi hedefleyen tasfiye siyasetinin ilerlemesi,
ikincisi ise, özerk yönetimin güçlendirilmesi, statünün siyasal güvenceye kavuşturulması ve Kürt halkının özne olarak tarih sahnesinde yerini almasıdır.
Hangi hattın belirleyici olacağı, bundan sonra sahadaki askeri dengelerden çok, siyasal aklın, örgütlü halk iradesinin ve ulusal birlik kapasitesinin nasıl inşa edileceğiyle belirlenecektir.
Bugün yaşananlar, Kürt halkı açısından iki ihtimali aynı anda barındırmaktadır, Bir yüzyıl daha kaybetme riski ya da tarihsel bir kazanımı kalıcı hale getirme imkânı. Bu nedenle bu anlaşmanın gerçek anlamı şudur, Kürt halkı kendisine dayatılan soykırım planını durdurmuştur, ancak geleceğini henüz garanti altına almamıştır.
Eşik tam da buradadır. Ve eşikler, ancak bilinçli siyasetle aşılır.
Uluslararası Komplonun Kırıldığı An ve Direnişin Rolü
Rojava’da son haftalarda yaşananlar, sıradan bir askeri gerilim ya da bölgesel bir kriz değildir. Ortaya çıkan tablo, uluslararası ölçekte kurgulanmış, çok boyutlu, çok merkezli bir tasfiye planının sahaya sürülmesidir. Bu planın hedefi yalnızca Kuzey ve Doğu Suriye değildi, Rojava, tüm Kürt statüsünün tasfiyesi için kilit kapı olarak seçilmişti.
Bu nedenle saldırı konsepti, yalnızca Türkiye ve Şam yönetimlerinin iradesiyle değil, ABD, İngiltere, Fransa, Arap devletleri ve İsrail’in farklı düzeylerde dahil olduğu geniş bir jeopolitik mutabakatla yürütüldü. Amaç açıktı, Kürtler bireysel haklara razı edilecek, kültürel vitrinle oyalanacak, fakat örgütlü siyasal güç ve statü ortadan kaldırılacaktı. Böylece Ortadoğu’nun yeniden dizaynında Kürtler bir kez daha özne değil, nesne konumuna itilmiş olacaktı.
Bu planın merkezinde Rojava’nın kırılması vardı. Çünkü Rojava düşerse, Güney Kürdistan da, Rojhilat da, Bakur da savunmasız ve tasfiyeyle yüz yüze kalacaktı. Bu yüzden 6 Ocak’tan itibaren sahada uygulanan saldırı, bir “çatışma” değil, açık bir soykırım konseptiydi. Ateşkesler bozuldu, anlaşmalar hiçe sayıldı, sivil alanlar hedef alındı, çünkü hedef pazarlık değil, tasfiyeydi.
Ancak hesaplanmayan bir şey vardı, Kürt halkının iradesi. Rojava’daki direniş, sadece askeri bir karşı koyuş olarak kalmadı. Dört parça Kürdistan’da ve diasporada eşzamanlı bir halk seferberliği doğdu. Sokaklar doldu, siyasi partiler ortak tutum aldı, toplumun en geniş kesimleri ayağa kalktı. Bu basınç, uluslararası dengeleri etkiledi. Avrupa başkentleri sarsıldı, ABD yönetimi geri adım atmak zorunda kaldı, kurulan planın sürdürülemez olduğu görüldü.
İşte bu nedenle bugün bir anlaşma metni konuşulmaktadır. Bu antlaşma, Kürtlerin kazandığı bir zafer değil, fakat soykırım planının geri çekilmesidir. Bu fark çok kritiktir.
Bu durum bir zafer değildir, fakat geri döndürülemez bir kırılmadır. Artık kürtlerin tasfiyesi, geçmişte olduğu gibi sessiz, maliyetsiz ve görünmez biçimde yürütülemez. Bu kırılma, gelecekteki tüm planların kürt iradesini hesaba katmak zorunda kalacağı yeni bir denge yaratmıştır.
Direniş, komplonun mutlak uygulanmasını engellemiştir. Bu, tarihsel bir başarıdır. Çünkü Kürtler ilk kez, kendileri hakkında alınmış uluslararası bir tasfiye kararını, sahadaki ve sokaktaki iradeleriyle bozmuştur. Bu, yalnızca bugünü değil, geleceği de etkileyecek bir kırılmadır.
Ama burada durmak, en büyük hata olur. Çünkü komplonun geri çekilmesi, onun yok olduğu anlamına gelmez. Sadece biçim değiştirmiştir. Bugün askeri saldırı yerini siyasi baskıya, müzakere adı altında zamana yayılmış entegrasyona bırakmak istemektedir. Bu nedenle direnişin yeni biçimi, artık yalnızca cephede değil, siyasette, diplomaside ve ulusal birlik zemininde yürütülmelidir.
Direnişin yarattığı bu tarihsel imkân, ancak örgütlü bir akılla kalıcı kazanıma dönüşebilir. Aksi halde, geri çekilen komplo başka bir formda geri döner.
Eşiği Geçmek, Ulusal Kongre, Diplomasi ve Öz Savunma
Bugün gelinen noktada artık şunu açıkça söylemek gerekir, Rojava’da imzalanan anlaşma ne bir çözüm ne de bir son duraktır. Bu metin, uluslararası komplonun geri çekildiği, fakat ortadan kalkmadığı bir geçiş anını ifade eder. Tarihsel eşikler tam da böyledir, doğru irade gösterilirse kazanıma, tereddüt edilirse yeni kayıplara açılır.
Şu anda Kürt halkı iki eğilim arasındaki mücadelede belirleyici bir yerde durmaktadır. Bir yanda Trump–Erdoğan–merkezî ulus devlet çizgisi, yani bölgeyi güvenlik, enerji ve nüfuz alanlarına göre dizayn eden yeni Ortadoğu projesi, diğer yanda ademi merkeziyetçi, özerk, çoğulcu bir Suriye ve Kürt statüsünü savunan halk iradesi vardır. Son anlaşma, her iki eğilime de açıktır. Hangi yönde şekilleneceğini belirleyecek olan şey, Kürtlerin bundan sonra göstereceği örgütlü siyasi iradedir.
Bu noktada en büyük tehlike şudur, Anlaşmayı bir rahatlama veya hayal kırıklığı anı sanmak.
Oysa anlaşmalar, güçle korunmadıkça kâğıt üzerinde kalır. Direnişle desteklenmeyen diplomasi, zamanla entegrasyonun aracına dönüşür. Öz savunması olmayan statü, statü değil, tasfiyedir. Bu nedenle bugünden itibaren mücadele yeni bir düzleme geçmelidir, ulusal birlik, ortak diplomasi ve kolektif öz savunma.
Bu sürecin anahtarı nettir, Ulusal Kongre. Ulusal Kongre yalnızca sembolik bir toplantı değildir. Kürt halkının dört parçada ortak akıl üretme, ortak diplomasi yürütme ve kaderini birlikte tayin etme iradesidir. Bugün böyle bir kongre toplanmazsa, yarın herkes kendi parçasında ayrı ayrı pazarlık masalarına çekilir. Bu da yüz yıl daha kaybetmek demektir. Dolayısıyla bu kongre, parçalı pazarlıkların yerine ortak siyasal aklı koymadıkça, her parça ayrı masalarda ayrı bedeller ödemeye zorlanacaktır.
Aynı şekilde, ortak diplomasi artık ertelenemez bir görevdir. Kürtlerin sesi parçalı çıktıkça, uluslararası aktörler bu boşluğu kendi çıkarları doğrultusunda dolduracaktır. Oysa son haftalarda ortaya çıkan halk seferberliği göstermiştir ki, Kürtler birleştiğinde dünya dengeleri değişebilmektedir. Bu güç, kalıcı hale getirilmelidir.
Son olarak, öz savunma meselesi bir askeri teknik değil, bir siyasal varlık meselesidir. Kendini savunamayan bir halk, müzakere masasında eşit olamaz. Savunma, saldırganlık değil, varlığın teminatıdır. Rojava direnişi bu gerçeği tüm açıklığıyla göstermiştir.
Özetle, Bugün imzalanan metin, bir son değil, bir başlangıçtır. Ya bu eşik ulusal irade, örgütlü mücadele ve ortak diplomasiyle aşılır, ya da tarih bir kez daha “kaçırılan fırsatlar” hanesine yazılır. Artık Kürt halkının lüksü yoktur. Bu eşik geçilmezse, bedeli ağır olur. Geçilirse, tarih ilk kez Kürtlerin lehine döner.
*
/Bu yazı ozgurpolitika’dan alınmıştır/










