Öcalan, bir yıl aradan sonra yeni bir metinle kitleyle buluştu. Metne gelmeden dikkat çeken bir fotoğraf vardı…
Bu fotoğrafta Öcalan, lacivert ceket, bordo kahverengi bir gömlek kombinasyonuyla görünüyor; saçlar beyazlamış, bıyıklar geçen seneye nazaran daha gürleşmiş, kameraya yönelen bakışlarda bir çatıklık var; dudaklar kapalı ve elindeki kağıtlarla bir şeyler anlatıyor. Bu haliyle pes etmemiş, kendine güvenen bir ruh hali var; kapalı dudak, “Dosdoğru söylerim” ifadesi veriyor. Eldeki kâğıtlar, dik omuzlarla düşünülünce, iddialı ve hazır görünüyor, güven veriyor: Elleri rahat ama kağıtları sıkı tutuyor, sinirli bir sıkma, titreme yok; sinirli ve aceleci değil, sabırlı; eli açık değil ama eli sıkı da değil, dengeli; güven veriyor ve kendisiyle güven ilişkisi kurulmasını istiyor, sahteye itibar etmiyor, oldukça dingin ve özverili, saygı etrafında konuşabiliriz dercesine bakıyor; bir gülümseme yok, ama asık suratlı da değil; pes etmemiş donuk ya da yorgun bir bakışı yok, gözleri ateş gibi yanıyor yüzünde, bir şeye, barışa inat ediyor, gözlerinde ince bile olsa bir kaçamak bakış bulunmuyor; kitabi ifadeler veriyor, fikri ve duygusu olanı sözlerine davet ediyor; bakışı, kimse beni kandıramaz diyor.
Metin, bir mektup değildir, bir dönüşüm paradigmasını anlatmak üzerine kurulmuştur ve üç eksen üzerindedir: bir; şiddetten siyasete geçiş: iki, negatif aşamadan pozitif inşaya geçiş; üç, kimlik temelli çatışmadan demokrasiye.
Şiddetten siyasete geçiş, siyasetin olmadığı zamanlarda ortaya çıkar ve siyaset alanı açıldığı zaman silah anlamsızlaşır; artık, gücün tekeli kırılmalı, karşılıklı rıza ve müzakereyle sorunlar çözülmelidir: Meşruiyetini güçten alanlar, kaybedeceklerdir. İnkar, çatışma ve isyanın yerine demokratik toplum gelmelidir…
Öcalan’ın negatif aşama dediği şey, Hegelci diyalektik kapsamındadır. Buna göre üç şey vardır: Varlık, yokluk ve oluş… Oluş’ta, karşıtların birliği ilkesi dile gelir; çünkü salt varlık ile salt hiçlik aynı şeylerdir ve ikisi de tek başlarına gerçek değillerdir. Diyalektik süreçte, karşıtların birliği gerçekleşmiş olsa bile oluş, kendini varlık ve hiçlik olarak, var olan anların her birinden ayrımlaştırmıştır. Daha net bir ifadeyle somut olan birlik, bir geçiştir ve aynı zamanda ayrımda bir birliktir. Karşıtlık ve çelişki, değişim ya da oluş da sadece aklın, var olanın yüzeysel ya da geçici görünümü değildir, varlığın akla dayalı zorunluluğudur. Buna göre kurucu olan güç, artık güç olmaktan çıkartılmalıdır, kurucu siyaset, inşa edici akılla, yaşamı birlikte imar etmelidir: Bu, pozitif inşadır, yıkıcı, tepkili, karşıtlık üzerinden var olan siyasetin karşısı… Pozitif inşa, salt karşı çıkmak üzerine değildir, ortak bir dünya kurmaktır. Bunun için Öcalan, yeni metninde bir alt metin de sunuyor: Kurucu Eylem…
Söz konusu kavram Arendt’in Amerikan ve Fransız Devrimi’ni karşılaştırmasında karşımıza çıkar. Arendt’e göre Amerika’daki bağımsızlık savaşı sonrasında hukuki ve siyasal olarak bir mutabakat metni ortaya çıkmıştır, bu anayasadır: Kurucu eylem eksiksiz değildir ama etkin katılım ve çoğunluk unsurlarıyla, söz ve eylemde bir yönetim kurmayı başaran tek örnektir.
Öcalan’ın metni can alıcı şu belirleme üzerine kurulmuştur: Bir ülkede vatandaşlık milliyete aidiyet üzerine değil, eşitliği, adaleti ve özgürlüğü temel ilke edinmiş bir devletle bağ kurmak üzerine kurulmalıdır. Burada, kimlikler bastırılmaz; bir kimlik diğerinden üstün olmaz, zor ve asimilasyon uygulanmaz ve devletler, iktidarların aracı olmadan, farklılıkların üzerinde bir hukuki çerçeve dahilinde kurulur, yaşar; yoksa, bir süre ayakta kalır, son ise hazin olur, yıkılır gider…
Yapılan kimi eleştirileri de Öcalan yanıtlıyor. Bunlardan biri asimilasyon ve entegrasyon arasındaki farktır; Öcalan, asimilasyonun farklılığı erittiğini; entegrasyonun ise farklılıkları tanıyan, bir arada yaşama kültüründen beslendiğini dile getiriyor. Burada en büyük rol de kadınlara düşüyor. Öcalan, onlar için “itici güç” diyor. Kadın üzerinden tarihsel tahakküm kalkacak, yerine, bu tahakkümün çözülmesi gelecek, yani cinsiyetin özgürleşmesi, toplumun özgürleşmesi olacak…
Metnin omurgası barış ve kurucu eylem/ kurucu siyaset teorisidir. Buna göre, özetle, şiddet aşılmalıdır; taraflar, tarihsel olarak şiddetle, bir yere gelmişlerdir, bundan daha ileri bir yere gelemezler; silah değil, hukuk; kimlik inkarı değil, ortak bir anayasa zemininde buluşma; bu bir siyasi model değil, bir zihniyet dönüşümüdür.
Metinde kimi gerilim noktalarının olduğu da gözden kaçmıyor. Metin, saygı, ortak akıl, demokratik uzlaşı üzerine kurulmuştur ama tarafların bu etik üzerinde göstereceği irade belli değildir; dönüşüm, sadece Kürtlerle mi olacaktır yoksa var olan her siyaset ya da var olan her ulus, kendi üzerinden bu metne bakıp dönüşüme katkı sunacaktır… Talepler vardır; Kürtler devletin bütünlüğünü esas alacaktır ama Öcalan’ın ifade ettiği gibi kimlikler özgürce ifade edilebilecek ve örgütlenebilecekler midir? İfade, örgütlenme beraberinde kimi siyasal talepler üretir. Öcalan, normatif olarak çözüyor/ çözümlüyor ama hangi kurum ve kurumsal yapının, muhatap olarak bunları yapacağı konusunu açmıyor; açıkça “ben çözerim” diyor, ama senin (iktidar) çözecek mekanizmaların var mı?
Metin normatif olarak güçlüdür. Demokrasi ve ortak aklın altı çizilmiştir. Ancak Türkiye’de çok güçlü bir siyaset ağı vardır, felsefe, sosyoloji ve edebiyat yoktur; bu yüzden siyasette güç ilişkilerinin alanıdır. Bütün partiler için bu böyledir; hepsi, güce ve güç ilişkilerine dayanırlar; ne bilgi, birikim ne de akıl ve kalp yetkinliği aranır. Güç ilişkileri, bürokrasiyle ayakta kalır; iktidar, otoriterleşir, hükmeder ve bir süre sonra meşru bir güce dönüşür, göz yumulur, kabul edilir; seçkinler, yön verir, olmayanlar yönlendirilir: Güç her yerdedir ve aşılması gereklidir; dildir, nesne değildir, eşitlikçi olmayan, hareketli ilişkiler içinde büyür, uygulanır ve diğer güç ilişkilerinden bağımsız değildir, pek çok ağdan ilham alır; buna, siyaset denilir ve siyaset Kürt meselesi üzerinden zor ve hükmetme yerine normalleşme/ kabullenmeyi hayata geçirebilecek midir? Öcalan, Öcalan, tarihsel birlik üzerinden modern çoğulculuğa göndermeler yaparak ve hatta kimi eleştirileri göz önüne alarak, “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” diyor. Son, yirmi dört saattir bu tartışılıyor. Ne anladığımı anlatmam gerekiyor.
Ziya Gökalp, Türklerle Kürtler (1922) makalesinde şunları söylüyor:
“Türklerle Kürtler bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi hem maddi, hem manevi bir surette birleşmişlerdir” (…) “Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak müşterek bir azim ile kurtulabilirler.”
İnce bir nokta var. Gökalp’in altını çizdiği İslam kardeşliğidir. Öcalan’ın söyledikleri pozitif bir inşa üzerinedir, biraz ilerisi tarihselliğe dikkat çekmedir…
Öte yandan Bahçeli’nin, pozitif inşa sürecine katkıları tartışılmaz. Hatırlanacaktır, 1979’da MHP, Kon isimli bir dergi çıkartmış, bu dergiyle Kürtlere hitap etmek istemiştir, hatta dergide Dersim katliamı nedeniyle CHP’yi eleştiren yazılar vardır.
Öcalan iki halkı birbirinden ayrılmaz, diyalektik bir bütünlük olarak tanımlıyor; Bahçeli’nin selamına da bir selamla karşılık veriyor; bu selam ne Kürt ne Türk milliyetçiliğiyle ilgilidir. Selamın ideolojik zemini Öcalan’ın uzun yıllardır dile getirdiği demokratik kon-federalizm, demokratik cumhuriyet, Kürtlerin kolektif hakları ve öz yönetim vurgusudur; bu asimilasyon değil, “demokratik entegrasyondur.”
Öcalan metni üzerinden devam edecek olarsam, Türklük ve Kürtlük, şöyle tanımlanıyor: “Bu ilişki diyalektiğinin tarihsel bir özgünlüğü vardır…”
Tarihte de bunun karşılığını bulabiliriz, PKK’nin kuruluşunda da: PKK’nin iki kurucusu Türklerdir ve ikisi de hayatlarını vermişlerdir.
Diyalektik iması/ ifadesi burada tez, antitez ve sentez üzerinden yorumlanıyor; buna göre Kürtler ve Türkler, “tarihsel birlik diyalektiği” içinde ele alınıyorlar (diyalektiğin tarihsel özgünlüğü). Bu hem sınıf hem kapitalizmin eleştirisi olarak metinde işliyor: Pozitif inşaya katkı. Birlik var ama asimilasyon yok. Tarihsel vurgu: Kürt meselesi silahtan çıksın, tarihsel ve kültürel bir zemine otursun.
Bağlarsam Öcalan’ın dönüşüm çağrısına devlet doğrudan karşı çıkmıyor; silahlanmadan, siyasete geçişe olumlu yaklaşıyor.
Başarılı olacak mıdır?
Bunda temenniler yetmez. Başarı kurumsal, hukuksal ve toplumsal güç ilişkileri düzeyinde ele alınmalıdır. Silahlı aktörlerin kalıcı olarak siyasal zemine geçmesi, güvenlikçi refleksin bitmesi, şiddetin yalnızca askıya alınması değil, tarihsel olarak kapanması gereklidir. Hukuk, dönüşümün kalbidir: Yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, seçilmişlerin hapsi hala Türkiye gündemindedir. Hukuk, evrensel olarak bütün dünyada iktidarın bir sopası değildir, iktidarı sınırlayan mekanizmadır. Anadilde eğitim, kamusal görünürlük, sivil toplum, siyasi partilerin baskı görmeden çalışması ve en önemlisi dönüşüm, katılım gerektirir, rıza ister, şeffaflık…
Metinden anladığım, Öcalan, daha çok şey söyleyebilir, yapabilir; mesele, onun dışarı çıkıp bizzat bunları söylemesidir, sorulara yanıt vermesi, siyaset üretmesidir…










