Dervişoğlu: İmralı süreci derhal sonlandırılmalıdır

GündemPolitika

Dervişoğlu, “Bugün oturdukları koltukları borçlu oldukları Cumhuriyete ihanet ve nankörlük kervanına yeni katılımlar görüyoruz.” dedi. 

İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Dervişoğlu, şunları kaydetti:

Dışarının çalkantılarından milletimizi koruyamıyorlar”

“Dünya düzeni değişiyor. Bugün hür düşüncenin hayat verdiği dünyanın ruhu can çekişiyor. Geleceğin daha iyi olacağına dair iyimserliğin çoktan solduğu, yarınlara dair kaygının göğüsleri daralttığı, tuhaf bir dönemden geçiliyor. İnsan aklının adeta deliler tarafından esir alındığı, dünyayı savaşa, kaosa ve kargaşaya sürüklediği bir zaman yaşanıyor. Ne şanssızlıktır ki, açlığın ve hatta salgınların dahi geri döndüğü, orman kanunlarının yeniden geçerli olduğu bu dönemde ülkemiz, ulus-devletin kıymetini bilmeyen, adeta hakikatle savaşan bir hükümet tarafından yönetilmektedir. Hatadan hataya koşuyorlar. Vazifelerinin üstesinden gelemiyorlar. Dışarının çalkantılarından milletimizi koruyamıyorlar. Onun dertlerine çare bulamıyorlar. Karmaşıklaşmış tüm bu sorunlar karşısında insanımızın tutunacak dalı olamıyorlar. Yaşadığımız derin ekonomik krize hamasetle, vatanımızın her karışında hissedilen güvensizliğe de garip bir müsamaha ile yaklaşıyorlar.

Cumhuriyetten ayırmak, Truva’nın kapılarını açmaktır”

Burada söylemek istediğim açıklıkla şudur: Bizim ‘Çelik Kubbemiz’ de ‘Demir Kubbemiz’ de öncelikle Cumhuriyetimizdir. Ulus bilinci yoksa, ulus-devlet yoksa, Türkiye’nin ulusal savunması sağlanamaz. Tüm meselelere işte bu zaviyeden bakıyoruz. Farkımız da budur. Onların ‘Terörsüz Türkiye’ projesi, ulus-devletten kesin olarak uzaklaşmak demektir. Bizse, Türkiye’nin bekasının yurttaş haklarının tam ve kamil şekilde sağlanmasından geçtiğini biliyoruz, söylüyoruz. Cumhuriyet’i sahipsiz ve güçsüz kılmak, kimseye fayda getirmez. Ulus vasfını, Cumhuriyet’ten ayırmak, üniterlikten taviz verecek kapılar açmak, Truva’nın kapılarını açmaktır. O kapı da başıboş değildir, herkes bunu böyle bilsin!.

İran Savaşı’nda bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz”

Geçtiğimiz hafta konuşmamda, ülkemizin İran Savaşı’na askeri olarak müdahil olmaması gerektiğini söylemiştim. Bununla birlikte, savaşın tarafları ile kurduğu ilişkiyi uluslararası sözleşmelerdeki yükümlülüklerin ötesine taşımaması gerektiğinin de altını çizmiştim. Son olarak da, İran’ın bir iç savaşa sürüklenme riskinden bahsetmiş, bölgedeki PKK bağlantılı grupların silahlandırılmasının kabul edilemeyeceğini belirtmiştim. Böylesine büyük bir risk mevcut iken, tamamıyla iç politikada iktidar hesaplarıyla başlatılan İmralı ihanet sürecinin ise ivedilikle bitirilmesi gerektiğini de eklemiştim. İran Savaşı’nda bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Trump yönetimi, Tahran’da konuşabileceği bir yönetim arzu ettiğini ve nükleer çalışmaların sonlanması başta olmak üzere, yeni yönetim ile anlaşabileceğini söylüyor. Bunun olmaması durumunda ise İran’ı, bütün enerji altyapısını imha etmekle ve Hark Adası’nı işgal etmekle tehdit ediyor. Öte yandan Tahran’daki yönetim ise, bu talepleri egemenlik haklarına karşı açık bir saldırı olarak değerlendirmekte ve Hürmüz Boğazı’nı kapalı tutacağını, Amerikan varlığının bulunduğu bölge ülkelerini de hedef alacağını söylemektedir. Temennimiz elbette ki, bu savaşın bir an evvel bitmesidir. Ancak, yaşanan krizin dünya ekonomisine yükü her geçen gün artarken, savaşın şiddetini artıracağını öngörebiliriz.

Türkiye için tarafsızlığını korumak her zamankinden daha zor olacaktır”

Mevcut durumun sonlanması için, eğer taraflar geri adım atmazsa, ABD ve İsrail’in kazanmak, İran rejiminin ise ayakta kalmak için her adımı atabileceği bir döneme giriyoruz. Türkiye için tarafsızlığını korumak her zamankinden daha zor olacaktır. Ancak bunu başarmak zorundadır. Türkiye duygusal malum odakların refleksleriyle, Avrasyacı propagandanın etkisiyle, geleneksel ilişkilerini bozacak, ittifaklardan dışlanacak adımlar atmamalıdır. Topraklarının İran’a karşı savaşta kullanılmasına izin vermemelidir. Bu savaştan Türkiye, tek bir vatandaşının burnu bile kanamadan çıkmalıdır. Aynı şekilde Türkiye sebebiyle de hiçbir insana zarar gelmemelidir. Geçen hafta dış politika önceliklerimizi anlatmıştım. Şimdi daha somut uyarılar yapma ihtiyacı hissediyorum. Eğer, Dışişleri Bakanının beklentileri gerçekleşir ve Körfez ülkeleri İran’a karşı askeri bir tepki verirse, Türkiye bu askeri ittifakın mutlaka dışında kalmalıdır. Savaşı bölgesel bir savaş olarak tanımlamak yerine, ABD-İsrail-İran savaşı olarak tanımlamalı, kendisine sıçramaması için gayret göstermelidir.

İmralı süreci derhal sona erdirilmelidir”

1980-1988 yılları arasında İran-Irak savaşı sırasında ülkemizin izlediği dış politika bu açıdan yol göstericidir. Bununla birlikte Türkiye, Şam ve Bağdat ile ilişkilerini yakın tutmalıdır. Bu ülkelerin toprak bütünlüklerinin yaşananlardan olumsuzluklardan etkilenmemesi için gayret göstermelidir. Bütün bunlarla birlikte eş zamanlı olarak, altını çizerek tane tane söylüyorum, İmralı süreci derhal sona erdirilmelidir. Millî kimliğimizi zayıflatan söylemler derhal terk edilmelidir. Bu yolda şuursuzca önerilen yasal ve anayasal değişiklikler, bir daha inmemek üzere rafa kaldırılmalıdır. Zaman, iç politika kazanımları için şımarıkça hareket etme zamanı değildir. Hükümetle yakın ilişki içinde olan ve söyledikleri sanki Türk hükümetinin resmi görüşüymüş gibi algılanan medyadaki soytarılıklara derhal son verilmelidir. Türk milleti, algı operasyonlarının nesnesi yapılamaz. Burada medyaya değil, onların sahiplerine sesleniyorum. Aklınızı başınıza toplayın beyler; başka Türkiye yok.

Müebbet hapse mahkum kişiye statü arayarak Türkiye ileriye taşınamaz”

Bu işin çözümü bellidir: Teröristi caydırmalısın ama her daim terörle mücadele etme gücünü sergileyerek, teröre tevessül edilmesini sona erdirmelisin ama teröre gerek kalmayan bir devlet-yurttaş ilişkisini, yani Cumhuriyet’i güçlendirerek. Müebbet hapse mahkum kişiye statü arayarak Türkiye ileriye taşınamaz. Herkes bunu böyle bilmelidir. Tarihin çöplüğüne atılmış ideolojilerin, aksak akılların dünyasında üretilen, gerçeklikten kopuk hayallerin propagandasına bu millet maruz bırakılamaz. Muhtaç da edilemez. Bu hâl, bize şu hakikati göstermiştir: Sadece ülkemizin değil; bölgemizin huzuru için öncelikle bir Türk paktı hayata geçirilmelidir. Bu yüzden, Türkiye’nin, Azerbaycan’ın ve KKTC’nin her zamankinden daha yakın çalıştığı, tüm Türk devletlerinin, birbirlerinin güvenliğine kefil olabildiği bir odak hakim olmalıdır. Türkiye’nin koşulsuz yer alacağı tek ittifak da budur.

Yargı ile münasebeti olan herhangi bir vatandaşı, siyasi bir bağlantı bulmaya sürüklemektedir”

Son günlerde yargıdaki bozulma ile ilgili çok fazla haber okuyor ve iddia duyuyoruz. Müsaadenizle, meseleyi kişiselleştirmeden, yapısal bir analiz yapmak istiyorum. Zira isimlerin ve kişilerin bu sistemde hiçbir önemi yoktur. Sorun bizzat sistemin kendisindedir. Türkiye’de ya da herhangi bir modern devlette, vatandaşları kanunlar korur ve yine vatandaşlar kanuna göre cezalandırılır. Türkiye, bu en temel ilkeyi maalesef kaybetmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte ortadan kaldırılan sadece yasamanın gücü olmamış, aynı zamanda yargının bağımsızlığı olmuştur. Ve maalesef gelinen aşamada, insanları koruyan da cezalandıran da bizzat siyasettir. Hatta insanların siyasi iktidar ile kurduğu ilişkidir. Bugün yasalar, iktidar yanlıları için farklı, muhalifler için farklı yorumlanmakta, farklı uygulanmaktadır. Bu durum ise yargı ile münasebeti olan herhangi bir vatandaşı, siyasi bir bağlantı bulmaya sürüklemektedir. Neticede, insanları koruyacak bir kanun yoksa, insanlar kendilerini koruma yöntemlerini geliştirmek mecburiyetinde kalır. Bu doğru değildir, olamaz da. Lakin olan budur. Bu siyasi bağlantıyı sağlayanlar ise bu hizmeti, belirli bir tarifeye göre uygulamakta, hukuki süreçlerin sonuçları adeta bir borsa tarafından belirlenir hale gelmektedir. Bu düzen, yargıyı kontrol eden siyasi iktidara kıyısından köşesinden yaklaşabilen herkes için zengin olma fırsatlarıyla doludur. Bu sistem, iş takipçileri, komisyoncular üretir. Günün sonunda hukuk pazara çıkarılır. Nihayetinde bırakın yargının adaleti sağlamasını, yargı bir tehdit, şantaj ve zenginleşme aracına dönüşür. Çürümenin kurumsallaşması dediğimiz hadise tam olarak budur. Ufak tefek davaları para karşılığı çözmekle başlayan işler, artık masum insanları tehdit etmek ve onları gasbetmek için yargının kullanılmasını beraberinde getirir.

Yargıyı bağımsız, medyayı hür, parlamentoyu ise güçlü kılmaktan başka çaremiz yoktur”

Bugün, ister iktidara, ister muhalefete oy vermiş olsun, ülkenin büyük çoğunluğunun vicdanını yaralayan birçok adaletsizliğin kaynağı budur. Çetelerin sokaklara çöreklenmesinin, mafyaların, çetelerin elini kolunu sallayarak gezmesinin, uyuşturucunun yaygınlaşmasının, şehirlerimizin adeta bir oligark ekonomisine teslim olmasının sebebi budur. Bu öyle bir tezgahtır ki, parayı sezen buraya doğru hareket eder. Gazeteci iftira atmama karşılığında para ister. Sosyal medya fenomeni itibarınızı zedelememek karşılığında para ister. Siyasetçiler, avukatlar ve danışmanlar sizi kanuni olmayan süreçlerden korumak için para ister. Bu arada fabrikalar durur, işsizlik artar, ekonomi çöker. Ama suyun üzerinde bu asalak sınıfı kalır, tatlı hayat yaşamaya devam ederler. Buna dur demek için, denetim mekanizmalarını ‘bürokratik oligarşi’ deyip, bir kenara iten anlayış terkedilmelidir. Yargıyı bağımsız, medyayı hür, parlamentoyu ise güçlü kılmaktan başka çaremiz yoktur. Herşeyi açık ve net olarak sansürsüz bir biçimde anlatıyorum. Türkiye’yi yeni maceralara sürüklemek kimsenin hakkı değildir. Herkes aklını başına almalıdır.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa sokaklarımız çocuklarımız için güvenli değil”

Çocuklarımızı ve gençlerimizi korumak için hukuki bir duvar da inşa etmeliyiz. Açık konuşalım, Cumhuriyet tarihinde ilk defa sokaklarımız çocuklarımız için güvenli değil. Yargı mercileri ve kolluk kuvvetleri, sokaklarda ve kamusal alanlarda kamu güvenliğinin bozulması karşısında çaresiz. Suçlar artıyor, suçlular çoğalıyor. Türk milleti adeta kaderine terk edilmiş durumda. Biz bu ülkede ‘Türk sorunu’ var derken, işte bu durumu kastediyoruz. Hukuk, yargı, adalet… Bunlar, vatandaşı korumak için vardır. İktidar odaklarını ve onların kirli düzenlerini korumak için değil. Hukukun amacı, körü körüne itaati sağlamak değil, insan onurunu ve yurttaş haklarını koruyacak bir düzeni sürdürmektir. Biz, müreffeh bir ülkenin hür insanları olarak, hak ettiğimiz düzeni, milletimizle el ele kurmak için yola çıktık. Cumhuriyet sorumluluğu en başta budur. Var olma sebebimiz budur, iddiamız budur, istikametimiz de budur. Hepimizin her gün yaşadığı üzere, içeride çürüyen ve yitirilen yalnızca hukuk düzeni değildir.”

Kaynak: T24

İlginizi Çekebilir

Erdoğan: Darbecilik CHP’nin karakteri ve kimliğidir
Avrupa Savcılığı: 11 Yunan milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılsın

Öne Çıkanlar