Neyse ki rüzgâr soluk veriyor.
Ardından yağmur düşüyor
kurumuş dilimize.
Soğuk ve ıslak istasyonlarda
cızırtılı bir anons
anlamın sınırlarını zorluyor.
Sokağa düşmüş kitleler, evini arıyor karanlıkta…
“Ev neresi?” diye soruyor kıyıya vurmuş bir balık,
bir çocuk, bir balık olmuş çocuk…
Tarih sahnesi boyunca insanlık savaşlarla iç içe var olagelmiş ve yaşamıştır. Dünyanın bir yerinden diğerine, birbirinden bağımsız süren savaşlar ve çatışmalar günümüzde aralıksız devam ediyor.
ABD-İran savaşı tüm yakıcılığıyla sürüyor. Savaşın ilk günü kız okuluna düşen bomba 165 kız çocuğunun ölümüne sebep oldu. Bir aylık savaşın bilançosu dahada ağır. Biz bunları çoğu zaman birer rakam olarak okuyup yazdık. Oysa savaşların korkunçluğu ilk önce sivil halkı hedef alır. Hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra ekonomik ve psikolojik zorluklar baş gösterir.
İran halkı özgürlük ve demokrasi için sokağa çıkmıştı; ardından bunu fırsat bilip nükleer üretim ve çıkarılan uranyumu bahane ederek Amerika, İran’a savaş açtı. Bir Epstein faili olan Trump, açıkça enerji kaynaklarına sahip olmak istediğini dün “ulusa sesleniş” adı altında ifade etti. Ancak İran halkı, Amerika’nın bombalarla demokrasi ve özgürlük getiremeyeceğini bilecek kadar tecrübeli. Şu anda savaş iki ülke arasında devam ediyor; İran’ın Amerikan üslerini vurduğu Körfez ülkelerini saymazsak. Çünkü İran’ın hedefi orada yalnızca Amerika’ya ait üsler.
Suriye’de Alevilere yönelik katliam, kaçırma ve ayrımcılık sürüyor. Kürtlere yönelik soykırım girişimi, Kürtlerin örgütlü gücüyle karşılaşınca durmuştu. Türkiye’de her gün kadın cinayetleri yaşanıyor. Sudan’da iç savaş binlerce sivilin ölümüne sebep oluyor. Yemen’de Husiler ile devlet iktidarı arasındaki çatışmalar hâlâ sürüyor. Afganistan da keza benzer durumda.
Bu savaşlar kaçınılmaz olarak zorla yerinden edilen kitleleri yollara, güvenli yer arayışına çıkarıyor. Bu zorunlu göç, yalnızca sınırları aşmak değil; aynı zamanda hayatta kalma ve hayata tutunma mücadelesidir.
Aynı kampta yüzlerce Suriyeli uzun yıllar Türkiye’de kalmış; bazı çocuklar orada doğmuştur. Doğdukları ülkenin dilinde konuşuyorlar, kendi ana dillerini biraz biliyorlar ve bir gün dönmeyi hayal ettikleri ülkenin dilini de öğrenmişler. Hiçbir yere ait olmayan, vatansız insanlar… Çünkü üç dilin hiçbirini tam olarak bilmiyorlar ve hiçbirine ait hissetmiyorlar.
Modern dünyanın yarattığı küresel kapitalizmin sonuçları, toplumları kitleler hâlinde yerinden ediyor. Kimisi ekonomik zorluklar nedeniyle, kimisi hayatta kalmak için, kimisi daha iyi bir yaşam umuduyla, kimisi güvende hissetmek için… Kimi ise yalnızca bir ev, bir yuva özlemiyle yollarda.
Modern dünyanın kurduğu “eve dönüş” safsatasının ötesinde; dilin, dünyanın ve onlar arasındaki ilişkinin olgu ve kavramların toplamından çok daha fazlası olduğu aşikâr. Var olmak, kimlik, aidiyet; ama en önemlisi hayatta kalma hakkı, hiçbir siyasi politikanın konusu olmamalıdır. Tartışmaya açık olmayan temel insan hakları, dünya genelinde yükselen aşırı sağın, ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının hedefinde artık göçmenler üzerinden şekillenmektedir.
Geçtiğimiz yüzyılda savaş ve çatışmalar, Avrupa başta olmak üzere milyonlarca insanı doğdukları topraklardan ayrılmaya zorladı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1950’de kurulan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin 1951 Sözleşmesi’ne göre mülteci şöyle tanımlanır:
“Irkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi.”
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 14. maddesi de şöyle der: “Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.”
Bugün Avrupa sınırlarında bekleyen, geri gönderilen ya da yaşamını yitiren mültecilerin hakları, imzaya taraf olan ülkeler tarafından güvence altına alınacağı taahhüt edilmiştir.
Ancak bu taahhütlere rağmen mülteciler, gittikleri ülkelerde temel insan haklarından mahrum bırakılmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde Almanya Başbakanı Merz ile, binlerce insanın ölümünden sorumlu eski bir örgüt lideri ve şimdiki devlet temsilcisi olan Suriye Cumhurbaşkanı Colani arasında bir görüşme gerçekleşti. Bu görüşme, yerinden edilecek yüz binlerce Suriyeliyi ilgilendiriyor. Hâlen çatışmaların, öldürme ve kaçırmaların sürdüğü Suriye’de savaşın bittiği iddia ediliyor.
Hollanda da bu söylemlerden fiilen bağımsız değil. Esad’ın düşmesinden bu yana iltica başvuruları askıya alınmış, bekletilen binlerce başvuruya ise ret verilmeye başlanmıştır.
Bu yüzden mesele yalnızca savaşların bitmesi, kapitalizmin yıkılması, sistemlerin alt-üst olması değil; bu savaşları mümkün kılan düzenin sorgulanmasıdır.
Çünkü ev dediğimiz şey yok edilirken, ona dönüş vaat etmek yalnızca yeni bir yıkımın, düşmanlığın dilidir.
Ve bugün dünya, milyonlara yurtsuzluğu dayatırken, onlara hâlâ “geri dön” demeye devam ediyor.
Karanlıkta yurdunu arayan milyonlar sesleniyor;
Ev neresi?









