Yazar Metin Aktaş, Nûpel TV ile yaptığı bir röportajda önemli değerlendirmelerde bulundu. Kürt edebiyatının kültürel ve sanatsal direnişine dikkat çeken Aktaş; yüzyıllardır süregelen baskı ve yok etme çabalarına rağmen, Kürt edebiyatının bugün dünya standartlarında eserler verdiğini belirtti.
Aktaş, Kürdistan toprakları üzerinde sadece askeri bir işgalin değil, aynı zamanda derin bir kültürel soykırımın yürütüldüğünü ifade etti. Bu süreçte efsanelerin, kutsal değerlerin ve özgün kahramanların değiştirildiğini ya da yabancı kültürler içinde eritildiğini dile getirdi.
”Tarihi Kaynaklar Yok Edildi”
Aktaş, Kürt halkının 1500 yıldır baskı altında olduğunu ve yazılı alanda kendini ifade etme kanallarının kapatıldığını belirtti:
“Mevcut çalışmalar yok edildi ve imha edildi. Zerdüştlük ve Ezidilik gibi Kürt inançlarından kalan kaynaklar ortadan kaldırıldı. Fakat buna rağmen Kürtler, bir şekilde bazı şeyleri günümüze ulaştırmayı başardı.”
”Dünya Değerinde Eserler Üretiliyor”
Baskı altındaki halklar için edebi çalışmalar yürütmenin zor olduğunu ancak ortaya çıkan sonuçların başarılı olduğunu vurgulayan Aktaş, Kürt edebiyatının geleceği konusunda umutlu olduğunu ifade etti:
- Sanatsal Değer: Yüksek edebi ve sanatsal değere sahip eserler yazıldı.
- Dünya Ölçeği: Küresel düzeyde kıymetli çalışmalar ortaya çıktı.
- Son Süreç: Özellikle son 50 yılda bu süreç ivme kazandı.
Kültürel Sömürü ve Kürtlerin Trajedisi
”Coğrafyamız sadece askeri baskı altında değil, binlerce yıldır kültürel bir işgal altındadır. Eskiden Arap işgali altındaydı, şimdi ise Türk işgali altında. Egemen güçler bu topraklara geldiklerinde sadece halkın malına mülküne el koymadılar; her şeyi yok etmek istediler. Masalları, efsaneleri ve var olan her şeyi değiştirdiler. Böylece bu topluma ait hiçbir şey bırakmadılar.”
Munzur Efsanesi’ne de değinen Aktaş, bu efsanenin çok kadim olduğunu, Munzur’un Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. Muhammed’den daha eski olduğunu belirtti. Fırat Nehri’nin ana kaynaklarından biri olmasına rağmen bu değerlerin nasıl başkalaştırıldığını sorguladı.
”Bugün Arapların kutsalları bizim kutsallarımız olmuş; onların kahramanları ve hikayeleriyle övünüyoruz. Bu halk, Arap evliyalarını kendi evliyası gibi görmeye mecbur bırakıldı. Oysa bizim binlerce destansı kahramanımız var.”
Şeyh Mehdî ve Kültürel Kırım
Metin Aktaş, bu kültürel kırıma dair “Zer” adlı kitabından bir örnek verdi. Elazığ’da yaşadığı dönemde halkın Şeyh Mehdî’ye (Şeyh Said’in kardeşi) karşı tutumunu incelediğini ve bu durumun ardındaki trajediyi şöyle anlattı:
Palu’daki bir ziyaretgahta Şeyh Mehdî’nin halka hitaben sorduğu soruyu aktardı: “Burada yatan kim?” Cevap: “Bir sahabi.” Şeyh Mehdî ise şu çarpıcı yanıtı verir: “Bir sahabinin burada işi ne? Bakın, bu kişiler gelip namusumuza, annelerimize ve kızlarımıza el koydular. Onurlu atalarımız buna direndiğinde ve bu kişileri öldürdüğünde, bu sefer öldürülen bu kişileri bu halka ‘kutsal’ diye kabul ettirdiler. İşte Kürtlerin trajedisi budur…”
”Meşe Ağaçları Gibiyiz”
Aktaş, Kürtleri bu coğrafyanın meşe ağaçlarına benzetiyor. Nasıl ki bir ağaç aşılanarak değiştiriliyorsa, Kürtlerin de bu şekilde “aşılandığını” ve zehirlendiğini ifade ediyor. “Kar Tanesi” romanında Seyit Rıza’nın hayatını anlattığını ve Düzgün Baba gibi kutsal mekanların aslında Zerdüşt tapınakları olduğunu belirtti. Munzur gözelerinde kurban kesme geleneğinin olmadığını, bunun Arap kültürünün yayılmasıyla sonradan girdiğini savundu.
Birlik Mesajı ve Aydınların Görevi
Aydınların görevinin bu kültürel istilaya karşı bir ışık oluşturmak olduğunu söyleyen Aktaş, “Kültürel gerçekleri aydınlatılmamış toplumlar özgürleşemez” dedi.
Son dönemde Alevi ve Sünni Kürtleri karşı karşıya getirmek için büyük çabalar sarf edildiğini ancak halkın temelinin sağlam olması nedeniyle bu oyunların boşa çıktığını ekledi:
“Seyit Rıza ve Şeyh Said döneminde de böyle bir ayrım yoktu; Alevi ve Sünni Kürtler bir arada yaşıyordu. Şeyh Said’in yaveri bir Alevi idi. Onlar, bugünden çok daha ileri görüşlü Kürt liderlerdi.”










