Homeros, “İlyada Destanı”nda Akhilleus’un (Aşil), Hektor’u öldürdükten sonra cesedini arabasının arkasına bağlayarak günlerce Troya surlarının önünde sürüklediğini yazar. Öfkesi dinmeyen Akhilleus cesedi teslim etmez. Geleneklere göre ağır bir hakaret içeren bu davranış kabul edilemezdi; çünkü cesede cenaze töreni yapılmasını engellemek görülmemiş bir şeydi. Hektor’un babası Kral Priamos’un oğlunun cesedini almak için Akhilleus’a gittiğinde, günümüze kadar gelen, gerek politik gerekse edebi literatüre giren ünlü sözü söylediği kabul edilir: “Akhilleus yalvarırım, yaraya aşağılamayı ekleme…” Ve Akhilleus, Hektor’un cesedini verir. Geleneklere göre bir cenaze töreni düzenlenerek gömülür.
M.Ö. 8. yüzyılda İlyada Destanı’nda yazılan bu söz günümüze kadar geldi. Ancak tarihsel yolculuğu boyunca tanık olduğu savaşların çok azında “yaraya aşağılamanın eklendiğini” gördü. Birbirlerine “düşman” olarak savaşanlar; çoğunlukla savaş alanında kalan cesetlerden önce “söze”, sonra da “cesede” saygı göstererek onları sahiplerine teslim ettiler. Böylelikle tüm güçleriyle birbirlerini yok etmek için savaşanlar, bir noktada “onur” ve “saygı” kelimelerini yan yana getirerek düşmanlarını bu noktada kendileri gibi görüp, kendilerine gösterilmesini istedikleri saygıyı düşmanlarına da gösterdiler; saygı beklediler.
Ama bunu yapmayanlar da vardı. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını önlemenin ve dağılsa bile bu topraklarda Türkler başta olmak üzere kardeşçe yaşanabileceğinin inancını taşıyan Krikor Zohrab, “kardeşlik, birlik ve beraberlik” bayrağını hep yükseklerde tutanlardan biriydi. Tutuklanıp sürgün yollarına gönderilmeden bir gece önce Talat Paşa ile tavla oynadığı ve gecenin bitiminde Talat Paşa’nın “Gel seni bir öpeyim, içimden geldi,” diyerek yarasına aşağılanmayı eklediğini hatırlarsak; ne “söze” ne de “onura” saygı gösterildiğini bir kez daha hatırlamış oluruz. Geleneksel olarak “yaraya aşağılamayı eklemeyi” bir hüner sanan bir devlet geleneği bu. Osmanlı İmparatorluğu süresince defalarca yapıldı, Cumhuriyet kurulduktan sonra da geri kalmadılar.
Örneğin; Alişer ve Zarife’nin rejim tarafından satın alınan Rehber Zeynel tarafından öldürülmesi “yaraya aşağılamayı eklemek” değil midir? Seyit Rıza’ya oğlunun yaşı büyütülerek asıldığını göstermek yine aynı şey değil midir? Esir düşenlere karşı güvenlik güçleri, hapishanelerde gardiyanlar ve mahkeme görevlileri tarafından gösterilen hakaret dolu açıklamalar da aynı tanımda değil midir?
“Yaraya aşağılamayı eklemeyen” savaşçılar da var. Örneğin Y. Özdil tarafından 4 Eylül 2020 tarihinde Sözcü Gazetesi’nde; PKK gerillalarının bir çatışmada ellerinde olan asker cenazesini yıkayıp bütün eşyalarıyla birlikte teslim ettikleri, bizzat cenazeyi alan rütbeli askerin ağzından yazılmıştır. Ama askerler tarafından çekilerek medyaya verilen onlarca görüntüde, esir düşen Kürt savaşçılara nasıl işkence yapıldığını herkes gördü. H. Lokman Birlik’in cenazesi sürüklendiğinde, yarasuna aşağılanma eklenmeye çalışılmadı mı? İdam edilerek öldürülen L. Ekmekçiyan’ın 33 yıl sonra kemikleri diye ailesine köpek kemiklerini teslim etmek tam da bu sözü hatırlatmaz mı?
Hasta tutsaklar, tahliyeleri engellenenler, Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri, kayyumlar… Neredeyse Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren her an yaramıza aşağılamayı eklemeye çalışmadılar mı? Bu tutum siyaset alanında da yaşanıyor. Kürtlerin özgürlük mücadelesinin önde olduğu partiler kapatılıyor, yöneticileri hapishanelere atılıyor. Anayasal hak olan gösteriler zor kullanılarak dağıtılıyor. Liste o kadar uzun ki…
Son hamleleri ise başlatılan süreci de benzer bir şekilde önce yaralamak, sonra da aşağılamayı eklemek. Basına sızdırılan “kararlara” baktığımızda; her şey üç-dört ay içinde bitecek, anayasal haklar ile demokratik bir anlayış ülkeyi yönetecek ve Kürtler de asli kurucu öge olarak tanınacaktı. Bunun böyle olmayacağı belliydi ama günümüze kadar geldiler, daha da ileri gitmeyi planladıkları belli. Çünkü çıkarılması gereken yasalar bir saat içinde çıkarılabilir. Ama sürekli “Türk halkının hassasiyeti” öne çıkarılarak gerekçe üretiliyor.
Yüz binlerce insan bir takımın bir üst lige çıkmasını coşkuyla kutluyorsa bu; bir takımın zaferinden daha farklı bir olgudur. Amedspor’un bir üst lige çıkması sadece ülkede değil, bütün Kürtler için bir sevinç kaynağı oluşturdu. Şu gerçeği hiç unutmayalım: Sömürge ligine çıkmanın bir bedeli olacaktır; bu bedeli ödetmeye çalışacaklardır. Bu durum; “bayraktan ve İstiklal Marşı’ndan” başlayarak, yeri geldiğinde de her şeyi kullanarak bir intikam aracına dönüştürülmeye çalışılacaktır. Ayrıca bir takımın kendi ulusal ligi olmadan elde edeceği her zafer yarım ve buruktur.
Aslında sürekli olarak açtıkları “yaralara aşağılamayı eklemeye” çalışıyorlar. Fakat bu durum son yıllarda daha da belirginleşti. Uzun yıllardır askeri ve siyasi olarak kuşatılmayı, kuşatmaya çevirmeye ihtiyacımız var. Uzun yıllardır paramparça edilen hayatlarımızın gölgeden çıkıp yüzünü güneşe dönmesine ihtiyacımız var. Uzun yıllardır ihtiyacını duyduğumuz bir zafer ve “yaranın aşağılanmadığı” bir gerçekliğe ihtiyacımız var.
Bir çözüm süreci başlatır gibi konuşuyorlar ama adına “terörsüz Türkiye” diyorlar; bir muhatap belirlemiyorlar. Hiçbir adım atmadan, arada içeriği olmayan konuşmalar yapmayı akıl ürünü bir politik açılım sanıyorlar. Ortada yüzyıldır gasp edilen haklarımızın esareti, özgürlüğüne kavuşmayı bekliyor. Özgürlük savaşçılarından esir aldıklarını bırakmıyor; alamadıklarını da izole edip sesleri duyulmasın istiyorlar. Medyaya servis edilen “büyük” gelişmelere baktığımızda: “Yakında bazı adımlar atılacak, kayyımlar geri çekilecekmiş.” Ne büyük bir adım!.. Ellerinden başkanlıkları alınanlar köşelerine çekildiler, itiraza çağırdıkları halkı sokakta bıraktılar devlet bunu görmüyor mu?
Sessizce kanayan bir “yara”mız var. Kabuk bağlamasın diye her gün kanırtıyor, her gün yeni yaralar açarken bir yandan da aşağılamaya çalışıyorlar. Kendi yaramızı kendimizin sarmasından başka bir kurtuluş yok. Ulusal bir birliktelik bunun ilk adımı olacaktır. Amedspor’un bir üst lige çıkmasının yarattığı sevinç; gecikmiş bir büyük zaferin, büyük bir sevincin arzusudur, yansımasıdır. Asıl zafer, sömürgecilerden kurtulduğumuzda gelecektir.









