Amed Mardin: Türkiye’nin Kürt Meselesi: Sosyolojik Gerçekler, Devlet Aklının Sınırları ve Kalıcı Adaletin Koşulları -2

Yazarlar

Bu yazıyı tetikleyen iki metin var. Biri MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 18 Mayıs  2026’da Türkgün gazetesinde yayımlanan ve ‘Terörsüz Türkiye’nin yeni yol haritası’ olarak  sunulan açıklamaları.

Diğeri Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un aynı  tarihlerde Anadolu Ajansı için kaleme aldığı analiz. Her ikisi de sürecin önemli belgeleri  sayılabilir. Ama her ikisi de nesnel bir değerlendirme için yetersiz kalan yapısal sorunlar  barındırıyor. 

Dün ilk bölümü yayınlanan yazının ikinci ve son bölümü:

Meselenin Demokratik Boyutu: Güvenlikçi Paradigmanın  Sınırları 

Türkiye uzun yıllardır yalnızca ekonomik, siyasal veya güvenlik temelli krizler  yaşamamaktadır. Ülkenin karşı karşıya olduğu temel mesele, devlet yapısının demokratikleşme  ile güvenlikçi refleksler arasında sıkışmış olmasıdır. Bu durum yalnızca siyasal sistemi değil,  toplumsal ilişkileri, hukuk düzenini, ekonomik istikrarı ve ortak yaşam fikrini de doğrudan  etkilemektedir. 

Türkiye’nin bugün yaşadığı birçok yapısal sorun birbirinden bağımsız değildir. Demokrasi  krizinden ekonomik kırılganlığa, yargı bağımsızlığından toplumsal kutuplaşmaya kadar  uzanan geniş alanın merkezinde çözülememiş olan Kürt meselesi bulunmaktadır.

Kürt meselesi uzun yıllar boyunca yalnızca güvenlik perspektifiyle ele alındı. Devletin temel  yaklaşımı, meseleyi siyasal ve toplumsal boyutlarından kopararak güvenlik tehdidi çerçevesine  yerleştirmek oldu. Böylece Kürt kimliği, kültürel talepler, demokratik temsil arayışları ve eşit  yurttaşlık talepleri büyük ölçüde güvenlik politikalarının gölgesinde değerlendirildi. Bu  yaklaşım zaman içerisinde yalnızca devlet politikalarını değil, toplumsal algıyı da şekillendirdi.  Eğitim sistemi, medya dili, resmi ideolojik söylem ve siyasal propaganda aracılığıyla toplumun  önemli bir kesiminde Kürt meselesi ‘terör’, ‘bölünme’ ve ‘beka’ kavramlarıyla özdeş hale  getirildi. Bunun sonucu olarak demokratik hak talepleri dahi çoğu zaman güvenlik tehdidi gibi  algılandı. 

Bugün gelinen noktada Türkiye’nin en büyük çıkmazlarından biri, devletin bekası ile mevcut  siyasal iktidarın devamlılığının birbirine karıştırılmasıdır. Demokratik sistemlerde devlet  kalıcıdır, hükümetler ise geçicidir. Ancak Türkiye’de uzun süredir siyasal iktidarın devamlılığı  ülkenin istikrarı ve güvenliğiyle özdeşleştirilmektedir. Bu nedenle iktidar değişimi çoğu zaman  bir demokratik dönüşüm değil, bir kriz ihtimali gibi sunulmaktadır. 

Kürt meselesinin çözümü de tam bu noktada Türkiye’deki genel demokratikleşme sorunu ile  birleşmektedir. Çünkü mesele yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesi değildir. Çatışmanın  sona ermesi önemli olmakla birlikte, bu durum tek başına kalıcı toplumsal barış anlamına  gelmez. Türkiye’de uzun yıllardır tartışılan çözüm modelleri büyük ölçüde negatif barış  düzeyinde kalmaktadır; yani temel hedef, çatışmanın durması, silahların bırakılması ve  güvenlik risklerinin azaltılması olarak görülmektedir. Oysa sürdürülebilir barış yalnızca  şiddetin sona ermesiyle kurulamaz. 

Mevcut Süreç: Fırsatlar ve Yapısal Sınırlar 

Günümüzde Türk devletinin Kürt meselesine yönelik tutumu önemli bir söylem dönüşümü  geçiriyor. Kürt kimliğinin inkarından, kontrollü bir tanıma ve entegrasyona doğru belirgin bir  kayış var. Bu kayış küçümsenmeyecek bir adım. Ama aynı zamanda dikkatle incelenmesi  gereken sınırlar içeriyor. 

İkinci Çözüm Süreci mi, Yoksa Farklı Bir Şey mi? 

Bozarslan, Aralık 2025’teki bir söyleşisinde mevcut süreci 2013-2015 süreciyle kıyaslayarak  önemli bir uyarı yapıyor: ‘Birinci çözüm sürecinden çok uzak bir noktadayız.’ Bu tespit önemli.  2013-2015 sürecinde taraflar arasında daha dolaysız bir diyalog zemini vardı; bugünkü süreç  daha çok devlet inisiyatifli ve tek taraflı bir çerçevede şekilleniyor. 

Bu tek taraflılık birkaç açıdan sorunlu. Birincisi, müzakere zemininin olmayışı: taraflar  arasında açık, kurumsal ve eşit statülü bir diyalog mekanizması yok. Devlet parametreleri  belirliyor; Kürt siyasetinin bu parametreleri şekillendirme kapasitesi sınırlı. İkincisi, şeffaflık sorunu: sürecin içeriği, hedefleri ve güvenceleri kamuoyuyla net biçimde paylaşılmıyor.  Üçüncüsü ise kurumsal güvencenin zayıflığı. 

Türkiye’deki temel sorunlardan biri de çözüm süreçlerinin kurumsal zeminden çok siyasal  liderlik iradesine bağlı kalmış olmasıdır. Gücün aşırı merkezileştiği sistemlerde liderler teorik  olarak büyük sorunları çözebilecek geniş manevra alanlarına sahip görünürler. Ancak aynı  durum ciddi bir kırılganlık da yaratır. Çünkü süreçler kurumsallaşmadığında, çözüm girişimleri  kısa vadeli siyasal hesaplara ve seçim dengelerine bağımlı hale gelir. Türkiye’de geçmiş çözüm  süreçleri incelendiğinde, siyasal maliyet yükseldiğinde veya milliyetçi baskılar arttığında  süreçlerin kolaylıkla sonlandırılabildiği görülmektedir. 

Ucuz Maliyet Yanılsaması 

Mevcut devlet yaklaşımının özünde şu hesap yatıyor: PKK’nin silahsızlandırılması sağlanır,  Kürt siyasi hareketi parlamenter çerçeveye çekilir ve böylece sorun yönetilebilir bir zemine  taşınır. Bu model, devlet için görece düşük maliyetli bir çıkış yolu sunuyor. Güvenlik  harcamalarının azalması, Kürdistan coğrafyasına yatırımların önünün açılması, uluslararası  alanda normalleşme; bunların hepsi bu modeli cazip kılıyor. 

Ancak bu modelde temel bir yapısal sorun var. Model, sorunun tarihsel köklerini ve onlardan  beslenen meşru talepleri gündemin dışında tutuyor. Devlet, onlarca yıl boyunca ağır bedeller  ödeyerek yürüttüğü savaşın faturasını kapatmayı, Kürt toplumunun biriktirdiği mağduriyeti  gidermeyi ve kimliksel talepleri anayasal güvence altına almayı ertelemiş ya da muğlak tutmuş  görünüyor. 

Toplumsal Destek ve Güven Açığı 

Rawest Araştırma’nın Mayıs 2025’te yürüttüğü çalışma sürecin toplumsal zeminini  somutlaştırıyor. Ekim 2024’te yüzde kırk beş olan genel destek, Mayıs 2025’te üçte ikiye  erişmiş durumda. Hem Kürtlerde hem Türklerde belirgin bir ilerleme var. Kürtlerde destek  yüzde seksenin üzerinde seyrederken, Türklerde yüzde altmışı geçiyor. MHP seçmeninde  yüzde altmışın üzerinde, AK Parti seçmeninde yüzde yetmişin üzerinde destek olması, bu  sürecin partizan çizgileri aştığını gösteriyor. 

Ama aynı araştırma kritik bir şerh sunuyor: Süreci destekleyenlerin ancak yüzde kırkı süreci  başarılı buluyor; yüzde yirmisi başarısız buluyor. Destek var, güven henüz yok. Dahası,  katılımcıların yüzde elli beşi hem Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesini sağlamak hem de  Türk-Kürt eşitliğini hayata geçirmek gerekçelerini birlikte öne çıkarıyor. Bu ikilik, sürecin hem  pragmatik hem ilkesel bir algıyla karşılandığını ve aynı zamanda kırılganlığını gösteriyor.

Öcalan iki farklı rol arasında duruyor

Devlet, silahlı hareketi kaotik bir çözülme yaşamadan dönüştürebilmek için Öcalan’ın sembolik otoritesini kullanmaya çalışıyor. Rawest’in 2025 araştırması ise bu ağırlığı başka verilerle  ortaya koyuyor: DEM Parti seçmeninin yüzde elli beşi Selahattin Demirtaş’ı da sorunu  çözebilecek aktör olarak gösteriyor; öte yandan Kürtlerin Erdoğan-Bahçeli ikilisini bu başlıkta  yüzde kırk bir oranla öne çıkarması da sürecin pragmatik güven eşiğine işaret ediyor. 

Öcalan ise iki köklü farklı tarihsel rol arasında duruyor. Birincisi: Kürt hareketini demokratik,  sivil ve parlamenter zemine kalıcı olarak taşıyan tarihsel bir barış kurucusu. Bu rol, kısa vadede  ödünler gerektirse de uzun vadede Kürtlerin siyasi görünürlüğünü meşru zeminlerde kalıcı  kılabilir. İkincisi: Devletin güvenlik merkezli dönüşüm projesinin meşrulaştırıcısı. Bu  seçenekte Öcalan’ın sembolik otoritesi, silahlı yapının parçalanmasını onaylatmak için  kullanılır; Kürt meselesinin siyasi özü ise çözümsüz kalır. Bu iki senaryo arasındaki farkı belirleyecek şey, sürecin hukuki ve kurumsal ayağının ne kadar sağlam olduğudur. 

Hukuki Güvence Sorunu 

Vahap Coşkun, sürecin hukuki ayağını titizlikle takip ediyor. KSC için kaleme aldığı analizde,  2013-2015 sürecinin çöküşünün bıraktığı derin güvensizlik ortamını ele alarak şu tespiti  yapıyor: Güvenilir ve bağlayıcı hukuki düzenlemeler olmadan sürecin kalıcılığı garanti  edilemiyor. Çünkü siyasi niyetler değişebilir; iktidar el değiştirebilir. Ama kurumsal ve  anayasal güvenceler, koşullar değişse bile sürecin sonuçlarını koruyabilir. 

Meşruiyetin Tanınması: Kalıcı Çözümün Önkoşulu 

Bozarslan’ın en güçlü tespiti bu başlıkta: ‘Kürt meselesinin meşruluğunu tanımadan barış  mümkün değil.’ Bu bir siyasi tercih değil; karşılaştırmalı çatışma çözümü literatüründen çıkan  ampirik bir bulgu. Onlarca yıl süren benzer çatışma süreçleri gösteriyor ki, meşruiyetin  tanınmadığı barış anlaşmaları kırılgan ve geçici; meşruiyetin de müzakere masasına yatırıldığı  çözümler ise kalıcı. 

Bozarslan şunu da ekliyor: ‘Ortadoğu’da bir Kürt realitesi var. Bunu meşrulaştırmak gerekiyor;  emperyalizmle açıklayınca çözümden uzaklaşıyorsunuz.’ Bu uyarı, sorunu dış kaynaklı  gösterme alışkanlığına yönelik doğrudan bir eleştiri. Kürt meselesinin köklerini dışarıya  yıkmak, yani sorunu içeriden tanımayı reddetmek, çözümün değil çözümsüzlüğün  sürdürülmesinin aracı oluyor. 

Meşruiyetin Üç Katmanı 

Tarihsel katman: 1924’ten bu yana uygulanan asimilasyon ve inkar politikalarının, köy  boşaltmalarının, dil yasaklarının ve faili meçhul cinayetlerin yarattığı mağduriyetin resmi

olarak kabul edilmesi. Bu bir özür meselesi değil; tarihsel gerçeğin siyasi söylemin içine  alınması. Kolektif bir hafızanın yükünü taşıyan topluluklar için tanınma, somut tazminattan  önce gelir; çünkü insanlar her şeyden önce doğrunun söylenmesini istiyor. 

Kimlik katmanı: Kürtlerin Türkiye içinde yalnızca kültürel farklılık olarak değil, eşit kurucu  siyasal özne olarak tanınması. Türkiye Cumhuriyeti çerçevesinde eşit kurucu unsur olarak yer  almak, yalnızca kültürel farklılık olarak değil, eşit siyasi özne olarak var olmak bu talebin  özünde yer alıyor. Anayasal tanınma bu bağlamda hem sembolik hem pratik anlam taşıyor. 

Hukuki katman: Hangi hükümet gelirse gelsin değişmeyecek, kurumsal düzeyde yerleşmiş  bir çerçeve. Bunu oluşturmadan atılan her adım, bir sonraki iktidar krizinde yeniden  çözülebilir. Sürecin kalıcılığı yasal güvencelere bağlı. 

Meşruiyet tanınmadan yürütülen bir çözüm süreci, yüzeyi temizlenmiş ama kökleri kalmış bir  sorundur. Susmak çözüm değildir; çözüm, bu köklerin görünür kılınması ve dönüştürülmesidir. 

Türkiye’nin Önündeki Yol: Demokratik Yeniden Kuruluş 

Türkiye’nin önünde iki temel yol bulunmaktadır. Birinci yol, mevcut güvenlikçi paradigmanın  sürdürülmesi ve bütün sorunların güvenlik eksenli yönetilmeye devam edilmesidir. Bu  yaklaşım kısa vadeli kontrol sağlayabilir ancak uzun vadede toplumsal gerilimleri derinleştirir. 

İkinci yol ise demokratik dönüşüm yoludur. Bu yol; bağımsız yargıyı, hukuk devletini, ifade  özgürlüğünü, çoğulcu demokrasiyi, güçlü yerel yönetimleri ve eşit yurttaşlık anlayışını esas  alır. Kürt meselesinin çözümü de ancak böyle bir demokratikleşme perspektifi içerisinde  mümkün olabilir. 

Kürt meselesinin çözümsüz kalması yalnızca Kürt toplumunu değil, Türkiye’nin tamamını  etkileyen yapısal sonuçlar üretmektedir. Güvenlikçi siyaset anlayışı demokratik alanı  daraltmakta, hukuk sistemini zayıflatmakta, ifade özgürlüğünü baskılamakta ve toplumsal  kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Aynı zamanda ekonomik istikrarsızlığın da önemli  nedenlerinden biri haline gelmektedir. 

Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kriz yalnızca küresel gelişmelerin sonucu değildir. Dünyadaki  enerji krizleri, bölgesel çatışmalar ve küresel ekonomik daralma Türkiye’yi elbette  etkilemektedir. Ancak Türkiye’deki ekonomik kırılganlığın temel nedenlerinden biri de  kurumsal güvensizliktir. Hukukun bağımsız olmadığı, ekonomik karar alma mekanizmalarının  şeffaf işlemediği ve siyasal belirsizliğin yüksek olduğu bir ülkede ekonomik istikrarın kalıcı  hale gelmesi oldukça zordur. Bu nedenle ekonomi ile demokrasi, demokrasi ile Kürt meselesi  birbirinden bağımsız alanlar değildir.

Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar da Türkiye’deki süreci doğrudan etkilemektedir. Suriye, Irak,  İran hattındaki gelişmeler, bölgesel güç mücadeleleri ve güvenlik krizleri Türkiye’nin Kürt  meselesine yaklaşımını sürekli güvenlik eksenine çekmektedir. Bölgesel istikrarsızlık arttıkça  devletlerin güvenlik refleksleri de sertleşmektedir. Ancak uzun vadeli istikrarın yalnızca askeri  yöntemlerle sağlanamayacağı da artık açık biçimde görülmektedir. Kalıcı çözüm, demokratik  entegrasyon ve toplumsal uzlaşıyla mümkündür. 

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca bir güvenlik çözümü değil, demokratik bir yeniden  kuruluş sürecidir. Gerçek barış yalnızca çatışmasızlık değildir. Gerçek barış insanların  korkmadan konuşabildiği, kimliklerinden dolayı tehdit altında hissetmediği, devlet karşısında  eşit haklara sahip olduğu ve geleceğe ortak aidiyet duygusuyla bakabildiği bir toplumsal  düzendir. 

Kürt meselesi, hem tarihsel göç süreçlerini hem de farklı bölgelerde yaşam kurmuş Kürt  toplumunun çeşitlenen deneyimlerini içeren çok katmanlı bir toplumsal gerçekliktir. Bu  gerçeklik tek bir açıklama çerçevesine indirgenemeyecek ölçüde geniş ve dinamiktir. Çözüm  de bu genişliğe ve bu derinliğe denk bir vizyonu gerektiriyor. 

Çünkü bu ülkenin geleceği ancak herkesin kendisini ait hissedebildiği ortak bir yaşam fikri  etrafında yeniden kurulabilir.

İlginizi Çekebilir

H. Salih Durmuş: Tasfiyeye karşı düşünsel yeniden inşa
Antalya merkezli yasa dışı bahis operasyonu: 59 tutuklama

Öne Çıkanlar