İnsanın anlam arayışında sanat; sadece kanatları değil, yaratıcı ruhudur da. Kanatlarıyla rasyonalizm ve estetizm arasında huzur ve güven veren bir köprü- denge kurar; aynı yolla insana alternatif düşünce alanları açar. Sanatın evrensel ve sınırsız doğası, politik argümanlara ve sanatı araçsallaştıran modern sistemlere sığdırılamaz.
Sanat ve sanatçıdan doğrudan, kestirme bir mesaj vermesi ya da pratik bir sorunu çözmesi beklenemez. Sanat; dar kalıplara, geleneksel ahlak normlarına ya da pratik ihtiyaçlara indirgenemez. Bir siyasi propaganda ya da ideolojik yayılma aracı olarak da görülemez. İç yapısal değerleri ve yaratıcı evrimi göz ardı edilerek salt finansal bir yatırım bir meta olarak da ele alınamaz.
Egemen Yapıların Kıskacında Sanat
Ancak merkezi, devletçi yapılar bu yaklaşımı reddeder. Sanat ve sanatçıların, belli tarihsel kesitler dışında, siyasal, ekonomik ve idari baskılarla yüz yüze kalmış olması acı vericidir. Egemen yapılar; sanat ve sanatçıyı kendi sistemine dahil etmek, onları “devlet”, “iktidar” ya da “parti” sanatçısı olarak görmek istemiş ve çoğunlukla da bunda başarılı olmuştur.
Oysa sanat, tarihsel ve güncel planda bir aydınlanma ve ruhsal motivasyon değeri olarak öne çıkar. Bilim, aydınlanmanın zihni yani aklı ise; sanat ruhudur. Ancak sanatçı ruh, akıldan farklı bir diyalektikle işler. O, toplumsal hakikatten feyz alır ancak yaratıcı dünyası “sonsuzluktur.” Toplumsal hakikati tekrar etmez; sonsuzluk içinde estetize ederek yeniden ve yeniden üreterek, yeni ufuklar açar. Toplumlar da bu iki değer (akıl ve ruh) arasında kurdukları doğru bağla ilerlerler.
Sanatsal aydınlanma, politik aydınlanmayla yakınlık kurar ancak öz ve biçim olarak farklı yollar izler. Sanat; sorgulanmadan kabul edilen dogmaları yani dini, inançları, siyasal ya da toplumsal tabuları sarsarak alternatif duygu ve düşünce alanları oluşturur; böylece insanın anlam arayışını güçlendirir. Ancak bunu belli bir siyasal aidiyet ya da tezle yapmaz; metaforlar, soyutlamalar ve imgeler yoluyla gerçekleştirir. Böylece farklı bir dil ve anlam bütünü yaratır. İnsanların sanata ve sanatçıya doğru akışı, işte bu anlam bütününün eseridir.
Rönesans’ta Zanaatkârlıktan Dehaya Dönüşüm
Bunun çarpıcı bir örneği Rönesans’ta görülür: Sanat, karanlık çağın dinsel, geleneksel ve inançsal temalarının “insanileştirilmesi” yoluyla ön açar. Tabii ki sosyal dönüşümlerin halk tarafından benimsenerek kalıcılaştırılmasının da… Rönesans’ta sanat, toplumsal hafızayı diri tutar ve toplumun genel aydınlanmacı idealler etrafında birleşmesini sağlar.
Bu dönemde de sanatı bir basınç, sınırlama ve denetime alma isteği vardır ancak sanat çoğunlukla bir şeye ya da bir yerlere angaje olmadan ilerler. Böylece Orta Çağ’da sadece birer “zanaatkâr” sayılan sanatçılar, Rönesans’la birlikte “dahi ve entelektüel yaratıcılar” olarak anılır ve yüceltilir olur.
Evet, Kilise ve yeni zengin elitlerin egemenliklerini meşrulaştırma isteği ile sanatçı ve sanatsal yaratılar arasındaki derin çelişkiler vardır. Oldukça da yoğundur. Örneğin Floransa’da Medici Ailesi ve Kilise gibi yapılar, sanat ve sanatçılar üzerinde ciddi siyasal ve ekonomik baskılar kurmuş, onları yönlendirmiştir. Ancak bu durum, Rönesans’ın ve sanatın öncü/yaratıcı rolünü değiştirememiştir.
“Atinalı Tutkusu” ve Savaşın Ortasında Sanat
İsterseniz biraz daha gerilere gidelim. Gerilerde ne mi var? Gerilerde, sanatın ve sanatçının ağırlığını, toplumsal inşadaki karşılığını buluruz.
MÖ 5. yüzyılda Atinalılar; demokrasi, felsefe, sanat ve edebiyatta Batı uygarlığının temelini atan, bilgeliğe ve kültüre odaklanan antik bir halktır. Atina’yı Atina yapan, yaratıları kadar sanatsal çabasıdır. Bu çabaya “Atina estetiği” ya da “Atinalı tutkusu” da denebilir. Akla gelebilecek her konuda açık yürekli, doğrudan, aydınlatıcı bir tartışma ve yaratı alışkanlığını ifade eder bu.
İlginç bir hakikattir: Antik Atina ölüm kalım savaşı verirken, ölümcül yenilgiler alırken -ki Atina yurttaşları arasında doğal olarak “savaşma arzusu” artmıştır- Atina devleti böyle bir ortamda, Spartalılar gibi toplumu savaşa ve şiddete angaje etmez. Halktan topladığı vergilerle oyunlar/temsiller sergiler. Bu oyunlar çoğunlukla savaş karşıtıdır ve milliyetçi duygulara tavır alır içeriktedir. Bu içerik aynı zamanda eril egemen eğilimleri de sınırlar.
İnceliğe bakar mısınız? Müthiş bir estetizmdir bu. Müthiş bir aydınlanma edimi… Antik Atina, toplumu savaşa yöneltmek, yedeklemek yerine; insancıl, barışçıl mesajlar veren bir sanat anlayışıyla öne çıkmayı seçer. Sanat yoluyla toplumu doğal ve sağlıklı kılma yolunu tercih eder. Sanat ve sanatçı “demokrasi önderlerini” amansızca eleştirir olmasına rağmen, Antik Atina sanat ve sanatçıya yatırım yapmaktan vazgeçmez. Sanat politikalarının tarihle, güncel ihtiyaçlar ve sanatla uyumu; senkronizasyonudur bu…
Aynı Atina’da tiyatrolara ayrılan para kutsal sayılır, kimseler dokunamaz. Neden mi? Çünkü toplum, sanat yoluyla dönüşmüştür. Derin anlamlı tragedyaları, ince ve zarif komedileri anlayan ve seven bir toplum haline gelmiştir.
Nedir bu? Toplumsal “değer duygusunun” ve “değer yolunun” belirlenmesidir ve bu, sanatla başarılmıştır. Çünkü Antik Atina toplumunda sanat, bir iktidar aracı ya da bir meta değil, bir değer ölçüsü olarak yer edinmiştir.
İnsanı Ölçü Alan “Sanat Toplumları”
Benzer bir durum Rönesans İtalyası’nda da vardır. Ozanlara, ressamlara, düşünürlere ve bilgelere verilen değer; Atina’nın güzelliğe ve akla verdiği değer gibidir. Floransa da öyledir. Sanat; krallardan, prenslerden çok daha üstün bir yerdedir.
Tarihsel arka planın anlattığı şudur: Sanat ve sanatçı, toplumun kimliği değil, kişiliği gibidir. Sanata; ticaretten, politikadan ve askerlikten çok daha üstün bir değer verilmiştir. Bu toplumlara “sanat toplumları” ya da “bilgi toplumları” da denebilir. Vardıkları sonuç ise şudur: İnsan en temel değerdir ve her şeyin ölçüsüdür. Bu anlayışın beslediği sanat ve sanatçı edimi, toplumsal kaosa son verir.
Sonuç olarak; “Rönesans İtalyası insanları, güzelliği yaratan, belirsizliği yok eden, kaba gücü ayıklayıp incelten, yaşamın gerçek koşullarını değiştirip özünü zenginleştiren ve adeta tanrısal bir yücelikle aralarında dolaşır gördükleri sanatçıları, soylarının en seçkin örnekleri diye saygıyla anmışlardır.”
- Bölüm’ün özetlediği şudur:
Bir; Sanat, akıl ve ruh olarak öne çıkan iki değer arasında kurduğu bağla toplumların ilerlemesini sağlar. İki; Sanat toplumlara, her konuda aydınlatıcı tartışma ve özgür yaratı alışkanlığı kazandırır. Üç; Sanat, toplumsal aydınlanma ve ilerleme için, tabuları yıkar ve “demokratik öndelikleri” eleştiriye açar. Dört; Sanat “değer duygusunu” belirler. Beş; Sanat, siyasetten, askerlikten, ticaretten çok daha başka bir yerdedir; içeriğiyle eril egemen anlayışı ve şiddeti tasfiye eder. Altı; Toplumlar sanat ve sanatçıyla bütünleştiği oranda kültürel olarak zenginleşir.
Bugüne dönersek: Sanatın bu rolünü oynaması için bir sanat aklına, sanat perspektifine ihtiyaç duyar. Sanat ve sanatçının toplumsallaşmadaki rolü bilindiği ve bilince çıkarıldığı oranda sanat kendine alan bulur; bir değişim dinamiği olarak öne çıkar. Sanat ve sanatçı sadece siyasal kaygılarla ele alındıkça, ne aydınlanma başarılabilir ne de toplumlar birer “sanat toplumu” haline gelebilir. İmgeler de tınılar da sanat ve sanatı besleyen “sonsuzluk düşü” de bir sığıntı gibi popülizmin gölgesinde kalır, sonra da kaybolup gider.

Sanat ve sanatçı sorunsalına bu tarihsel perspektiften bakmak doğru olur. Evet, toplumsal mücadele önemli bir sanat ve sanatçı kuşağı yaratmıştır; bu bakımdan uyanış; sadece politik değil, aynı zamanda kültürel bir forma sahiptir. Kürt sanatının, “ulusal kimlik ve aidiyetin, ruhsal birliğin” oluşmasında önemli roller oynadığı doğrudur. Ancak bu sonucun rönesans etkisi yaptığı söylenemez. Zira dar kalmıştır. Müzik ve folklorik alanda ortaya çıkan değerler; sinema, tiyatro, resim, karikatür, heykel, edebiyat gibi daha başka alanlarda pek görülmez. Bu durum Kürt sanatının toplumsal aydınlanmadaki rolünü düşürdüğü gibi güncel sorunsalını da oluşturur. Sanatta darlık önemli ve güncel bir handikap olarak öne çıkar.
Kürt sanat ve sanatçısının üretim zemininin oldukça sınırlı ve “sorunlu” olduğu; hatta “iradi yüklenme”lerle geliştiği doğrudur. Bu zeminde Sanatçı, ağırlıkla “ulusa/etnik kimliğe” vurgu yapar ve “aidiyet” oluşturur. Ancak bu aidiyeti oluştururken, “propagandist sanat ve sanat(çı)” kimliğine hapsolur. Sanat yönetimindeki kaba paradoksal temsil (sanat bilimini bilmeyenlerin sanatı yönetmesi) sanatçıyı hayli daraltır. Özerkliği reddeden merkezi akıl, Sanat ve sanatçıyı bu perspektifle ele alır; değer anlayışını, sanatçının “yapıya ait olmasına” indirgeyerek politize eder. “Aitlik” ise zaman içinde, “değer ve ödüllendirme” sistemine dönüşür. Bu da sorunsalı büyüterek daha geniş alan ve zamana yayar. Sanat ve sanatçıyı toplumsal yapıcılığıyla ve yaratıcılığıyla değil, “kurumsal aidiyetiyle” sınıflayan anlayışın varlığı, evrenselliğe karşı bir iç direnç oluşturur.
Sanat ve Kurumsal Aidiyetler
Yakın tarih, Kültür-Sanat alanının, bir Devlet, Parti ya da Şirket yönetilir gibi yönetildiğine tanıklık eder. Bunun da “Devlet sanatı-sanatçısı”, “Parti sanatı-sanatçısı” anlayışını besleyerek hiyerarşik bir düzen oluşturduğu yadsınamaz.
Bu bağlamda en güçlü birim olan “Müzik kolektifi”nden belli kopuşların olması, kolektif performansların önemli ölçüde “tekilleşmesi” olağan sayılabilir. Hiçbir “bünye” bütünü kaldıramaz zaten; doğru da olmaz. Önemli olan sanatın hangi birim altında yapıldığı, sanatçının nereye dahil olduğu da değildir; yaptığı sanatın toplumsal karşılığının olup olmadığıdır. Karşılığı olan ve değer yaratan her birey, her sanatçı, her sanatsal eğilim desteklenir. Problem de değildir. Ancak şu notu düşmek gerekir: Kendilerini, yaratıları ve sanatsal becerileriyle değil, popülizmin köpüksü kabarışı içinde bulanlar ve bundan tarifsiz haz alanlar da en az “hiyerarşik düzen” oluşturanlar kadar tablodan sorumludur.
Ancak buna tamamen öznel anlamlar yüklemek hatalı olur. Zira, bu sınıfçı ve hiyerarşik düzeneğin oluşmasında çetin politik-toplumsal koşullar kadar, bu koşullarda politik güçlerin “var olma” kaygısı vardır. Ancak bu “kaygının” belli alışkanlıklarla kronikleşip genelleşmesi, sadece “çetin koşullarla” açıklanamaz.
Sanat ve Sanatçının Doğal Formu…
Denebilir ki demokratik mücadele tarihi boyunca sanata ve sanatçıya yön veren, perspektifler oluşturan “siyasal akıl” olmuştur. Önce şartların sonra merkezi alışkanlıkların yarattığı bu “kaçınılmazlığın” sanatsal sonuçları da ne yazık ki “mutlak aidiyetler içeren kimlikçi kültür ve sanat-edebiyat”tır. Bu zorunluluk yerini “doğal toplum” ve “özgür tercihlere” bıraktıkça, sanat doğal formunu kazanır. İmgeler de tınılar da sanat ve sanatı besleyen “sonsuzluk düşü” de, bir sığıntı gibi popülizmin gölgesinde kalmaktan kurtulur. Zordur, ancak mümkündür. Böylece sanatçı, toplum ve toplumsal önceliklerle özgür-sanatsal bağlar kurarak ilerleyerek kendi dünyasının “efendisi” olur.
Hakikat şudur ki: Siyasetten değil, toplumsal hakikatten ve evrensel değerlerden beslenen bir sanat anlayışına ihtiyaç vardır.
Kültür-sanat zemininin ve bu zeminde bulunan birey ya da bireylerin belli sorunlar yaşaması son derece doğaldır. Yakın tarihe kadar, sanat siyaseti yapanlar kadar; onu yönetenlerin de, çoğunlukla sanattan pek anlamayan ya da sanat birikimi olmayan bireyler olduğu gerçeği de hafızalardadır. Siyasal duruş, güven ve yetkinlik sanat için yeterli değildir. Günümüz sorunlarının bir ucunda da bu çelişik ve paradoksal konumlanış vardır.
Kültürel-Sanatsal Aydınlanmanın Özü…
Kültürel ve sanatsal aydınlanmanın özü “bağlı olmak” değil; sosyal, düşünsel ve ruhsal açıdan özgür olmaktır. Yapılar; sanat ve sanatçıyı politik örgüler içine alarak, bağlayıcı kurallar ve yasaklar koyarak, onları politik kimliklerine göre kategorize ederek ilerleyemez. Bu yaklaşım, sanat ve sanatçıyı ötekileştirerek köreltir. Odağını yok eder. Sorun sanatçıya “politik kimlik kazandırmak”, “disipline etmek” ya da “bünyeye almak” değil, yaratıcı gelişimini kolaylaştırıcı açılımlar yapmaktır. Sanata ve sanatçıya uygun alanlar açmaktır.
Sonuç olarak: Antik Atinalıların ya da Rönesans İtalyası insanlarının ulaştığı o estetik seviye, ancak sanatın özgür bırakılması ve güzelliğin hem ruh hem de bedende bir bütün haline gelmesiyle mümkündür. Toplumun ve toplumsal hayatın estetize olmasının yolu da budur. Toplumsal barış ve adalet arayışına odaklanmanın da… Unutulmamalıdır ki, toplumsal değişim ve aydınlanmada, sanat ve sanatçının rolü bugün çok daha çok önem kazanmıştır.










