“En tehlikeli körlük,
insan eliyle üretilmiş inançları
mutlak ve dokunulmaz ilan etmektir.”[1]
Tabir caiz ise “Akılsızlık” döneminin tam ortasındayız. Tıpkı “Beş para etmez salaklarla doludur dünya,” diyen Marquis de Sade’ın, “Her çağ açık ve kesin biçimde felsefesinde görülür,” ifadesindeki üzere…
Sürdürülemez kapitalist vahşetin çürüyüp/ çürüterek yarattığı beşeri çöküşün eseridir; yaygınlaşarak/ derinleşen yabancılaşma vahşeti. Gregor Samsa’lar çoğal(tıl)ırken…
Evet, evet, “Havada utanç gibi bir şey var. Başlarını kaldırsalar birbirlerinin yüzüne bakacaklar diye ödleri kopuyor,” insan(cık)ların Yaşar Kemal’in de dikkat çektiği gibi…
* * * * *
Olması gerek aklın,[2] akıl olmaktan çık(artıl)dığı devasa bir aymazlıkla yüz yüzeyiz.
Öylesine bir hâlden söz etmekteyiz ki; geçmiş geleceği aydınlatamıyor; akıl da karanlıklarda yol alıyor; George Bernard Shaw’un, “Geçmişin anılarıyla değil, geleceğimizin sorumluluklarıyla akıllanırız,” saptamasını tekzip edercesine…
Kuşku yok: Sürdürülemez kapitalist yabancılaşmanın toplumsal akıl hastalığını yaygınlaştırdığı bir cinnetin orta yerindeyiz.
Kolay mı? Egemenler binlerce yıldır, aklı zincire vurdu, reddetti, köleleştirdi; iktidarını böyle sürdürdü; tek tipleştiren taassubuyla.
Akla sahip çıkmanın eleştirel itiraz ve isyan ile mümkün olduğu kesitte, tek akılcı politika, sınıflı-sömürücü dogmaların ortadan kaldırılmasından geçiyor şimdi; tarihin kanıtladığı üzere eleştirel itiraz ve karşı koyuş aklın en yüksek aşaması ve başkaldırısıdır. Ama basit de değildir!
Çünkü aklını (ve iradesini) egemenlere emanet ederek gerçeği aramayanlar, hâlinden memnun. Korkuya teslim olan köleler tarihin korkak pasif çoğunluğu olageldi.
Bir teslimiyet biçimi olarak korku, aklın katilidir. Başkaldırının cüretkâr aklın eylemi olduğu gibi…
Hayır: İnsani her şeye karşı olan kapitalizmin akıl dışı bir yalan-dolan sistemi olduğu tabloda itirazın kolay olduğunu iddia ediyor değilim. Ama zor olduğu kadar öğretici olduğundan da şüphem yok.
Aklın mücadele içinde gelişip, güçlendiğinden şüphe duymuyorum. Çünkü zorlamanın, dayatmaların kalıcı bir etkisi ol(a)madığı bir “sır” değil; ve de hem düzen içi, hem de akıllı olunamaz.
Bu bağlamda insan(lık)ı son sığınağı başkaldıran akıldır; doğru ancak baş eğmemeye mündemiçtir. Çünkü hayal gücünden beslenen akıl, dünyayı değiştirme eyleminin önünü açıp, insan(lık)ı yeniden biçimlendirir.
Bu arada akıllılık, çoğunlukla ölçülmez. Hatta tersine, akılsızlık çoğunluktadır. Akılsız insan(lık) sürülmemiş çorak tarlaya benzer. Cesaret edemeyen akıl sadece bir köledir.
Sürdürülemez kapitalist toplumun büyük bir akıl hastanesine dönüştürülmesinde akılsızlığın dayattığı cahillik başat faktörken; aptalların cenneti, akıllıların cehennemdir ya da akılsız ölümlülerin sürdürdüğü yaşam(lar)dır.
Batıl inanç(lar), dogma(lar) akılsızların dinidir; ahmakların akıllanması kolay olmayıp, akıllı insan(lık) için kısa sürede büyük sonuçlar beklentisi mantıklı değildir.
O hâlde haksızlıklara karşı en etkin silah, eyleme yönelik akıldır. “Adalete, eşitliğe duyulan sevda” olarak tanımlanabilecek akıl…
Doğruyu, yani olması gerekeni ancak akıllı insan(lık) yakalayabilir; cesaret ise, tehlike karşısında zekânın akıllıca kullanılmasıdır.
Ve en önemlisi de dünyayı değiştirmeyi hedefleyen akıl, irrasyonel egemen güce saldırıp karşı çıkmadıkça var olamaz.
Ayrıca şu da belirtilmeli: aklın kitabi bilgilerle ilişkisi yoktur; o, eylemle yaşama dokunmakla değer kazanır. O, bilendir; en çok da kendi tanıyandır. Çünkü akıllı hoşnutsuzluk, uygarlığın temelidir. Yani gerçek, akılcıdır ve insan(lık)ın tedavisi başkaldıran akılla mümkündür.
“Nasıl” mı?
Akıllı şüphecilik, ihtiyaç duyulan eleştirelliğin özelliğiyken; o, doğru yanıtlar için doğru soruları sorar.
Yarışmayıp dayanışmayı asli sorunu addeden akıllı insan(lık)a kimse karşı koyamaz; onun yaptığı, her şeyi olduğu gibi görmek, algılamak ve hayata geçirmekten başka bir şey değildir.
“Gerileyici ilerleme” her adımında akıl karşısında sürüleştirilmiş aptallığı, teslimiyeti üretirken; esir alınamayan akıl dünyayı yerinden oynatan maniveladır ve insan(lık)ın en büyük gösterisi, aklın gücünü keşfedip, kullandığında başlar. Düşünce, davranış, hayal gücü, tümü aklın hizmetindedir; amaca ancak akıl ve eylemiyle varılır ki, insan(lar) karmaşık işlerin içinden ancak akıl sayesinde çıkabilir.
Akıllıların aptallarca “deli” ilan edildiği koordinatlarda muhtaç olduğumuz tek şey, aklımızı kullanmak, özgürce arayıp bulmaktır. Doğal olarak akıllı görünme gayretinin, akıllı olmayı engellediği unutulmadan.
Akıl her şey için yararlıdır, ancak eylemsiz bir işe yaramaz. Akıl sadece kendine boyun eğer. Cehalet ise kendine dayatılan her şeye.
Unutulmamalı: Akıl, önyargıdan kurtulmanın tek aracıdır. Ve bir şey daha: akıl hepimizde var, ancak kimi kullanmamakta ısrarlı. Oysa insan(lık) aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz, başaramaz.
Kapitalist iktidar, aklı yozlaştırmaya yönelik bir baskıyken; bu iktidara kölelik ise hem akılsızlık, hem de zalimlere hizmettir.
Akılsız uyum, hiçbir zaman rahatsızlık duymaz. Oysa her zaman isyancı olan eşitlikçi-özgürlükçü akıl, özgürlük, kardeşliktir. Özetle akıllı insanlar özgürdür, boyun eğmez, uyum sağlamazlar.
Bu nedenle eleştiri, akıllı insan(lar)ı güçlendirir. Ahmakları da öfkelendirir.
İrrasyonel ideoloji ile biçimlenen insan(lar), cehaletten beslenen akıl dışıyla var olurlar. Bunun için insan(lık) akılsızlıktan korkmalıdır.
Kaldı ki cahil çoğunluğun, akıllı azınlığı yok sayması zihinsel ırkçılık baskısıyken; değişimin ve değişime gereksinimin olmadığı yerde akıl da yoktur. Bu bir akıl tutulmasıdır ve de cahiller gerçeği aramazlar.
Kimse aksini inkâr edemez: Deneyimler göstermiştir ki, akıl dünyanın en muazzam gücüdür. O, yeryüzünü alt üst etmiş, medeniyetleri kurmuş ve yıkmıştır.
Akıl insan(lık)ın toplumsallaşma yolunu açarken; aptallar da gerçeklerin önünde dikilirler. Emma Goldman’ın, “Akıllı bir insan, doğruyu ne şansın merhametine bırakır, ne de çoğunluğun gücüyle üstün gelmesini ister”; Max Horkheimer’ın, “Akıl kavramı ne kadar güçten düşerse, ideolojik manipülasyona, hatta en kaba yalanların yayılmasına o kadar elverişli duruma gelir,” uyarılarını “es” geçercesine…
* * * * *
Akıl düşünce(ler) toplamıdır, vicdandır. Gerçekleri akıllıca görüp, değerlendiren insan hedefine erişir. Yaratıcı insan(lık) aklının sınırı yoktur.
Ancak “hurafeler”, “dogmalar” aklı dumura uğratma aracıdır. Akıl dışı “kutsal” dayatmalar, aklın hayatın dışına itilmesine, onun yerine hurafelerin ikame edilmesine yol açar.
Malum toplum ne kadar çürür, yozlaşır, aptallaşır, akıldan uzaklaşırsa; o denli “cine”, “periye”, “büyüye” yani fizik ötesi zırvalara bağlanır.
Kapitalizm eleştirel düşünebilen, bilgili, eğitimli insan(lık) istemez. Bu çıkarlarına karşıdır. Onlar, itaatkâr işçiler isterler; makineleri kullanabilecek kadar akıllı, ancak bunu itiraz etmeden yapmayı kabul edecek kadar akılsız olmalarını beklerler.
Aklın zaafa uğratılıp etkin olmaktan çık(artıl)ması kapitalizm için “olmazsa olmaz”ken; “İnsanlar, dünyanın bir göktaşı çarpması sonucu yok olabileceğine kolayca inanıyor ama kapitalizmin yıkılabileceğini akıllarına dahi getirmiyorlar,” der Slavoj Zizek, ve de ekler Dan Barker:
“İçinde, konuşan hayvanların, büyücülerin, cadıların, yılanlara dönüşen sopaların, gökten düşen yiyeceklerin, suyun üstünde yürüyen insanların ve her türlü sihirli, tuhaf ve ilkel öykülerin yer aldığı bir kitaba inanıyorsunuz, sonra da bana, akıl sağlığın bozuk mu diyorsunuz?”
Vahyin akla üstünlüğü iddiası irrasyonelken; akılsızlığın sorusu, eleştirisi yoktur.
Bu durumda da akıl, akıl dışılığı yok etmeden var olamaz. Kötülükler, dünyanın en muazzam gücü akıl ve eylemiyle yok edilebilir ancak.
* * * * *
Felsefenin bileşenlerinden biri olarak mantık, aklın vazgeçemeyeceği bir rehberdir; Friedrich Engels’in, “Felsefe; mantık ve diyalektikten oluşur,” sözündeki üzere, hayal gücüne de muhtaç olan mantık soru(n)ların önünü açar. Emir kabul etmez. O hesap ürünüdür. Kendisine itaat eder. Dünyanın ayna tasarımıdır.
Hiçbir şey mantıksız olmamalı. İnsan(lık) hiçbir şeyi sadece egemen(ler) öyle dedi diye kabul etmemelidir.
Sihirden falcılığa, cadı hikâyelerinden mitlere, ruhlardan metafizik söylencelere “mantıksal- olmayan”dır; Bir örnek: “Tufan Öyküsü”nde Nuh’un gemisini doldururken, penguenleri ve kutup ayılarını Filistin topraklarında nasıl bulabildiği, muamma falan değil, saçmanın ta kendisidir.
Tek mantıklı değer ölçeği, var oluşun ıstırabını azaltmaya dayalı olan iken; mantık yürütmeyen bağnaz, yürütmekten korkan ise köledir.
* * * * *
Materyalist olmayan[3] bir mantık dünyayı, olduğu gibi, gerçek yüzüyle göremez.
Materyalistler, dünya nesnel bir gerçekliktir derler. Materyalizm, doğanın olduğu gibi, yabancı bir şey katmadan, yalın biçimde kavranmasından başka bir şey değildir.
Çünkü materyalizm, her şeyin maddeden oluştuğunu ve bilinç de dahil olmak üzere bütün görüngülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren, hiçbir metafizik kavramı kabul etmeyendir.
Materyalist düşünce tarihi boyunca farklı biçimler almıştır; Karl Marx ile Friedrich Engels, diyalektik kuramı yeniden yorumlayarak “diyalektik materyalizm”i geliştirmişlerdir..
Madde ilktir: Düşünce, bilinç, duyarlık çok yüksek bir evrimin ürünleridir. İşte doğa bilimlerinin içgüdüsel olarak kabul ettikleri materyalist bilgi teorisi budur.
* * * * *
Ahlâk rasyoneldir. Yani ahlâkın arkasında “ilahi” bir güç yoktur; ahlâk, tümüyle sınıfsal bir meseledir.[4] Bunun için de önce mantık öğrenilmelidir, sonra da ahlâk…
Egemen ahlâk, itaatin, gönüllü köleliğin üzerinde yükselirken; Aziz Nesin’in, “Türkiye hasta! Ahlâken hasta, düşünce olarak hasta, eylem olarak hasta! Gerçekten hasta!” uyarısı kulaklara küpe edilmelidir!
Sormadan geçmemeliyim: Ezilenlerin emek vererek yarattığı şey(ler)e ezenlerin el konması ahlâki olabilir mi?
Yanıt ise Friedrich Nietzsche’nin, “Kutsal kitaplarda çokça adı geçen ‘Şeytan’ gerçek dünyada, size ahlâk dersi veren bir yobazdan başka bir şey değildir” sözünde!
Oysa Ahlâk, dogmanın, vahyin reddedilmesidir.
Egemen ahlâk(sızlık), dinden çok destek almıştır. Onun için korku ahlâktan daha güçlüdür. Çünkü o bir bağnaz, bir tirandır.
Ludwig Feuerbach’ın, “Ahlâkın teolojiye dayandığı, hakkın ilahi otoriteye bağlı kılındığı her yerde, en ahlâksız, adaletsiz, rezil şeyler meşrulaştırılabilir ve kurulabilir,” uyarısındaki üzere; egemen baskı insan(lar)ı ikiyüzlülüğe, yalan söylemeye, ahlâki çürümeye mahkûm eder.
Sınıflı-sömürücü devlet, insan(lığ)ın ahlâkını bozarken; “Özgürüm, çünkü egemen ahlâkın kölesi değilim,” düşünce ve davranışı hepimizin gereksinimidir.
Çünkü sosyal-sınıfsal yapıyı analiz etmek, her zaman ahlâk dersi vermekten çok daha etkili ve sonuç alıcıdır.
Malum: Ödül veya cezalandırma şartıyla bir şeyler yapıyorsanız ahlâktan yoksunsunuz demektir.
Dinsel ahlâk bir iktidar aracına dönüşmüştür. Dolayısıyla, bildiğimiz dinler ahlâklarını savunduklarında, aslında her şeyden önce kendi otoritelerini, iktidarlarını savunurlar.
Nihayetinde ahlâki çöküntüyü düzeltmek, “11. Tez”le mümkündür.
Ahlâk meselesinde objektif ölçüt, sınıf mücadelesidir. Ahlâk, sınıf mücadelesinin ideolojik bir fonksiyonudur. Sınıflı toplum var olduğu sürece küresel etik ilkeler, “kategorik buyruklar” laf-ı güzaf olarak kalacaktır. “Kant’ın kategorik buyruğu felsefenin Olimpos Dağı’nda yüksek bir zirveyi işgal etmek dışında kategorik herhangi bir şeyi temsil etmez, zira temsil ettiği somut bir şey yoktur. İçi boş bir kabuktur… Soyut, evrensel ilkelere başvurmak sadece zararsız bir felsefi hata değil, aynı zamanda sınıfsal aldatmacanın mekaniğinde zorunlu bir unsurdur. Proleter devrimin birinci görevi binlerce yıllık bir gelenek oluşturan bu aldatmacayı teşhir etmektir.”[5]
Tam da bu ufukta Friedrich Nietzsche, “Kim namus ve ahlâk şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuz odur”; Che Guevara, “Komünist ahlâk anlayışı olmadan ekonomik bir sosyalizm beni ilgilendirmiyor,” derlerken ekler V. İ. Lenin:
“Komünist ahlâk diye bir şey var mı? Elbette var, buna hiç şüpheniz olmasın! Kendimize özgü ahlâk anlayışımızın olmadığını söyleyen burjuvazi, biz komünistleri, her türlü ahlâk anlayışını reddetmekle suçlamaktadır. Bu ortalığı karıştırmak, işçi ve köylülerin akıllarını karıştırmak için özenle seçilmiş bir yöntemdir. Biz hangi anlamda, hangi açıdan ahlâk görüşüne, hangi ahlâk anlayışına karşı çıkıyoruz? Ahlâkı, tanrı buyruğu olarak algılayan ve ruhani nedenlere dayandıran burjuvazinin ahlâk tanımına karşı çıkıyoruz. Bu noktada, kuşkusuz tanrıya inanmadığımızı, din adamlarının, toprak ağalarının ve burjuvazinin kendi çıkarları yönünden tanrının adından yararlandıklarını bildiğimizi söylüyoruz. Ahlâk anlayışlarını, ahlâkın olması gereken ilkelerine değil, tanrının buyruklarına, tanrı buyruğuna pek benzeyen idealist veya yarı idealist sözlere dayandırdıklarını söylüyoruz. İnsan dışı ve sınıf dışı kavramlarla ilişkilendirilen her türlü ahlâk anlayışına karşıyız.”
* * * * *
Adaletsizlik, her yerde adalete[6] yönelik tehditken; çürüyüp çöken yerkürede insani var oluş yok ediliyor; erdem, onur ve adalet yaşamımızdan buharlaşıyor.
Adalet(sizliğ)in bir “fars”a dönüştüğü kapitalizm koşullarında, adaletin bittiği yerde tiranlık başlar ve barış da mümkün değildir. Çünkü sınıflı-sömürünün hizmetindeki yasalar adaleti temsil etmez. Egemenler için tek bir adalet ilkesi vardır: Güçlünün, yani kendilerinin çıkarları…
Adaletin olmadığı yerde sömürülenler her daim potansiyel suçlulardır; oysa adaletsizliğe direnmek “suç” ol(a)maz ve de zulme başkaldırmayan ezilenler kendilerine karşı da adaletsizdirler.
Yani kapitalizm, doğası gereği adaletsizken; burjuvaların yönettiği dünyada, “adalet” sadece bir sözcükten ibarettir; içi boşaltılmış, tersyüz edilmiş, kof bir sözcük…
Özetle yoksulluk ile kıvranan dünyanın ihtiyacı hayırseverlik değil, adalettir; onun, inat ve ısrarla aranması, yaratılmasıdır! Bu egemenlerce “suç” sayılsa da…
O hâlde adalet ve utanma duygusunun yitirildiği, akılsızlığın, adaletsizliğin kapitalist cehenneminde Hugo Chávez’in, “Eğer adalet istiyorsan zenginlerin sözlerine değil fakirlerin gözlerine bakacaksın”; Eduardo Galeano’nun, “Adalet de tıpkı yılanlar gibi, yalnızca çıplak ayaklıları ısırıyor”; Jacques Vergès’in, “Ordu, polis ve adaleti içeren devlet çarkı bir sınıfın bir başka sınıfı ezmek için kullandığı araçtır.” “Düzen, kölelik ve zulüm anlamına geldiğinde, düzensizlik adaletin ve özgürlüğün başlangıcıdır”; Emiliano Zapata’nın, “Halk için adalet yoksa, hükümet için barış olmamalıdır”; Aristo’nun, “Adaletin olduğu yerde kahramanlığa gerek kalmaz,” uyarılarından dersler çıkartıp, hayata geçirmenin zamanıdır.
Yoksa…
N O T L A R
[*] Kaldıraç Dergisi, No:297, Nisan 2026…
[1] José Saramago.
[2] Bkz: Temel Demirer, “Melankoli mi Öfke mi?”, Kaldıraç Dergisi, No:173, Aralık 2015…
[3] Bkz: Temel Demirer, “Soru(n)lara ‘Olması Gereken’ Yanıt(lar) Üretmek İçin Materyalizm”, Görüş21, Ocak 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/05/sorunlara-olmasi-gereken-yanitlar.html
[4] Bkz: i) Temel Demirer, “İtiraz Ahlâkı”, Ümüş Hapishane Dergisi, Yıl:3, No:9, Ekim-Kasım-Aralık 2013… ii) Temel Demirer, “Onların ve Bizim -Çalışma(ma)- Ahlâkı(mız)”, Kaldıraç Dergisi, No:277, Ağustos 2024…
[5] Leon Troçki, Onların Ahlâkı Bizim Ahlâkımız, çev: Sertaç Canbolat, Göçebe Yay., 1997, s.22.
[6] Bkz: i) Temel Demirer, “… ‘Adalet(sizlik)’in Teori/ Pratiği Üstüne”, Kaldıraç Dergisi, No: 269, Aralık 2023… ii) Temel Demirer, “Hukuk(suzluk) ‘Adalet’ mi(dir)?”, Kaldıraç Dergisi, No:281, Aralık 2024… iii) Temel Demirer, “Adaletsizlik Karşısında Devrimci Sanatın Konumu ve İşlevi”, Kaldıraç Dergisi, No: 193, Ağustos 2017… iv) Temel Demirer, “Adalet(sizlik) ve Ölüm(süzlük)”, Tavır Dergisi, No:103, Aralık 2010… v) Temel Demirer, “Sokağın Adaleti ve Sanatın Misyonu”, Güney Dergisi, No:72, Nisan-Mayıs-Haziran 2015… vi) Temel Demirer, “İfade Özgür(süz)lüğü, Yargı(sızlık) ve Hukuk(suzluk)”, Rojnameya Newroz, Yıl:5, No:188, 29 Eylül 2011…












