Bazı fotoğraflar vardır; yalnızca geçmişi göstermez. Bir dönemin ruhunu, bir kuşağın umutlarını, kayıplarını ve zamana karşı verdiği mücadeleyi taşır. İlk bakışta sıradan bir toplu fotoğraf gibi görünürler. Yan yana oturmuş insanlar, arkada cezaevi duvarları, yüzlerde gençliğin ve inancın izleri… Oysa biraz daha dikkatle bakıldığında insan şunu fark eder: Asıl hikâye fotoğrafın içinde değil, yıllar sonra ona bakanların hafızasında saklıdır.
Bu fotoğraf 1994-1995 yıllarında Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nin 36. koğuşunda çekildi. O gün ben de aynı koğuşta bulunuyordum. Fotoğraf grup grup çekildiği için bu karede yer almıyorum. Ancak fotoğraftaki insanların tamamını tanıyorum. Aynı duvarların arasında yaşadık, aynı havayı soluduk, aynı acılara tanıklık ettik, aynı umutları büyüttük. Aradan geçen yıllara rağmen o yüzlerin büyük çoğunluğu hafızamda hâlâ ilk günkü kadar canlı duruyor.
Geçtiğimiz günlerde aynı koğuşu paylaştığım, bugün sürgünde yaşayan şair bir arkadaşım bu fotoğrafı sosyal medya hesabında yayınladı. Fotoğraf karşıma çıktığında bir an için zaman durdu. Otuz yıl bir anda ortadan kalktı sanki. Kendimi yeniden o koğuşun içinde buldum. Demir kapıların sesi, koridorlardan yükselen ayak sesleri, uzun sohbetler, paylaşılan ekmekler, birlikte içilen çaylar, söylenen türküler ve çekilen halaylar yeniden canlandı gözlerimin önünde.
O fotoğrafa baktığımda yalnızca geçmişi hatırlamadım; gençliğimin hâlâ o koğuşta oturan bir parçasıyla yeniden karşılaştım.
Fotoğrafa uzun süre baktım. İlk gördüğüm şey yüzler olmadı. Önce yoklukları gördüm. Çünkü bazen bir fotoğrafın en kalabalık kısmı, artık aramızda olmayan insanlardır. Edip Direkçi’yi, Mehmet Aslan’ı, Akşahin’i, Perişan’ı ve isimlerini burada sayamadığım daha nice arkadaşımı düşündüm. Kimileri işkencelerde yaşamını yitirdi. Kimileri yılların ağır cezaevi koşullarında sağlıklarını kaybetti. Kimileri uzun mahpuslukların ardından hayata veda etti. Kimileri ise ömürlerinin büyük bölümünü demir kapılar ardında geçirerek mücadelelerine sadık kaldı.
Oysa bu fotoğraf çekildiğinde hiçbirimiz geleceğin bize ne hazırladığını bilmiyorduk. Kimse yıllar sonra kimin yaşayacağını, kimin toprağa düşeceğini, kimin sürgüne savrulacağını ya da kimin hâlâ cezaevlerinde olacağını bilmiyordu. Hepimiz geleceğe bakıyorduk. Hepimizin yarınlara dair umutları vardı.
Belki hayallerimiz aynı değildi. Kimimiz ailesine kavuşacağı günleri düşlüyordu. Kimimiz köyüne dönmeyi. Kimimiz yarım kalan eğitimini tamamlamayı, kimimiz özgürce yazıp konuşabileceği bir ülkeyi hayal ediyordu. Farklı düşlerimiz vardı ama ortak bir ütopyamız vardı: Bu topraklarda özgür, eşit ve onurlu bir yaşam.
Bizi aynı koğuşta buluşturan da buydu. Aynı acıda, aynı türküde ve aynı umutta bir araya getiren de buydu.
Cezaevleri yalnızca insanların özgürlüğünü elinden almaz. Zamanını, gençliğini, sevdiklerini ve geleceğe dair planlarını da tüketmeye çalışır. Fakat cezaevlerinin asıl hedefi çoğu zaman insanın bedeninden çok iradesidir. Çünkü bir insanın ellerini bağlamak mümkündür ama inancını ve onurunu teslim almak çok daha zordur.
Bu nedenle cezaevlerinde verilen mücadele yalnızca fiziki koşullara karşı verilmiş bir mücadele değildir. Aynı zamanda insan kalabilme mücadelesidir. Kürt siyasi tutsaklarının onlarca yıla yayılan direniş tarihinde bunun sayısız örneği vardır. Diyarbakır Cezaevi’nden başlayarak farklı dönemlerde yaşanan açlık grevleri, ölüm oruçları, işkencelere karşı geliştirilen kolektif tutumlar, kültürel ve siyasal haklar için sürdürülen direnişler, insan onurunu koruma çabasının farklı biçimleri olarak tarihe geçti.
Çünkü cezaevinde bir tutsağın imkânları sınırlıdır. Ne gücü vardır ne makamı ne de silahı. Geriye çoğu zaman yalnızca bedeni ve iradesi kalır. Bu nedenle birçok tutsak, baskıcı uygulamalara karşı son itirazını kendi bedeniyle dile getirmiştir. Açlık grevlerinde yaşamını yitirenler, bedenlerini ateşe verenler ya da yıllarca ağır koşullara rağmen geri adım atmayanlar, yalnızca kendi yaşamları için değil; insan onuruna yakışır bir yaşam talebi için mücadele etmişlerdir.
Bu mücadelelerin yöntemleri üzerine farklı görüşler olabilir. Ancak inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır: Bu insanlar inandıkları değerler uğruna büyük bedeller ödemiştir. Bugün o bedellerin izleri yalnızca cezaevi kayıtlarında değil, ailelerin hafızasında, dostların yüreğinde ve bu halkın kolektif belleğinde yaşamaya devam etmektedir.
Belki de bu yüzden cezaevlerinde söylenen bir türkü dışarıdakinden farklıdır. Yazılan bir mektup, okunan bir şiir ya da çekilen bir halay da öyledir. Çünkü bunlar yalnızca kültürel faaliyetler değildir; aynı zamanda var olma biçimleridir.
Özellikle halay…
Halay, bu coğrafyada yalnızca bir oyun değildir. Birlikte yaşamanın, birlikte direnmenin ve birlikte umut etmenin sembolüdür. Cezaevlerinde çekilen halaylar ise bambaşka bir anlam taşır. Çünkü o halka yalnızca insanların el ele tutuştuğu bir daire değildir. Aynı zamanda yalnızlaştırılmak istenen insanların birbirine omuz vererek kurduğu görünmez bir dayanışmadır.
Bir cezaevi avlusunda kurulan halay halkası bazen saatlerce süren bir konuşmadan daha fazla şey anlatır. O halka, bütün baskılara rağmen kırılmamış bir iradenin görünür hâlidir. İnsanların birbirine tutunarak “Buradayız ve teslim olmadık” demesidir.
Belki de bu yüzden baskıcı sistemler yalnızca düşüncelerden değil; hafızadan, dilden, kültürden, türküden ve halaydan da korkarlar. Çünkü bunlar bir halkın kendisi olarak kalma biçimleridir. İnsan bazen uzun nutuklarla değil, omzunu arkadaşının omzuna vererek direnir. Bazen bir sloganla değil, bir halayın içinde attığı adımla varlığını ilan eder.
Bugün bu fotoğrafa baktığımda yalnızca bir cezaevi fotoğrafı görmüyorum. Bir kuşağın hikâyesini görüyorum. Yitirdiğimiz dostları görüyorum. Gençliğimizi görüyorum. Yarım kalmış hayatları görüyorum. Aynı zamanda bütün baskılara rağmen ayakta kalmayı başaran büyük bir iradeyi görüyorum.
Aradan otuz yıl geçti. Saçlar beyazladı, yüzler yaşlandı. Bazı dostlar toprağa karıştı. Bazıları hâlâ cezaevlerinde. Bazıları dünyanın farklı ülkelerinde sürgün hayatı yaşıyor. Fakat fotoğrafın içindeki ortak umut bütün bu yıllara rağmen yaşamaya devam ediyor. Çünkü o insanların çoğu için mesele yalnızca kendi özgürlükleri değildi. Kendilerinden sonra gelecek kuşakların daha özgür, daha adil ve daha onurlu yaşayabileceğine duydukları inançtı.
Belki de bu yüzden bu fotoğrafa her baktığımda bir cezaevi fotoğrafından fazlasını görüyorum. Bir halkın hafızasını görüyorum. Acılarla sınanmış ama teslim olmamış bir kuşağın hikâyesini görüyorum. Ve en çok da bütün kayıplara rağmen yarınlara inanmayı sürdüren insanların, duvarların ortasında çektiği o büyük halayı görüyorum.
O halay yalnızca geçmişe ait bir hatıra değildir.
O halay, zamana meydan okuyan bir hafızadır.
Çünkü bazı insanlar ölür, bazı kuşaklar yaşlanır, bazı yollar yarım kalır. Ama özgür ve onurlu bir yaşam düşü, onu taşıyan insanlar kadar inatçıdır. Kuşaktan kuşağa, hafızadan hafızaya, türküden türküye ve halaydan halaya yaşamaya devam eder.













