“Eğer görünüş özle çakışsaydı, bütün bilim gereksiz olurdu.”
Karl Marx
“Özgür halk, bugünkünden farklı şeyleri hala tahayyül edebilen halktır.”
Raymond Ruyer
AKP bidayetten itibaren emperyalist ‘politik İslam’ projesinin bir aracı olarak dayatıldı. 28 Şubatçı generallerin ‘aşırılıkları’ da projenin uygulanmasını kolaylaştırdı… Başlarda ‘asıl amaç’ gizlendi, dillendirilmedi. Sanki diğer düzen partilerinden biriymiş gibi bir imaj yaratıldı. Fakat zamanla yerini sağlamlaştırdıkça artık gerçek niyeti gizlemeye pek gerek duymadılar…
2010 yılında ‘Anayasa Reformuyla’ başlayan süreç ve sonrasında adım adım devlet aygıtı ‘dizayn’ edildi. Ergenekon, Balyoz davaları, 2016 “Fetöcü darbe” ve sıkı yönetim, 2018 ikinci “Anayasa Reformuyla’ bir eşik daha aşıldı. Bu zaman zarfında ordu, polis, yargı ve medya (gazeteler, televizyonlar, sosyal medya) hizaya getirildi… Medya misyonuna ve varlık nedenine külliyen yabancılaştı… Elbette bu öncesinde matahtı demek değil ama hiç değilse bu günkü sefil durumda değildi.
Aslında sanıldığı gibi, devlet kurumlarının çökertilmesi ‘beceriksizliğin’ veya ‘yanlış tercihlerin’ eseri değil… Bilinçli bir tercih… Politik İslamcı bir devlet kurmak için “Eskinin” çökertilmesi gerekiyordu… Ve çökerttiler…
Şimdilerde yeni bir anayasa değişikliği gündemde. Son bir “reformla” projeyi tamamlamak amaçlanıyor… “Kürt açılımı” denilen o amaç için gündeme getirildi… Asla Kürt sorununu çözmek gibi halisane ‘amaçlar’ söz konusu değil… Boşuna ‘her söz her ağıza yakışmaz’ denmemiştir… “TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” Komisyonu” Kürt sorununu çözmek gibi kaygılarda gündeme gelmedi… Anayasa değişikliği için muhalefeti etkisizleştirmek, bu amaçla da Kürtlerin desteğini almak amaçlanıyor…
Esasen söz konusu projenin başarısı için iki odağın etkisizleştirilmesi gerekiyor: Kürtler ve Aleviler… Barış süreci denilenle Kürt muhalefetini, Mutlak Butlan saçmalığıyla da, Kemal Kılıçtaroğlu üzerinden Aleviler hizaya getirilmek isteniyor… Eğer bu amaç gerçekleşir ve Anayasayı üçüncü defa değiştirmeyi başarırlarsa artık ilelebet iktidar yolunun açılacağı beklentisi var…
Eğer gerçekten amaç “Kürt barışı” olsaydı, tevatür edildiği olsaydı, hemen Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Selçuk Mırzaklı, Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman, Selçuk Kozağaçlı, gazeteciler ve diğerleri derhal tahliye edilir, kayyım atamaları sonlandırılır, CHP’li belediyelere yönelik saldırı başlatılmazdı…
Şimdilerde Butlan saçmalığıyla dinci iktidar gözünü iyice karatmış görünüyor… Gerçi ‘İslam Devleti’ Projesi’ hayli yol almış görünüyor ama işi zorlaştıran bir şey var: Ekonomik çöküş… Nitekim Özgür Özel’in mitinglerine büyük ilgi, doğrudan çöküşün sonucu… Eğer ekonomik çöküş bu kadar derin olmasaydı, AKP’nin işi kolaylaşırdı ama insanlar bugün Cumhuriyet tarihinin en derin ekonomik kriziyle yüzleşmekte…
Fakat çökertilen sadece ekonomi değil, tüm kurumlar çökertildi…
Gerçi Türkiye’de siyaset oldum-olası ‘bütçeyi hazineyi, müşterekleri yağmalamak, talan etmek üzerinedir ama Politik İslamcı AKP döneminde, tüm rekorlar kırıldı… Neredeyse yağmalanmamış, talan edilmemiş, özelleştirilmemiş, kâr aracına dönüştürülmemiş, soysuzlaşmamış bir şey bırakmadılar ki, böylesi bir utanmazlık görülmüş şey değildir… Hepsinden önemli olan, doğa yağma ve talanı ki, bu yaşamın temelinin aşındırılması, gelecek nesillerin geleceğinin karartılması demek… Eğer vakitlice bu yağma ve talan durdurulamazsa, geri dönüşü olmayan sınır aşılacak…
AKP’nin projesini püskürtmek, saldırıyı durdurmak için muhalefetin vakit kaybetmeden birleşmesi ve mücadeleyi ‘Meclis dışına’, sokağa taşıması gerekiyor… Zira Meclis’in artık hiçbir varlık nedeni kalmadı… Tabii bu eskiden matahtı demek değil… Peş peşe yapılan yasal ve anayasal değişikliklerle Meclis tamamıyla by-pass edildi… Artık TBMM, Sarayın sekretaryası işlevi görüyor, daha fazlası değil… Kaldı ki, bizde demokrasi pratiği hiçbir zaman içi boş bir söylem olmanın ötesine geçemedi… Bir seçim ve temsil yanılsamasından ibaretti…
Fakat, artık muhalefetin aklını başına alması, ‘kapitalizm dahilinde bir gelecek olmadığı’ tespitinden hareket etmesi gerekiyor. Artık kapitalizmde çıkılmadan, komünist topluma giden yol aralanmadan asla bir gelecek olmadığının bilinmesi gerekiyor… Zira kapitalizm tarihsel ömrünü tamamladı… Artık Büyük İnsanlığa teklif edebileceği bir şey yok… Şimdilerde sistemin peydahladığı sosyal kötülüklere (açlık, yoksulluk, sefalet, aşağılanma), ekolojik yıkım ve iklim krizi de eklenmiş bulunuyor ki, bu üçünün diyalektiği de bir sürdürülemezlik veya aynı anlama gelmek üzere bir uygarlık krizi ortaya çıkmış bulunuyor…
O halde iki şey: Ya aracın direksiyonu vakitlice insandan ve doğadan yana çevrilecek, ya da insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olmayacak… Bunu söylemek de ne bir kehânet, ne bir felaket tellallığı ne de bir hezeyan… Zira, şeylerin gerçeğiyle yüzleşmeye cüret etmeyenlerin bu dünyada bir şeyler başarmaları mümkün değildir…
Harika şair Nazım Hikmet’ten bir alıntıyla bitirelim:
“Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm”…













