🔴Mezopotamya’nın nehirleri ve sulak alanları enerji projelerinin baskısı altında doğal karakterini kaybediyor. Verimli tarım toprakları ile meraların enerji yatırımlarına açılmasının gıda üretimini engellediğini belirten uzmanlar, havza bazlı acil bir koruma planı çağrısı yapıyor.
Dicle ve Fırat havzaları ile Zap Vadisi’nden Aras Havzası’nı kapsayan bölgede Hidroelektrik Santral (HES) ve Güneş Enerji Santrali (GES) projeleri hız kesmeden sürerken, havzanın geleceği yok olma riskiyle karşı karşıya. Bölgede 169 HES ve 75 GES projesi faaliyette bulunurken; 43 HES projesi lisans-ön lisans, 77 HES projesi ise planlama aşamasında. GES’lerde ise 20 proje ön lisans, 26 proje yapım sürecinde.
Mezopotamya’nın yaşam damarları olarak tanımlanan Dicle ve Fırat nehirleri ile onları besleyen yüzlerce dere ve sulak alan, enerji projelerinin yarattığı baskı altında doğal karakterini kaybetme riski taşıyor.
‘Dicle ve Fırat Mezopotamya’nın yaşam damarlarıdır’
Dicle ve Fırat havzalarında yaşanan dönüşüm ve HES ile GES projelerinin ekoloji üzerindeki etkilerine ilişkin ekolojist Hüseyin Akıl Mezopotamya Ajansı’dan Zeynep Durgut’a değerlendirmelerde bulundu.
Akıl, havzaların yalnızca su kaynakları olmadığını vurgulayarak şöyle konuştu:
“Dicle ve Fırat havzaları Mezopotamya’nın yaşam damarlarıdır. Bu iki nehir ve onları besleyen yüzlerce dere, çay ve sulak alan yalnızca su taşıyan sistemler değil; aynı zamanda binlerce canlı türünün yaşam alanı, milyonlarca insanın geçim kaynağı ve binlerce yıllık kültürel mirasın taşıyıcısıdır. Ancak son yıllarda havza genelinde artan HES, baraj, GES, maden ve diğer enerji projeleri, bu bütüncül yapıyı ciddi biçimde tehdit ediyor. Soruna yalnızca tek tek projeler üzerinden bakmak yeterli değildir. Çünkü her yeni proje, zaten baskı altında olan ekosisteme ek bir yük getiriyor. Bir nehir üzerinde yapılan bir barajın etkisi sadece o noktada kalmıyor; nehrin aşağı havzalarına, yeraltı sularına, sulak alanlara ve biyolojik çeşitliliğe kadar uzanıyor. Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük sorunlardan biri kümülatif etkilerin yeterince dikkate alınmamasıdır.”

Dicle ve Fırat doğal karakterini kaybediyor
Bölgede enerji üretimi ve “güvenlik” gerekçeleriyle yapılan barajların nehirlerin doğal akışını değiştirdiğini belirten Akıl, ekosistemlerin parçalandığını ifade ederek şunları kaydetti:
“Bölgede enerji üretimi ya da güvenlik gerekçesiyle inşa edilen barajların ortak sonucu, nehirlerin doğal akışının kesintiye uğraması ve ekolojik bağlantıların parçalanmasıdır. Birçok vadide doğal yaşam alanları sular altında kalmış, bazı bölgelerde yaban hayvanlarının göç yolları değişmiş, bazı alanlarda ise ekosistemlerin doğal işleyişi geri döndürülmesi zor şekilde bozulmuştur. Havza ölçeğinde en büyük risk; Dicle ve Fırat’ın doğal karakterini kaybetmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması, kuraklık riskinin artması ve iklim krizine karşı bölgenin direncinin zayıflamasıdır. Ekosistemler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu projelerin toplam etkisi gelecekte su krizlerini, habitat kayıplarını ve ekolojik çöküşleri daha görünür hale getirebilir. Bugün birçok nehirde doğal akış rejiminin bozulduğunu açıkça gözlemleyebiliyoruz. Nehirler artık mevsimsel döngülerine göre değil, enerji üretiminin ihtiyaçlarına göre akıyor. Bu durum yalnızca su miktarını değil, suyun sıcaklığını, taşıdığı mineralleri ve ekosistem içindeki işlevlerini de değiştiriyor.”
Sulak alanlar doğrudan etkileniyor
Akıl, su ekosistemlerinde yaşanan değişimin biyolojik çeşitlilik üzerinde ciddi sonuçlar doğurduğunu söyledi:
“Nehirlerde yaşayan balık türleri, omurgasız canlılar ve suya bağımlı birçok canlı için bu değişimler ciddi sonuçlar doğuruyor. Özellikle yalnızca belirli havzalarda yaşayan endemik türler açısından risk çok daha büyük. Yaşam alanları daralan veya parçalanan türlerin bazıları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Sulak alanlar da bu süreçten doğrudan etkileniyor. Oysa sulak alanlar kuşlar için barınma ve üreme alanı olmanın yanında, karbon depolayan ve iklim düzenleyici işlev gören önemli ekosistemlerdir. Su rejimindeki değişiklikler nedeniyle bazı sulak alanların küçüldüğünü, bazılarının ise tamamen kuruma tehdidi altında olduğunu görüyoruz. Güneş enerjisi fosil yakıtlara kıyasla daha temiz bir enerji kaynağıdır ve iklim krizine karşı mücadelede önemli bir yere sahiptir. Ancak çevre dostu olarak tanımlanan her yatırımın doğru yerde ve doğru yöntemlerle uygulanması gerekir.”

Tarım ve hayvancılık baskı altında
GES projelerinin tarım arazileri ve meralar üzerinde planlanmasının gıda üretimi ile enerji üretimini karşı karşıya getirdiğine vurgu yapan Akıl, şöyle dedi:
“Son yıllarda bazı GES projelerinin verimli tarım alanları, meralar ve doğal habitatlar üzerinde planlandığını görüyoruz. Bu durum enerji üretimi ile gıda üretimini karşı karşıya getirebiliyor. Özellikle kuraklık baskısının arttığı bölgelerde tarım topraklarının korunması hayati önem taşıyor. Ayrıca meralar yalnızca hayvancılık açısından değil, birçok bitki ve hayvan türünün yaşam alanı olmaları nedeniyle de önemlidir. Bu nedenle enerji yatırımlarında arazi seçimi büyük önem taşıyor. Çatı sistemleri, sanayi bölgeleri ve daha önce tahrip edilmiş alanlar değerlendirilmeden doğal alanların enerji projelerine açılması uzun vadede yeni çevresel sorunlar yaratabilir. Ekolojik sorunlar çoğu zaman sosyal ve ekonomik sorunlarla iç içe ilerler. Bir bölgede su kaynaklarının azalması ya da kontrol altına alınması, doğrudan o bölgede yaşayan insanların yaşamını etkiler. Tarımla uğraşan çiftçiler, hayvancılıkla geçinen köylüler ve kırsal topluluklar bu değişimlerden ilk etkilenen kesimlerdir.”
Su kaynaklarına erişim ve kırsal göç
Su kaynaklarına erişimin zorlaşmasının üretim maliyetlerini artırdığı ve kırsal göçü hızlandırdığını belirten Akıl, “Suya erişimin zorlaşması üretim maliyetlerini artırırken, verim kayıplarına da neden olabiliyor. Bazı bölgelerde mera alanlarının azalması hayvancılığı olumsuz etkiliyor. Bunun sonucunda kırsaldan kentlere göç hızlanabiliyor ve yerel ekonomik yapı zayıflayabiliyor. Doğanın tahrip edilmesi yalnızca çevresel bir mesele değildir. Aynı zamanda yaşam hakkı, geçim hakkı ve doğal kaynaklara adil erişim meselesidir. Bu nedenle ekolojik mücadele ile sosyal adalet mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez” ifadelerini kullandı.

Havza bazlı koruma çağrısı
Akıl, projelerin yalnızca ekonomik değil ekolojik etkileriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Enerji ihtiyacı ile ekolojik koruma arasında denge kurmak mümkündür. Ancak bunun için kısa vadeli ekonomik hedeflerden çok uzun vadeli ekolojik sürdürülebilirliği esas alan bir planlama anlayışına ihtiyaç vardır. Öncelikle havza bazlı çevresel değerlendirmeler yapılmalı ve projeler yalnızca ekonomik getirileri üzerinden değil, ekolojik maliyetleriyle birlikte ele alınmalıdır. Her proje ayrı ayrı değil, havza üzerindeki toplam etkisiyle değerlendirilmelidir” diye konuştu.
‘Mezopotamya’nın hafızası’
Dicle ve Fırat havzalarının yalnızca su kaynakları değil, aynı zamanda kültürel ve ekolojik bir hafıza olduğuna vurgu yapan Akıl, son olarak şunları söyledi:
“Doğal koruma alanları, sulak alanlar, ormanlar ve yüksek biyolojik çeşitliliğe sahip bölgeler enerji yatırımlarına kapatılmalıdır. Enerji verimliliğine yatırım yapılmalı, tüketimi azaltan politikalar geliştirilmelidir. Ayrıca yerel ölçekte, doğayla uyumlu ve katılımcı enerji modelleri desteklenmelidir. Dicle ve Fırat yalnızca iki nehir değildir; Mezopotamya’nın hafızasıdır. Bu havzaların korunması sadece çevre meselesi değil, aynı zamanda kültürel mirasın, biyolojik çeşitliliğin ve gelecek kuşakların yaşam hakkının korunması anlamına gelmektedir.”
/Kaynak: İlke TV/










