Marksist-Leninist teze göre: “Sınıf çelişkisi yani proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki”, “emek – sermaye çelişkisi”, “ezen – ezilen ulus çelişkisi”, “Emperyalizm ile Sosyalizm arasındaki çelişki” gibi çelişkiler “antagonist (uzlaşmaz) çelişkiler” olarak tanımlanır ve aralarındaki “ilişki” reddedilir(di). Tüm sınıfsal ve ulusal mücadeleler de bu diyalektiğe bağlı olarak gelişti. Devrimler sürecinde ve sonrasında da bu temel saptama olarak kaldı. Dışına çıkanlar ya da yönelme eğilimi gösterenler, “oportünist”, “revizyonist”, “sosyal emperyalist” olarak anıldı…
Hikayeyi uzatmayayım: Kanımca bu çelişkiler ve bu çelişkilerden hareketle yapılan çıkarsamalar “tüm savaşların anası” gibidir. Düalist akla ve bu aklın oluşturduğu “ret ve kabul” ölçülerine göre işleyen denklem; uzlaşmaz çelişkilerin şiddetle/savaşla çözümü fikrini besleyerek pratikleştirir. Devrim ve özgürlük sorununu “karşıtların mutlak tasfiyesi” ne indirger. “Biri yok olmadan öteki özgür olamaz” fikri, Sol Sosyalistler kadar, yurtseverlerin de ana perspektifi olarak yüzyıllık tarihte yer tutar.
Dahası her biri “barışçıl geçiş” ya da “karşıtların bir arada yaşaması” fikrini reddeder. “Karşı güç ya da eğilimlerin varlığı” sosyal devrimlerle bağdaştırılmaz. Bağdaştırılmadığı gibi, bunun eski toplumsal düzene yani kapitalizme “geri dönüş” ün koşullarını yarattığı düşünülür.
Lenin’in “geriye dönüş” kaygısı da buradan doğar. “Küçük meta üretimi her gün, her saat kapitalizmi üretir”, “Küçük meta üretimi binde bir dahi olsa geri dönüşünün koşullarını hazırlar” fikri, işçi sınıfı ve yoksul köylülük dışında, hiçbir sınıf, güç ya da yapının varlığına izin vermez.
Bu tezin mayalayarak inanç haline getirdiği en önemli şey, “sınıf”ların başka bir tanıma ve sınıflar arası ilişkilerin başka bir yoruma kapatılmış olması gerçeğidir. İdeoloji ya da teorik saptamaların inanç haline gelmiş olması, ilerici güçleri kısırdöngüye alarak, alternatif yol ve mücadele biçimlerine de kapatır.
“Tek doğru” fikrinin yarattığı “tek yol” takıntısı, değişim ve sosyal dönüşümleri reddeden dogmatizmi besler. Ve her şeyin neden-sonuç ilişkisiyle önceden belirlendiğini, dolaysıyla gerçekleşmesinin zorunlu olduğunu savlayan determinist aklı moderniteyle eşleştirir. Pozitivist önermeleri güçlendirir.
Ancak burada Kuantum devreye girer: Kuantum fiziği, bakış açısını genişletir ve olasılıkları çoğaltır. Yapıları tek ve mutlak doğru saplantısından kurtarır. Kuantuma göre “çelişki, belirsizlik, olasılık ve çokluk doğasal yasalardır.” Doğa da toplum da homojen değil, karmaşık ve etkileşimli bir yapıya sahiptir. Her şey sınıfsallıkla ya da karşıtların varlığıyla açıklanamaz. Gerçeklik de mutlak olmadığı gibi “tek” de değildir; göreceli ve ilişkiseldir.
Doğru sonuçlara varılmak isteniyorsa kaba materyalizm eleştirisi üzerinden; diyalektik ve tarihsel Materyalizme bir de Kuantum fiziği eklenmelidir. İzafiyet teorisi, klasik özelliğini kaybeden sınıf, toplum, yapı ve olayların karmaşık yapısını tanımlamayı hayli kolaylaştırmıştır.
Şiddetten-şiddetsizliğe evrilen sürecin doğru anlaşılmasını güçleştiren en önemli unsur, “sınıfçı mantığın” Kuantumcu perspektifle yorumlanmamış olmasıdır.
Karl Marx, “Şimdiye kadarki tüm toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.” tezi doğrudur. İnsanlar geçinebilmek için emeklerini satmak zorunda olduğu ve bu emekten doğan artı değer adaletsiz paylaşıldığı sürece “sınıf mücadelesi” olacaktır.
Sınıf çelişkisi dolaysıyla sınıfa dayalı mücadeleler elbette son bulmuş değil. Mücadele son bulmaz evrim geçirerek değişir.
Ancak…
Aynı mekanik üzerinden yürümez. Tarih, yeni fikirler yarattığı gibi hayata yeni mekanikler kadar yeni teorik, politik, felsefi ve ruhsal değerler de katar. Karşıtlığın yarattığı “öl-öldür” mekaniğine karşı, özgür birlik fikrinin yarattığı “yaşa-yaşat” gibi… “Yaşa-yaşat”; derin, felsefi, ruhsal ve bütünleyicidir. Öz ve biçim olarak klasik sınıfçı anlayıştan ayrılır. Ötekileştirmediği gibi; fiziksel, sosyal tasfiyeler de içermez.
Sınıfın mikro-evrimi ve yeni kimlik alanları
Ayrıca “sınıf” ve “sınıf mücadelesi”nin tarihsel olarak makro ölçekten-mikro ölçeğe doğru daralarak (küçülerek) daraldığı kadar farklılaşarak evrim geçirdiğini de belirtmek gerekir. Burada Sınıf homojen olmaktan çıkar. Fabrikalardan dijital pazarlama depolarına, maden ocaklarından çağrı merkezlerine ve yazılım ofislerine doğru karakteristik değişimler yaşar.
Bu gerçeklik “Sınıf”ın toplumsal statüsünü, kamusal sorunlar karşısındaki düşünce yapısını, duyarlılık düzeyini etkileyerek değiştirir; kolektif olmaktan çıkarır. Daha da önemlisi, Sınıfçı siyasetin, toplumsal yapıyı doğrudan etkileyecek geniş hacimli ve dönüştürücü konumundan çıkarır.
Peki yerini ne alır?
Elbette farklı kimlik politikaları (etnik, cinsel, politik gibi), kültürel çatışmalar, ötekilik, siyasal farklılıklar ve çevresel – demografik problemler… Bunun politik-pratik alanı ise, etnik köken, cinsiyet, inanç, göçmenlik gibi rasyonel olgular olarak öne çıkar. Küresel hegemonyanın yarattığı göçmen ve mülteci sorunsalını da, yeni aidiyet ve entegrasyon sorunsalını da buna eklemek gerekir. Ayrıca doğal kaynak ve iklim krizleri de etkin biçimde birey ve toplum hayatına girer ve çelişkisine yeni boyutlar kazandırır.
Burada birey, “sınıf aidiyeti” ya da “kolektif aidiyetler” yerine ideolojik, kültürel, inançsal ya da yerel değerlere dayalı aidiyetler gösterir. Ya da tüm bunlardan kaçarak “kimliksizleşir.”
Tüm bunlar, çelişkinin nizafi olduğunu, her durumda “mutlak ve uzlaşmaz” olmadığını; mağdurun da sadece belli bir sınıf değil, tüm toplum olduğunu; sadece “parça”nın değil, “bütün”ün de aynı oranda etkilenebildiğini ortaya koyar. Aynı biçimde teorik, ideolojik, politik- pratik formasyonların düalist ve klasik sınıfçı yapısını bozarak reddeder.
Bu anlamda günümüzde “anlam ve özgürlük” arayışı klasik ifadeyle “devrimler”, dar sınıfsal bir karakter taşımaz. Belli bir sınıfın örneğin “proletaryanın” ya da sınıf ittifakı olarak “işçi-köylü” birliğinin varlığına oturmaz.
“İşçi-köylü devrimi” ya da “demokrasisi” yerine “toplumsal demokrasi” tanımı da bu diyalektiğin ürünü olarak ortaya çıkar. Bu nedenle “Sınıf sosyalizmi” değil, “Demokratik Sosyalizm”; “Ulus” değil, “Demokratik Ulus…” gibi kavramlar gelişir.
Kuantum diyalektiği ve doğrusal olmayan ilericilik
Tarih ve Kuantumcu diyalektiğin en büyük öğretisi şu olabilir: Günümüzde hiçbir demokratik eylem, sınıfçı siyasetin büyüttüğü karşıtlık fikri üzerinden gelişmez. Geliştirilse bile sonuç vermez. “Karşıtlık” fikri körelmiştir. Birinci önemli husus budur.
İkincisi, “ilericilik – gericilik” olgusu doğrusal değildir ve doğrudan sosyal sınıflara indirgenemez. İlericilik ya da gericilik de görecelidir ve doğrudan bir sınıfa ya da sosyal kategoriye atfedilemez. Zira ilericilik-gericilik; sosyal sınıfların bulunduğu yerle değil, bu sınıfların özel ve genel sorunlar karşısındaki tutumlarıyla belirlenir. İşçi, bütünüyle ilerici; burjuvazi, bütünüyle gerici olamaz. Sosyal tarih, her birinin ilerici ve gerici yanlarının olduğunu fazlasıyla anlatır.
Bu anlatı, sosyal sınıfların (burjuvazi ya da proletarya) her birinin yapısında bulunan olumlu-ilerici yanlarına önem atfeder ve toplumsal değişim eyleminin öznesi yapar. Özne olan sınıf değil, sınıfın taşıdığı olumlu özelliklerdir. Bir diğer ifadeyle, değişimin tek öznesi yoktur. Sosyal değişimler tek sınıfa, tek anlayışa, tek örgüye, tek bir fikre dayalı gelişmez.
Anlamı şudur: Klasik Marksist sınıf teorisinin determinist (belirlemeci) ve düalist (ikili) yapısı irdelenerek yeniden inşa edilmelidir. Modern dünyanın kaotik yapısı ve zorlayıcı karmaşıklığını aşarak yeni sosyal formlar yaratmanın başkaca yolu yoktur. Hayat, Kuantum diyalektiği ve oluşan yeni sınıf ve kimlikler üzerinden okundukça, geri kazanılabilir.
Alt başlık: Türk-Kürt İlişkilerinde Evrimsel Süreç: Siyasetin Simbiyotik Evrimi
Politika bir ilişkiler ve çözüm sanatıdır. Ancak tek başına bir anlam ifade etmez. O, güçlü bir felsefi, teorik zeminden ve tarihsel birikimden beslenir. Bu zemin olmadı mı, politika çöker. Kürtlerdeki güncel politik zorlanmanın temelinde de bu felsefi-teorik ve tarihsel arka planın doğru kavranmamış olması vardır. Özellikle çelişkiler ve ondan beslenen “karşıt kutuplar” saptamasının dayandığı “uzlaşmazlık” fikrinin, “evrim dışı” bırakılmış olması politikayı kısır döngüye almış gibidir…
Ana konumuza dönersek: Zıtlar sürekli etkileşim halindedir. Karşıtlar birbirlerinin “anlam”ını oluştururlar. “Anlam ve aidiyet” karşıtların varlığıyla somutlaştığı gibi, hayatta kalmalarını da sağlar. Burada varlık; “çekerek”, “kapsayarak” değil, “iterek”, “ötekini dışlayarak” oluşur. Ancak “ortak alan”ları yoktur. Birbirini çekenlerin değil, itenlerin “ortak alanları” olamaz. Klasik anlamda bir savaş-şiddet prensibidir bu.
Şiddet Aklından Ortak Alana: Paradigmanın Felsefi Dönüşümü
Güçleri ortak alanda idrak etmeyen ya da buna karşı çıkan akıl, evrim dışıdır ve şiddet aklıdır. Bu akıl, sadece bilinçsel olarak değil içgüdüsel olarak da hâlâ çok etkindir.
Oysa “şiddetten şiddetsizliğe geçiş”, “şiddet prensibi”ni geçersiz kılar ve “varlık”, “varoluş” için gerekli “ortak alan”ı hazırlar. Paradigma da böyle bir alana ihtiyaç duyar. Paradigmasal değişimin temel özelliklerinden biri, birbirlerine alan bırakmayan şiddet-savaş prensibinden; birbirlerine “ortak alan” açan anlayışa geçiştir. Pratik politika bunu içsel bir değere dönüştürdüğü oranda ilerler.
Her fikir elbette karşıtı ile vardır ve bunun içerdiği “çatışma” daha üstün sentezler yaratır. “Anlam”ın oluşumu da bu yolu izler. Ancak “anlam”, çatışmalı siyaset ya da toplumlarda ötekini kapsamaz. Tekil kalır. Siyasal bağlamda erildir; “bütün(lük)” oluşturmaz.
Fark edilmeyen şudur: Paradigma salt politik bir “yön değişikliği” değildir; felsefi bir değişimdir. Reel politikacıların politik yanı alırken felsefi yanı ıskalamaları paradigmayı anlamsız kılar. Bu da içten bir tasfiye süreci başlatır. Bilim bizlere “karşıtların birliği”nin muazzam bir döngü oluşturduğunu söyler. Bu döngü yeni siyasal ve toplumsal popülasyonlar yaratır. Bu popülasyonda “anlam” ve “varlık” çatışmalarla değil, birinin ötekine duyduğu gereksinimle oluşur. Kürtlerin ya da Türklerin birbirlerine duyduğu gereksinim sadece politik açıdan değil; “anlam”ın toplumsallaşması açısından da bir zorunluluktur.
Doğanın Kusursuz Diyalektiği: Mutualizm ve Sosyal Evrim
Sosyolojik evrim de böyle gelişir. Sosyal evrim, karşıtları dışlamaz, özgür temelde uyumlanmasını amaçlar. Buna mutualizm ya da simbiyotik evrim / simbiyotik ilişkiler de denebilir. Doğa bu konuda oldukça cömerttir; örneklerle doludur.
Mutualizm; farklı canlı türlerinin karşılıklı olarak fayda sağladığı ve birbirinden ayrılmadığı ilişki biçimidir. Burada canlı türleri hayatta kalmak için birbirlerine mutlak bağımlılıkla yaşar. Dediğimiz gibi örnekleri çoktur: Mercanlar ile algler gibi… Mantarlar ile bitkiler gibi… Arılar ile çiçekler gibi… Nasıl mı? Örneğin algler, mercanlara besin ve oksijen sağlar; mercan da ona güvenli bir barınak olur. Biri ötekinden yararlanırken, öteki de ondan yararlanmış olur. Mantarlar topraktan su ve mineral emer, bitkiye aktarır; bitki ürettiği şekeri mantarla paylaşır. Bu mutualist ilişki aynı zamanda “ortak yaşam ilişkisi”dir. Kusursuz gibidir.
Romantik Kardeşlikten Rasyonel Ortaklığa: Türk-Kürt İlişkilerinde Simbiyotik Gelecek
Türk-Kürt ilişkisi de böyle bir ilişkiye evrilmiş gibidir. Ya da evrimi kaçınılmazdır. Evrimsel süreçte simbiyotik ilişkilerin özü şudur: Başlangıçta zararlı olan türlerin zamanla birbirlerine uyum sağlayarak enerji tasarrufu ve avantaj elde etmeleriyle gelişir. Sosyal evrim; Türk-Kürt ilişkilerinde de bu diyalektiği zorunlu kılar. Başlangıçta birbirlerine “zararlı” gibi görülen ve pratik olarak da öyle olan ilişkilerin “uyumlanma” yoluyla yakınlaşmasına ihtiyaç vardır.
Türk-Kürt ilişkisini soyut, “romantik bir kardeşlik” söyleminden çıkarıp, doğadaki gibi rasyonel bir hayatta kalma ve uyumlanma zorunluluğunun yarattığı ilişkiye oturtmak sadece tarihsel bir zorunluluk değil; olgunun doğası gereğidir. Bu evrimsel zorunluluk, savaş ve şiddetin hâkim olduğu Ortadoğu’da Türk ve Kürt “ortak zeminine”, “anlam”da ortaklaşmasına ihtiyaç duyar. Bu da enerjiyi olumlu anlamda birleştirir.
Siyasetin simbiyotik evrimidir bu. Diyalektiği de diyebiliriz. Halkları tek bir “anlam”da birleştirecek olan da budur.
Anlam ise kavrayıştan doğar. Kavrayış gelişmedikçe, paradigma köksüzleşir ve tıpkı anlam gibi zamanla çöker.












