Su karadan güvenli olabilir miydi gerçekten?
Su dediğimiz şey, okyanuslara bağlanan, anakaraları çepeçevre sarıp sonsuzluğa açılan bir derya da olabilirdi; durgun ama derinlikleriyle ürküten bir göl de. Neye göre güvenli, neye göre güvensiz sayılırdı? İnsan ancak bir kıyıda, beklenmedik ve ölümcül bir tehditle yüz yüze geldiğinde mi suya güven duymaya başlardı? Oysa su, başlı başına bir muamma, bilinmez olana açılan bir sonsuzluktu.
Musa Karbadağ’ın “Su Karadan Güvenli Anne” adlı öykü kitabına kafamdaki bu sorularla başladım.
Aslında bilinmezliğe açılan aynı yollardan geçmiş, benzer şeyleri deneyimlemiştik. Bir umut uğruna kendimizi denizin kollarına bırakmıştık. Ama Karbadağ’ın kitaba adını veren bu söz üzerine hiç düşünmemiştim. Gerçekten de yaşamlarımızı, suyun insafına daha güvenli olduğu için mi bırakmıştık? Yoksa bizi suya iten şey, karanın artık güvenli olmaktan çıkmış olması mıydı?
Kitaba adını veren öyküde yazar, bir grup insanın bilinmezliğe doğru yolculuğunu anlatırken şöyle yazar:
“Nihayet kaderlerini teslim edecekleri rehber gelmişti. Alan’ın bakışlarında bilinmezliğe açılan bir korku vardı.”
Bu cümlelerde yalnızca korku değil, zorunluluk da vardır. Çünkü göç ya da kaçış çoğu zaman özgür bir tercih değil, çaresizliğin dayattığı bir karardır.
Öykünün başka bir yerinde ise şu cümleyle karşılaşırız:
“Burası, mülteciler için lacivert bir ölüm çukuruydu.”
Gerçeklik bu kadar yakıcıyken su nasıl güvenli olabilirdi? Bir yanda insanı kaçmaya zorlayan açık tehdit ve tehlike, diğer yanda ise umut; öte kıyıda yeni bir hayat ihtimali.
“Kaçak yollarla sınırı aşıp başka bir ülkede güneşe merhaba diyeceklerdi.”
Evet, her şey biraz da bunun içindir: umut.
Karbadağ’ın “Rahmatov” öyküsünde ise sürgünün ironik ve trajik yüzü çıkar karşımıza. Bir zamanlar aynı siyasi iklimin farklı taraflarında duran insanlar, üç metrelik bir Zodyak botta aynı kaderi paylaşırlar. Dönemin koşulları faili ve mağduru aynı yolculukta buluşturur. Bu karşılaşma, öykünün en çarpıcı yanlarından biridir.
İnsanlık tarihi öteden beri göçlerin tarihidir. Kuşkusuz her çağ büyük yıkımlara, sürgünlere ve yok oluşlara sahne olmuştur. Yine de son on beş yirmi yıllık dönem bu açıdan daha sarsıcı yaşandı. Belki de yaşananların hem tanığı hem de mağduru olduğumuz için böyle düşünüyoruz. Ancak boğulan umutların görüntüleri, kıyılara vuran cansız bedenler ve mavi suların yuttuğu göç kafileleri, belki de ilk kez bizim çağımızın ortak vicdanına bu kadar derinden kazındı.
Musa Karbadağ’ın öyküleri tam da bu gerçekliğin içinden sesleniyor. Onun karakterleri yalnızca bir ülkeden diğerine gitmeye çalışan insanlar değildir; geride bırakılmış hayatların, yarım kalmış hikâyelerin ve zorunlu tercihlerin taşıyıcılarıdır.
Kitabın sonunda dönüp başlıktaki soruya yeniden bakıyoruz: Su gerçekten karadan daha güvenli miydi?
Belki de mesele hiçbir zaman suyun güvenliği değildi. Mesele, insanı denizin ortasındaki bir Zodyak bota bindirecek kadar güvensizleşen karaydı. Karbadağ’ın öyküleri bize bunu hatırlatıyor: Bazen insanlar suya güvendikleri için değil, karaya güvenemedikleri için yola çıkarlar.
Musa Karbadağ
Su Karadan Güvenli Anne
Belge yayınları-2021











