*Politik Kürtlüğün en somut ve tehlikeli tezahürü, politik öncü hattın Türkiye merkez siyasetine angaje olma ve “tüm ülkeyi demokratikleştirme” misyonu adına kendi özgünlüğünü eritme ısrarıdır. Gövdesi Kürt halkının tarihsel acılarına, fedakarlıklarına ve sosyolojisine dayanan ancak yönü Ankara’nın kısır klik savaşlarına, meclis aritmetiklerine ve ittifak dehlizlerine çevrilmiş bir siyaset tarzının nesnel olarak başarı şansı bulunmamaktadır.
*Kürtlerin kendine ait, öz ve özgün bir örgütü/siyaset hattı olmadığı takdirde Kürt varlığı korunamaz. Özgün örgütsel yapıyı esneterek ortadan kaldırmak veya onu sistem içinde eritmek, Kürtleri bir halk, dahası bir ulus olarak tasfiye etmekle eşdeğer bir sonuca kapı aralar.
Ulusal Dinamik ve Sosyal Devrimin Diyalektiği
Kolonyal egemenlik altındaki ulusların kurtuluş hareketlerinin kuramsal ve pratik mimarisi, ekseriyetle “ulusal varoluş” ile “toplumsal dönüşüm” arasındaki diyalektik öncelik-sonralık ilişkisi üzerinden şekillenmiştir. Kürt toplumsal muhalefeti ve devrimci dinamiği söz konusu olduğunda bu ilişki, stratejik bir tercihin ötesinde ontolojik (varoluşsal) bir karakter taşır. Burada ulusal dinamik; bir toplumun dilini, kolektif belleğini, mekânla kurduğu tarihsel-mitolojik bağı ve özgün kimliğini sömürgeci yapı söküme karşı koruma iradesidir. Sosyal devrim ise bu koruyucu kabuğun içinde; sınıf, cinsiyet, mülkiyet ve adalet gibi toplumsal ilişkilerin radikal, özgürlükçü ve çağdaş bir nizamla yeniden organize edilmesini ifade eder.
Kürt devrimci karakteristiğinin kurucu yasası; ulusal dinamiğin taşıyıcı bir omurga, sosyal devrimin ise bu omurga üzerinde yükselen yapısal ve ideolojik bir form olduğu gerçeğidir. Kürtlerin bir yandan Türkiye coğrafyasını bütünüyle demokratikleştirme misyonu üstlenirken, diğer yandan kendi tözsel varlığını, öz örgütlülüğünün sürekliliğini ve ulusal sosyo-kültürel dokusunu muhafaza etme zorunluluğu, bu diyalektiğin en hassas dengesini oluşturur. Zira bu özgün doku korunamadığı takdirde, ne gerçek bir özgürleşme ne kalıcı bir sosyal devrim ne de istenilen bir demokrasi inşa edilebilir.
Biçim ne kadar estetik, evrensel ve radikal olursa olsun; üzerinde yükseleceği ulusal-yerel zemin tahkim edilmediği sürece kalıcı bir toplumsal dönüşüm üretemez, havada asılı kalır. Günümüzde legal-demokratik siyaset pratiğinin evrildiği nokta, Kürt hareketinin ideolojik/teorik sıçramaları ile bu sıçramaların dayandığı sosyolojik tabanın nesnel, çıplak gerçekliği arasında derin bir asimetrinin geliştiğini göstermektedir. Bu çalışma, söz konusu asimetrinin yarattığı krizi ve “Politik Kürtlük” olarak kavramsallaştırdığım çağdaş siyasal tıkanmayı sosyolojik bir eleştiri süzgecinden geçirmeyi amaçlamaktadır.
1. Mekânın Ontolojisi: Dağ, Taşra ve Saf Özün Korunması
Klasik Marksist ve pozitivist modernleşme kuramları, toplumsal dönüşümün ve devrimci sınıf bilincinin öncelikle sanayileşmiş, kentleşmiş ve burjuva ilişkilerinin olgunlaştığı metropollerde gelişip serpileceğini anlatır. Taşra ve dağlık coğrafyalar ise bu çizgisel tarih anlayışında muhafazakârlığın, feodalizmin ve değişime direncin statik, anakronik kaleleri olarak kodlanır.Ancak Kürt sosyolojisinin ampirik ve tarihsel gerçekliği bu dogmatik ezberi kökten sarsmıştır. Kürt hareketinin erken dönem ideolojik hamleleri görece büyük sayılan kent merkezlerinde (Antep, Elazığ, Urfa, Batman vd.) filizlenmiş olsa da, hareketin niteliksel bir sıçrama yaparak kitleselleştiği ve sarsılmaz bir direnç odağı haline geldiği alanlar, Kürtlüğün en saf haliyle korunduğu dağlık ve taşra hatları olmuştur.
Mekânın bu ontolojik işlevi, coğrafyanın sadece fiziki bir sığınak değil, aynı zamanda asimilasyona karşı kültürel bir korugan olmasından kaynaklanır:
Kürt dili ve onun farklı diyalektleri, modernitenin tektipleştirici aygıtlarından uzakta, gündelik hayatın ve kurucu düşüncenin birincil, işlevsel unsuru olarak canlı kalabilmiştir. Sözlü kültür, egemen yazılı tarihin yokluğunda toplumsal hafızayı, travmaları ve mitolojik arketipleri kuşaktan kuşağa taşıyan yaşayan bir arşiv vazifesi görmüştür.
Geleneksel Kürt sosyo-kültürel dokusundaki organik dayanışma refleksleri, kapitalist bireyciliğin atomize edici ve yabancılaştırıcı etkisini minimize ettiği için güçlü bir kolektif özneleşme potansiyelini bünyesinde barındırmıştır.
Dolayısıyla, etki-tepki yasası gereği, devletin çıplak ve dolaysız şiddetiyle karşılaşan bu bozulmamış sosyoloji, rıza ilişkilerine dayalı kent konformizmine ve kolonyal ilişki ağına fazlaca kapılmadığı için en bükülmez ve tavizsiz direnç odaklarını doğurmuştur. Klasik modernleşme kuramlarının aksine; taşranın bu katı, çıplak ve sığınaksız çelişkileri, yerel feodalizme ve ataerkil baskılara karşı kadın özgürleşmesi gibi en radikal toplumsal dönüşüm pratiklerini de yine bu arkaik koruganlar içinden kurucu birer özne olarak açığa çıkarmıştır.
1. “Politik Kürtlük”, Sosyo-Kültürel Çözülme ve Yozlaşma Dinamikleri
Kürt hareketinin tarihsel gücünü taşranın korunmuş özünden almasına tezat olarak, son yıllarda yaşanan yoğun metropolleşme, zorunlu göç dalgaları ve neo-kolonyal entegrasyon süreçleri Kürt sosyolojisinde köklü bir yapısal çözülmeyi beraberinde getirmiştir. Bu sosyolojik başkalaşımın siyasal alandaki en bariz yansıması ise “Politik Kürtlük” olarak işlevsellik kazanmıştır.
Politik Kürtlük; Kürt kimliğini besleyen sosyo-kültürel, dilsel, tarihsel ve coğrafi damarları kurutarak; ulusal davayı yalnızca ampirik bir seçmen aritmetiğine, parlamento koltuklarına, dönemsel pragmatik ittifaklara ve retorik düzeyinde bir hak arayışına indirgeyen sığlaşma ve kurumsallaşma eğilimidir. Son yirmi yıllık pratik (özellikle barış, diyalog ve “süreç” dönemleri), devlet rasyonalitesi nezdinde Kürt hareketini bu tarihsel/toplumsal dinamiklerinden koparma, onu sistem içine eklemleyerek ehlileştirme ve salt “politik” bir aktöre sıkıştırma siyaseti olarak işlev görmüş ve ne yazık ki bu strateji muayyen bir oranda başarılı da olmuştur. Bu durum, Kürdistan coğrafyasında yaşanan derin sosyo-kültürel çözülmeyi daha fazla tetiklemiş ve beslemiştir.
Değişen bu siyaset sosyolojisinde, sahaya yeni dahil olan siyasi figürlerin beklentileri ile kurumsallaşan yapıların tepesinde konumlanan yöneticilerin zihniyet dünyasının bu yeni (çözülmüş) sosyo-kültürel zeminle uyumlanması; yerel düzeyde bürokratikleşmeyi, oto-asimilasyonu ve politik yozlaşmayı daha fazla körüklemiştir. Popüler kültür, statü arayışı ve neo-kolonyalist entegrasyon gibi sosyo-kültürel faktörler, yönetici elitin bu yozlaşma eğilimini tabanda da rasyonalize eden ve meşrulaştıran bir zemin sunmuştur.
Bu çözülme, etki-tepki yasasını devre dışı bırakan en tehlikeli asimilasyon biçimidir. Dışarıdan gelen doğrudan baskı kendi diyalektik direncini üretirken, sistem içi kanallarla rıza üreten kültürel dejenerasyon, toplumu içten içe boşaltarak asimile eder. Zaten kamusal alanda varlık gösteremeyen dilini siyasi-örgütsel zeminde, ve sokakta da kaybeden; ortak bellek aktarımı dijitalleşme ve küresel düzleştirici kültür popülizmiyle kesintiye uğrayan bir toplumda, politik olarak ne kadar radikal sloganlar atılırsa atılsın, ortada korunacak ve uğruna mücadele edilecek bir “öz” kalmamaktadır.
1. Merkeze Angaje Olma Krizi, Örgütsel Süreklilik ve Yasal Güvence Çıkmazı
Politik Kürtlüğün en somut ve tehlikeli tezahürü, politik öncü hattın Türkiye merkez siyasetine angaje olma ve “tüm ülkeyi demokratikleştirme” misyonu adına kendi özgünlüğünü eritme ısrarıdır. Gövdesi Kürt halkının tarihsel acılarına, fedakarlıklarına ve sosyolojisine dayanan ancak yönü Ankara’nın kısır klik savaşlarına, meclis aritmetiklerine ve ittifak dehlizlerine çevrilmiş bir siyaset tarzının nesnel olarak başarı şansı bulunmamaktadır.
Ulusal sorunlarını çözememiş veya çözme mücadelesi yürüten dünya örnekleri incelendiğinde, statüsüz veya baskı altındaki bir halkın varlığını süreklileştiren yegane unsurun; kurumsal netlik, özgün örgütlenme stratejileri ve tavizsiz kimlik politikaları olduğu görülür. Örgütsel süreklilik hayati önemdedir; çünkü statüsüz bir halk ancak örgütlü gücüyle var kalma mücadelesi verebilir. Fakat bu örgütsel süreklilik de yalnızca kültürel ve kimliksel bir özle harmanlandığı takdirde tarihsel işlevini yerine getirebilir.
Kürtlerin kendine ait, öz ve özgün bir örgütü/siyaset hattı olmadığı takdirde Kürt varlığı korunamaz. Özgün örgütsel yapıyı esneterek ortadan kaldırmak veya onu sistem içinde eritmek, Kürtleri bir halk, dahası bir ulus olarak tasfiye etmekle eşdeğer bir sonuca kapı aralar. Bu bağlamda iki yapısal kriz öne çıkmaktadır:
A. Asimetrik İttifaklar ve Hukuki Güvence Yoksunluğu
Kürt dili ve Kürt kimliğinin, özellikle de anadilde eğitim hakkının anayasal/hukuki bir güvenceye kavuşturulmadığı mevcut statüsüzlük sarmalında, “merkez siyaseti genişletmek” adına öz örgütlenmeyi daha da esnetmek Kürtler açısından tarihsel bir intihardır. Türkiye siyasetindeki egemen akımlar, Kürt dinamiklerinin kitlesel gücünü kendi iktidar kavgalarında konjonktürel bir kaldıraç olarak kullanırken, bu asimetrik ilişki politik öncü hattı sürekli olarak kendi stratejik taleplerini erteleyen taktiksel bir aracı konumuna indirgemektedir. Hukuki güvence olmadan atılacak her esneme adımı, Kürtler için çözümsüzlüğü kalıcılaştırırken, devlet aygıtı için asimilasyon çarklarını daha rafine işletmekten başka bir işe yaramayacaktır.
B. Yapısal Aynılaşma ve Kürdi Siyasetten Uzaklaşma
Kürt dili ve kimliği yasal statü kazanmadan, ucu açık “genel demokrasi” retorikleriyle öz örgütlenmeden ve bağımsız Kürdi siyasetten uzaklaşmak, bugüne kadar ağır bedellerle elde edilmiş bütün tarihsel kazanımların heba olmasına yol açacak riskler barındırmaktadır. Kendi ulusal-kültürel özgünlüğünü ve tarihsel-düşünsel karakterini referans almayan bir yapı, zamanla eleştirdiği sistem partilerinin yapısal kusurlarını kopyalamaya; yukarıdan aşağıya buyurgan bir elitizme ve bürokratik körlüğe gömülmeye mahkumdur.
Sonuç: Legal Mücadele ve Öz-Güç Siyaseti
Kürt toplumsal mücadelesinin onlarca yıla dayanan tecrübesi, evrenselci görünen kuramların indirgemeciliğiyle ya da egemen merkeze entegre olma çabalarıyla özgürlüğün inşa edilemeyeceğini açıkça kanıtlamıştır.
Bugün gelinen aşamada, özellikle Kuzey Kürtleri için legal ve demokratik mücadele sahası, taktiksel bir uğrak olmaktan çıkıp esas mücadele alanı haline gelmektedir. Bu nesnel durum, geçmişin illegaliteyi veya kentsel alan dışındaki dinamikleri mutlaklaştıran paradigmasıyla okunamaz; bu sahaya artık anakronik reflekslerle yaklaşılamaz. Yeni siyaset sosyolojisinde legal zemin, ulusal varoluşun ve demokratik inşanın ana karargahıdır. Dolayısıyla, diasporanın ve diğer parçaların konumlanışı da bu içteki legal/demokratik mücadeleyi koruyacak, besleyecek ve tahkim edecek biçimde yeniden organize edilmek durumundadır.
Ancak bu legal odaklı stratejinin başarıya ulaşması, ancak ve ancak kendi merkezini referans alan, özgün bir örgütlenme hattıyla mümkündür. Şunu belirtelim ki; kürt sorununun çözümünü gündemleştirecek olan politikalardan daha öncelikli olanı, Kürt toplumundaki sosyo-lültürel çözülüşü önleyecek politikalar geliştirmektir. Başarı; sarsılmaz bir ulusal dinamikle kenetlenmiş, dilini pratik hayatta egemen kılan, hafızasını modernitenin dejenerasyonuna karşı tahkim eden ve gücünü başkalarının icazetinden değil, yine kendi gövdesinden alan bir öz-güç politikasındadır. Kürt sosyolojisinin derinliğindeki kurucu irade, örgütsel sürekliliğini kültürel özüyle koruduğu ve legal sahayı bağımsız bir Kürdi akılla yönettiği müddetçe hem kendi varlığını koruyacak hem de bölge siyasetini içine düştüğü sığ tıkanmışlığından çıkaracak yegane güçtür.









