Bahçeli’nin, 2024 yılının Ekim ayındaki çıkışıyla başlayan şeyin, sadece Kürt sorununun çözümüne dair olmadığını, çağrının ilk gününden itibaren, kimi okumalarla dile getirmeye çalışmıştım.
Bağıra bağıra geldi her şey ve daha da kötüsü henüz bitmiş değil…
Türkiye’nin ikinci yüzyıl paradigması çok şey anlatmalıydı siyasete ama öyle olmadı. Bahçeli’nin Kürt sorununun çözümü noktasında üstlendirildiği o günkü rolü küçümseyen tutum, bugün meselenin aslında çok daha büyük olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor.
Sanki Bahçeli her gün “Öcalan gelsin mecliste konuşsun” diyormuş gibi davranan o tuhaf yaklaşımın, ülke ve siyaset gerçekliğinden kopuşu hepimiz için ibretlikti. Hatta Kürt siyaseti içinden de benzer kimi tutumların çıktığını görmek şaşırtıcı olmuştu.
Hamas’ın 7 Ekim saldırısıyla başlayan altüst oluşun neye tekabül ettiği, dünya ölçeğinde nasıl bir modele geçildiği ve bunun devletin dönüştürülmesine nasıl etki edeceği çok lakayıt yorumlandığı için, olan biten de pek ciddiye alınmadı diyebiliriz.
Durumu, Özgür Özel liderliğindeki CHP görmüş ve “normalleşme” olarak adlandırılan siyaseti uygulamaya koymuştu. Buna en çok karşı çıkanlar ise İmamoğlu ve Kılıçdaroğlu taraftarları olmuştu. Sonrasında İmamoğlu-Özel siyaseti tasfiye yaşayacak, Kılıçdaroğlu ve ekibi ise “normalleşme” rolüne, çok daha büyük ölçekte ve hırslı olarak butlanla dönen olacaktı.
Yine olan biteni gören bir diğer siyaset ise, Kürt hareketi oldu. Öcalan’ın çıkışıyla bu görme hali ciddiye bindi. Durum sarsıcı ve acildi. Öcalan çok net ve kararlıydı. Zamanında harekete geçilemez ve direnç oluşursa bir imha siyasetiyle yüz yüze kalmak kaçınılmaz olabilirdi.
Hamas’ın başına gelenler önemli bir veriydi. Bölgenin omurgasında yer alan güçlerden biri olan Kürt siyaseti, Ortadoğu’nun enerji yolları üzerindeki kırılmaları çok yakından hissediyor ve bunu Öcalan’ın yaklaşımıyla birleştirerek, hızla duruma müdahil olunması gerektiğini görüyordu ve öyle de yaptı.
Buradan hareketle ifade etmek gerekirse:
Suriye, Irak, İsrail denkleminde kurulan stratejide Kürtlerin denklem dışına düşürülmesi büyük handikaplar yaratabilirdi.
Yeni enerji hatları oluşturmak, o hatlar üzerinde tam kontrol sağlamak, İsrail’in güvenliğini garantilemek, İran’ı oyundan düşürmek, yerel silahlı güçleri tasfiye etmek veya kurulu yeni sisteme entegre etmek ve Türkiye’nin denklemdeki yerinin oyuncu olmasından çok, uyumlu olmasını sağlamak gibi tüm dertlerin ortasındaydı Kürtler.
Bu bıçak sırtı bir durumdu.
Toptan imha olmak ile varlığını en doğru okumayla kalıcılaştırmak arasında ince bir çizgi vardı ve o çizginin kimi sonuçlarını Kürtler Halep’te ve Kobane kuşatmasında gördüler.
Kürtler, Suriye’de çok büyük bir bedel ödediler ve bölge siyasetiyle, Türkiye iç siyaseti arasındaki dengede hem kendilerini ezdirmeyecek hem de ana muhalefetle karşı karşıya gelmeyecek bir siyaset aklını korumaya çalıştılar. Daha da önemlisi, seçmen nezdinde kurulan Türkiye bağını zedelemeyecek şekilde ana muhalefetle dayanışma içinde kalmayı başardılar. Hem süreçten hem de ana muhalefetten ayrıştırmaya çalışılan çok amaçlı psikolojik ve ideolojik saldırılara karşı, güçlü bir tutum sergilediklerini not etmeliyiz hafızalarımıza ayrıca.
Öcalan’ı sürece dair aldığı inisiyatifi ve teorik önermelerini “tımarhanede olması gereken adam” olarak tanımlayan, “plana sadık kal” modelcileri ile “AKP ile iş tutuyorlar” diyen tayfanın rolü pek değişmiş gözükmüyor.
Tekrar konuya dönersek:
Ortadoğu’da asıl mesele ne olduğunuz değil, ne olacağınızdır. Artık Türkiye de bu kategoride.
Bu nedenle, her zaman olmasa bile, genelde durumu en çabuk algılayan ve hazırlanan gücün Kürt siyaseti olması şaşırtıcı değil.
Demirtaş’ın siyaset düzlemi içerisinde ve en kritik anlarda ifade ettiği cümlelerin ve öngörülerinin nasıl hızla hatırlanarak, sosyal medyaya aktığını düşünürsek, Kürt siyasetinin mücadele algısı ve devleti tanıma deneyiminin düşünsel mirasının ne kadar kalıcı iz bıraktığını anlarız. Bu, gerçekten de göz ardı edilebilecek bir durum değil.
Formüle etmek gerekirse:
Müzakere, siyaset, diplomasi geliştirirken karşısında olanların gerçekliğinden uzaklaşmayan ve tanışıklıklarını hedeflerinin önüne engel haline getirmeyen bir anlayış bu. Acelesiz olmak, heyecansız olmak demek değildir. Soğukkanlı olmak da olan bitene duyarsız kalmak ya da söz üretmekte çekingen davranmak anlamına gelmez. Aksine, siyaset aklını rasyonellikle birleştirerek tutum geliştirmek ve siyasetin kurucu unsurlarından biri olarak kalmak demektir.
Bunu yapabilmek için iyi bir devlet okumanızın olması gerekir.
Çünkü devlet, her zaman bir sarmaşık gibi siyasetin tam ortasındadır ve işler tersine gittiğinde mutlaka kendini hatırlatır.
“Kırmızı kitap” bu yüzden sadece “kırmızı” değildir.
15 Temmuz darbe girişiminin boşa düşürülüşünde, cemaatin tasfiyesinde, “aldatıldık” denilerek yapılan yeni ittifakta, “çökertme” planında o hep vardır.
90’lı yılların Türkiye’sini inşa eden devlet şiddeti, sadece Çiller’in siyaseti değildir bu yüzden. Çiller, devletin kullandığı basit ama acımasız bir araçtı; hepsi bu.
Onun döneminde yaşanan Susurluk “kazası” ve bu kazayla ortaya dökülen yasadışı devlet işlerinin ardından, devletin nasıl yeniden ele alındığını hatırlayalım. Her dönem MGK’da konsolide edilen devlet, AKP’nin iktidara gelişi ve sonrasında başlayan “Ergenekon”, “Balyoz” operasyonları ile bir kez daha konjonktüre uygun olarak dönüştürülmüştü. En son 15 Temmuz iç hesaplaşmasıyla büyük bir çöküş yaşayan devlet, tepeden tırnağa, olağanüstü bir rejim pratiğiyle yeniden örgütlenmişti.
Ve bugün, Türkiye’nin ikinci yüzyılı söylemiyle örgütlenen devletin, diğer dönüşümlerden farklı olarak, kurucu bir rol üstlendiğini görüyoruz. Bahçeli’nin “birinci yüzyılın kodlarıyla” daha fazla yürünemeyeceğini dile getiren ifadelerini besleyen bölgesel gelişmeler, sürece dair aldığı inisiyatif ve çağrıları çok açık ki kurucu unsurların rolünü de öne çıkarıyor. Elbette her dönüşümde olduğu gibi, devletin acımasız ve tasfiyeci olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Öte yandan, değişen her yerde çatışma da kaçınılmaz…
Konuyu günümüz siyasetine bağlamak gerekirse; olan bitenin bu değişimden bağımsız olmadığını söyleyebiliriz.
Devletin bu kadar siyaseti belirlediği, yön verdiği, operasyonel olduğu yerde, “ne yapsak boş” anlayışının oluşması da kaçınılmaz elbette ve bir o kadar da tehlikeli. Devletin rolünü doğru kavramak, Türkiye siyaset gerçekliği içinde bir zemine oturtmak da önemli. Siyaset denkleminde kalabilmenin, strateji belirleyebilmenin yolu biraz da buralardan geçiyor kanaatindeyim.
Meselenin o “tehlikeli” kısmı da sadece devletle alakalı değil bu arada.
Devletin ortasında bir beton var. Herkes o betondan şikayetçi ama kimse onsuz yapamıyor. Herkes o betonun varlığını her şeyin önündeki engel olarak görüyor ama onu yönetmeye başladığında da hızla betona dönüşüyor. Onu yıkmayı hayal edenler bile bir zaman sonra yıkmaya çalıştığı şeyle benzeşerek, o betondan düşen parçaları alıp, yerine geri yapıştırıyor. Neden hep başa sarıyoruz sorusunun cevabı biraz da burada. (Onu sürekli tehdit altıdaymış gibi hissettirerek, değiştirilemez, dönüştürülemez, dokunulamaz kılan kliklerin, kullanışlı hale getirmesi de cabası.)
Peki bunun CHP ile ne bağı var?
O “beton”u en iyi tanıyan parti CHP kuşkusuz ve “devleti kuran parti” söylemindeki gerçeklik de bunu söyler bize.
Özel’in, “müesses nizam” göndermesi yaparak, başlarına getirilen şeyi ona bağlaması bu yanıyla da ironiktir.
Özel’in, seçimden hemen sonra, “normalleşme” çizgisine yönelmesinin temel motivasyonunda, Türkiye’nin ikinci yüzyılı dönüşümde yerini almak vardı diyebiliriz lakin CHP içi mücadelenin, seçim kazanmanın getirdiği abartılı değerlendirmelerin, kendini MHP’nin yerine koyma hamlelerinin ve tavır alışların ardından boşa düştü. Önemli bir dönüm noktası oldu bu yanıyla İmamoğlu merkezli CHP siyasetinin tavrı. Devletteki paradigma değişimini denkleme koymadan kendini iktidar ve “cumhurbaşkanı” ilan eden yaklaşım, doğal olarak “beton”a vurdu ve beton oldukça sertti.
Daha fazla uzatmadan; “eğer her şeyi devlet belirliyorsa” girişli cümlelere yığılan o öfkeye önerebileceğim tek şey, devlet gerçekliğini hesaba katarak, değişen bölge ve dünya politikalarını doğru okuyup, doğru stratejiyi temellendirmek ve toplumsal dinamikleri buna ortak ederek, acelesiz bir siyaset paradigması geliştirmek olabilir.
“Gençliğimiz var” söylemi, bu hakikat üzerine kurulabilseydi, belki de bugün farklı şeyler konuşuyor olurduk.
Ne devleti kutsayan olmak doğru ne de onu denklemin dışındaymış gibi görmek.
Rasyonalite bu yüzden lazım siyasete. Tersi, aktivizm ile vasatlık, demagoji ile slogan arasında heba edilen umut enkazı olur ki, yeniyi kurmak bile çaresizlik olarak algılanacaktır böylesi bir atmosferde.
Andımızla, Nutuk okumakla, Anıtkabir ziyaretiyle alınabilecek yolun, uzun soluklu olması pek mümkün gözükmüyor. Hem “müesses nizam” eleştirisi yapıp hem de o nizamı kuran ideolojik yapıya yönelmek, yeniyi kurma hayalini en baştan zayıflatmak demektir.
Yarın, aynı yere çelenk bırakarak saygı duruşuna geçecek olanların, mutlak butlan kararıyla, CHP’yi seçilmişlerin elinden alanlar olacağı gerçeği bile bize bunu anlatacaktır. İşte “müesses nizam” hakikati budur.
Ve elbette toplumsal dinamiklerin nerede, ne zaman, nasıl kendisini hissettireceğini tahmin etmek kolay değildir.
Hesapları alt üst edebilecek, öngörülemeyen kitlesel bir direnç, yine bir anda tüm pozisyonları değiştirebilir de hiç kuşkusuz. Hayatın dinamiğini kestirmek olası değil biliyoruz.
Özgür Özel’in de devletin kırmızı çizgisini aşacağını ve direnmenin, itirazın sınırlarını çatışmayı göze alacak şekilde belirleyeceğini düşünmüyorum. Taksim çağrısı ve ardından yaşanan pratik bu yanıyla iyi bir veri…
Bu gerçekliği siyaset kadar iktidar da biliyor ve toplumu direnç konusunda parçalı, devlet siyaseti konusunda bütünlüklü tutmaya çalışıyor.
Kılıçdaroğlu yönetimine verilen CHP rolü de burada kendini gösterecek. İkinci yüzyıl için örgütlenen devletin bir parçası olacak bir CHP çizgisi eliyle, Özel ve İmamoğlu çizgisi elimine edilecek ve toplumsal zeminde yükselme riski taşıyan direnç kırılacak muhtemelen. (En azından bu denenecek)
Bir tık daha el yükselterek, olağanüstü bir durumun yaşanması veya bunun olur kılınması durumunda, “devletin ihtiyacı” temelli bir AKP-MHP-CHP ittifaklı yönetim modeliyle de karşılaşabiliriz.
Kürt demokratik siyasetinin daha fazla görünür olmasını, demokratik alanın sesi temelinde irade geliştirmesini, demokrasiyi savunma pratiğinin dikkatli bir şekilde öne çıkarılarak, daha fazla irade geliştirmesi gerektiğini anlatır bu durum bize.
“Demokratik Cumhuriyet” in bir söylemden çok daha fazlası olduğunu, “demokratik toplum ve barış” siyasetinin hem sıkışan sistem için hem de toplumsal dinamizm için acil ve vazgeçilmez olduğunu sokakta hatırlatmak, şüphesiz çok önemli olacaktır.
Toplumsal muhalefetin akil gücü olma rolünü üstlenen bir DEM göremezsek, çok hızlı şekilde sürecin paradigması anlamsızlığa çekilebilir kitleler nezdinde. Olası adımların sekteye uğramaması da bu pratiğin ortaya konulmasıyla çok daha sağlam bir zemine oturacaktır.
Devlet gerçekliğini bilen ve gören bir hareketin, toplumu muhalefetsizleştirme siyasetine karşı, doğru yöntemlerle demokratik öncülüğü üstlenmesi kaçınılmaz bir görevdir de diyebiliriz.
Muhalefetin muhalefetsizliğe dönüştürüldüğü yerde, kendi varlığınızı siyaset dengesine oturtmanız ve vazgeçilmez kılmanız hiç kolay olmayacaktır. Hatta bu büyük bir risktir.
Muhalefetsizliğin devlet eliyle örgütlendiği yerde, siyasetinize anlam ve güç katan toplumsal dinamikler de zayıflayacağından, baş başa kalınan devletin eli çok daha ağır olacaktır. Kendini bu kadar güçlü ve kudretli hisseden bir devlet, yarın korkunç ve yıkıcı bir güç olarak karşınıza dikilebilir.
AKP-MHP-CHP ittifakıyla güçlenmiş bir “beton”u çözmek, bugünden çok daha zor olabilir. Doğal olarak bedeli de ağır.
Olasılıkları bu yanıyla doğru değerlendirmek ve devlet gerçekliğini, duygulara teslim etmemek önemli sanırım yarınlar için.
/Bu yazı Nûmedy24′ten alınmıştır/











