Doğa ve toplum nesnel gerçeklik olarak boşluk kabul etmediğinden, oluşan boşluk mutlaka doldurulur. Bu aynı zamanda diyalektik materyalizmin de bir gerçeğidir. Bundan dolayı “maddi yaşamın yeniden üretimi” teorik ve pratik olarak sürekli yenilenir. Bu yenilenme, çelişkilerin çözülemeyecek aşamaya ulaşmasıyla değişim ve dönüşümün kapısını açar.
Nesnel gerçekliğin en basit anlatımıyla, emek gücünün üretimini paylaşan toplum iki sınıfa ayrılır. Bunu kabul etmeyip tıpkı Türk cumhuriyetinin kuruluş yıllarındaki ünlü vecizeye atıfta bulunarak; “Sınıfsız ve imtiyazsız, kaynaşmış bir toplumuz” nakaratını dillendiren ve yoksul-zengin tanımını kabul etmeyen veya bunun ortadan kalktığını savunan düşüncenin cevap veremediği soruyu tekrar hatırlatmakta yarar var: Madem sınıflar ortadan kalktı, madem sınıf mücadelesine gerek yok; öyleyse neden hâlâ yoksullar var, neden hâlâ zenginler maddi zenginliklerini paylaşmaktan imtina ediyor?
Sınıf gerçeği ulusal mücadele veren halklar için de geçerlidir. Ulusal kurtuluş mücadelesini veren öncü örgütsel yapının niteliği ve onu oluşturan bireylerin maddi gerçekliği, aynı zamanda o müadelenin niteliğini de belirler. Geçmişten günümüze bir gerçeklik olarak miras kalan olgu; ezilenlerin isyanı ve örgütlülüğüdür. Yaşamın dayanılmaz yükü kaldırılamayacak noktaya geldiğinde başkaldıranlar ezilenlerdir. Hiçbir isyanda bir zenginler örgütlülüğü yoktur. Tam tersi zenginler, yani burjuva sınıfı her savaşta sadece ceplerini doldururlar. Çünkü aslaklık bunu gerektirir. Kürdistan özgürlük mücadelesinde kaç zengini görebildik? Tek yaptıkları ticari gelirlerini ikiye katlamak ve iki cephe arasında bulanık bir yerde durmak. Burjuvazi tek bir defa devrimci nitelikte bir savaşa girdi: Feodalizme karşı.
Tarih sahnesindeki ilk ve tek devrimci mücadelesi buydu. Kazandığı gün de bu özelliğini yitirdi. O günden bugüne karşı devrimci niteliğini özenle sürdürüyor. Kürdistan özgürlük hareketi, deyim yerindeyse “baldırı çıplaklar” hareketi olarak çıktı tarih sahnesine. Ulusal mücadele gerçeğini kavrayan ve sınıfsal olarak da proletarya diye adlandırılan yoksullardı ana gücü. Ne toprak ağaları ne Ankara’da ihale kovalayan düşkünler ne de kendini ancak “marka”larla ifade edebilen güç sahipleri olarak; yoktular. Ancak tarihsel tecrübeleriyle süreç içinde güç biriktirmeye başladılar. Çünkü ideolojinin yerini zenginliğin almaya çalıştığı bir yerde iktidarı zorlayacaklarını biliyorlardı. Devletin de onlara destek olduğunu yazmadan olmaz.
Kürdistan Özgürlük Hareketi, benzer her harekette olduğu gibi tarih sahnesine sadece “silahın eleştirisiyle” girmedi. Aynı zamanda bir iktidarı olduğu gerçeğini de dayattı ve kabul ettirdi. Çok uzun bir süre sadece Kürdistan’da değil, örgütlü olduğu her yerde günlük yaşamın içinde yer alarak toplumsal yapıyı değişim ve dönüşüme tabi tuttu. Sömürgeci devletin bir dönem esamesinin okunmadığını ve sadece duvarların arkasında kalarak varlığını sürdürdüğünü kendi halkı ve bürokrasisi de kabul etmek zorunda kaldı.
Uzun yıllara yayılan savaş; devletin geçmiş örneklere bakarak aldığı bir takım kararlarla toplumsal anlamda hareketle tabanı arasına duvar örmeye başlamasıyla günümüze geldi. Kürdistan özgürlük hareketinin devrimcileştirdiği kitleye yönelen devlet, bu toplumsal tabanı çürütmek için uyuşturucu, fuhuş, kaçakçılık, adi suçlar gibi olguların önünü açtı. Aynı zamanda asker-polis gibi birimlerin de fırsattan yararlanarak uyuşturucu kaçakçılığı yapmasına göz yumdu. Bu toplumsal suçların önünü açtı. Öte yandan toplumsal alandan çekilen hareketin niteliksel anlayışının yerine çürüme, doğal olarak geçmeye başladı. Devrimci dönüşümün yerini; yoksulluğun ve sömürgeciliğin nedenini sorgulamayan, bunun yerine bir an önce ve emek gücünü harcamadan, kısa yoldan zengin olmak hevesiyle yaşayan bir kuşak aldı. Önceleri mahalle aralarında “üçüncü sayfa haberleri” diye gündeme gelen basit kavgalar, yerini ağır silahların kullanıldığı çatışmalara bıraktı. İdeolojik bir yaşam kaygısı gütmeyen, kendi gerçekliğine yabancılaşmış bir kuşak inkâr edilemeyecek bir gerçek olarak duruyor.
Bugün Kürdistan ve Türkiye’de onlarca çetenin varlığı ortada duruyor. Devletin çürümesini istediği bir mücadelenin çocukları (yani Kürdistan halkının çocukları), Kürdistan özgürlük mücadelesinin altını oymak isteyen devletin yarattığı boşluğu silah ve para ile doldurmaya çalışan çocukları olarak sokaklarda çatışıyorlar. Bir süre sonra çatışmalar, bu koşulları yaratan devlete de yönelecektir. Çünkü sadece baskıyla yönetilmeye çalışılan bir yerde devrimci itiraz geri çekilmişse, yerini silahın gücüne sığınan ve paranın çekim gücünü oluşturan bir anlayış alacaktır. Devlet iktidarının silahlı gücü olan asker-polis de bu çatışmaların bir tarafı olacaktır.
Kürt gençlerinin hepsi değil ama görünen kesimlerinin neden ulusal mücadeleden bir noktada ayrılarak böyle bir yola girdiği üzerinde gözle görülür bir çalışma bulunmuyor. Hatta Avrupa’ya son yıllarda gelen büyük mülteci akınının ne kadarının geldikleri iddiayı sürdürmeye devam edecekleri, ne kadarının da kısa yoldan para kazanmak için iddialarından vazgeçecekleri henüz belli değil.
Oluşan toplumsal boşluk hem büyüyor hem de çürümeyi temsil eden bir anlayış tarafından dolduruluyor. Ulusallık içindeki sınıfsal gerçeği kabul etmeden gidilecek yer; kaybedilen gençler olacaktır. İster kabul edilsin ister edilmesin; anlatılan bizim hikayemiz. Ama henüz hikaye bitmedi. Çünkü ne ulusal ne de sınıfsal haklılığımızdan ve hakkımızdan vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz de.













