Liat KH: Türkiye Kürt Solunda ‘Filistin İllüzyonu’ Ve Gerçekler

Genel

Türkiye’deki Kürt solu, dünya görüşünü Kürt tarihinden, Kürt hafızasından ya da Kürt ulusal çıkarları ve acılarından çok, büyük ölçüde Türk “devrimci” solunun ideolojik geleneklerinden devraldı. Önceleri Kemalizmden, sonrasında ise Türk-İslam sentezinden beslenen ve Kürtlere dayatılan bu solculuk Amerika karşıtlığı temelinde zamanla zorunlu “ahlaki” bir kimliğe dönüştü.

Anti-emperyalizm ise seküler bir inanç sistemi hâline geldi. Ve her katı ideoloji gibi bu anlayış da basit bir duygusal çerçeve üzerinden varlığını sürdürdü:

Ezilenlere karşı ezenler.

Yerlilere karşı sömürgeciler.

Beyazlara karşı siyahlar.

İmparatorluğa karşı direnişçiler.

Bu ideolojik evrende İsrail — dünyadaki tek Yahudi devleti — tek bir sembole indirgenmişti: Orta Doğu’daki Amerikan karakolu, Batı tarafından bölgeye dayatılmış sömürgeci bir proje ve esmer yerlilerin arasındaki beyaz sömürgeci… Filistinliler ebedî mağdurlara dönüştürülürken, Yahudiler de ebedî sömürgeciler olarak kurgulandı. Oysa gerçeklik hiçbir zaman bu kadar basit değildi. Çünkü dünyanın en ezilen azınlığı olan Yahudiler Orta Doğu’nun yabancısı değil, tam tersine en kadim halkıydı.

Yahudilerin Orta Doğu’nun en eski kavmi olduğu tartışmasız bir gerçek. Öyle ki, modern Arap milliyetçiliği ortaya çıkmadan çok önce, Osmanlı İmparatorluğu bölgeyi yönetmeden çok önce, hatta İslam doğmadan asırlar önce Yahudiler, İbrahim’in torunları ve Yakup’un çocukları olarak Kenan diyarında yaşıyorlardı. Krallıkları, kadim inançları ve tapınakları vardı.

Üstelik Kenan diyarında devletler kuran taç giyen Yahudiler Kürdistan’a da yabancı değildi. İbrahim’den bu yana, Asur Sürgünü’nden ve Babil Esareti’nden itibaren Yahudi toplulukları Kürdistan coğrafyasında varlık gösterdi. Zaho’da, Duhok’ta, Erbil’de, Süleymaniye’de, Amed’de, Urfa’da, Qamîşlo’da ve daha birçok yerde Kürtlerle birlikte yaşadılar.

Kürt Yahudileri Kürtçe lehçeler konuşuyor, Kürtçe ezgiler söylüyor ve Kürt hafızasını taşıyorlardı. Yüzyıllar boyunca Kürtlerle yan yana yaşadılar; ta ki yirminci yüzyılın ortalarına kadar.

Bugün İsrail’de, Kürdistan ile güçlü tarihsel ve kültürel bağlarını koruyan 200 binden fazla Kürt Yahudi’si yaşıyor. Bunların birçoğu hâlâ Kürdistan’dan, anne-babalarının, nene ve dedelerinin vatanı olarak duygusal bir şekilde söz ediyorlar.

Ancak bu gerçeklik, dünya görüşünü büyük ölçüde Türk solunun ideolojik kalıpları üzerinden şekillendiren Kürt solunun bilinç dünyasından neredeyse hiç yer bulmadı.

Peki Neden?

Çünkü Yahudi’nin “beyaz sömürgeci” olarak tasvir edilmesi ideolojik açıdan çekici ve kullanışlı bir anlatıya dönüşmüştü ve bu anlatıyı sorgulamak kimsenin işine gelmiyordu.

İşin ironik yanı ise şu; Aşağı Mezopotamya ve Kenan topraklarının asıl işgalcileri olan Araplar Yahudileri “beyaz Avrupalılar” olarak etiketlerken, Avrupa ise anti Roma’nin Yahudiye’yi (Judea) işgali ile köleleştirilip Avrupa’ya götürülen Yahudilerin kuşaklar sonraki torunlarını bile ‘Orta Doğulu, yabancı ve Sami’ olarak gördü; sürgün etti, ayrımcılığa uğrattı, aşağıladı, gettolara kapattı ve nihayetinde Nazi Almanya’sı eliyle endüstriyel ölçekte yok etmeye çalıştı.

Bir avuçluk kadim topraklarında varlıklarını ilan eden Yahudilere karşı sistemli bir bicimde yürütülen bu modern ideolojik propaganda, gerçekliği kısa surede tersine çevirip tarihin en fazla zulme uğramış azınlıklarından biri olan Yahudi halkını Ortadoğu’da işgalciliğin sembolik yüzü hâline getirdi.

Bunu yaparken başka bir tarihsel gerçeklik de kamusal hafızadan siliniyordu: Orta Doğu coğrafyası kadim Yahudi nüfusunun büyük bölümünü yitirmişti. Irak, Suriye, Yemen, Mısır, Libya ve bölgenin diğer ülkelerindeki Yahudi halkı baskılar, mallarına el konulması, sürgünler ve şiddetle yerle bir edilmişti. Köklü Yahudi medeniyetleri, birçok ülkede yalnızca bir nesil içinde çözülmüştü. Bunu yapan aynı siyasi kültür, köklerinin bağlı olduğu topraklara sığınan Yahudileri bu kez de Orta Doğu’da “yabancı yerleşimciler/beyaz işgalciler“ olarak lanse ediyordu.

Tarihin kalemi, onu hakikatten uzak ve ideolojik anlatılara uyacak şekilde yeniden yazanların elindeydi

Yahudiler ile Kürdistan arasındaki derin tarihsel bağlara rağmen, Kürt sol çevreleri bu basitleştirilmiş sömürgecilik çerçevesini büyük ölçüde sorgulamadan benimsedi. Yahudilerin Orta Doğu’daki tarihi “propaganda” olarak yaftalandı.

Kürt Yahudilerinin tarihi ise neredeyse hiç konuşulmadı. Birçok Kürt solcusu Filistin hakkında saatlerce konuşabilirken, bir zamanlar Kürtlerle birlikte yaşamış Yahudiler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Şu bir gerçek ki Arap milliyetçiliği sosuyla süslenmiş Filistincilik propagandası hiçbir zaman tarihsel gerçeklikler üzerine inşa edilmedi; daha çok imgeler üzerine kuruldu.

Soğuk Savaş döneminin Sovyet bloğu, insan psikolojisine dair temel bir gerçeği anlamıştı: İnsanlar tarihsel ayrıntılara ve karmaşıklıklara kıyasla sembollere ve duygulara çok daha güçlü tepkiler verirler.

Bu nedenle imgeler özenle kurgulandı:

“Bir tanka karşı sapanlı bir çocuk.”

“Askerî bir miğfere karşı kefiye.”

“Savaş uçaklarına karşı mülteci kampları.”

“Silahlı beyaz sömürgeciye karşı çaresiz esmer yerli.”

Çatışma, başarılı bir şekilde sinematik bir ahlak hikâyesine indirgenmişti. Bu kurguda Filistinli Araplar; yoksul, devletsiz, direnen, terk edilmiş ve elinde taşlardan başka neredeyse hiçbir şey olmayan insanlar olarak sunuluyordu. Yahudiler ise zalim, zulmeden ve “işgalci”…

Kendileri de devletsiz, yaralı, militarize edilmiş, aşağılanmış ve duygusal olarak yıpranmış olan birçok Kürt genci, kendi acılarını bu imgelerin üzerine yansıttı, özenle kurgulanmış resimler üzerinden Filistin kurgusuyla duygudaşlık kurdu

Fakat duygusal özdeşleşme, tarihsel kavrayış değildir. Ne yazık ki Kürt gençlerinin büyük çoğunluğu Filistin meselesini tarihsel olarak inceleyip bilinçli bir tarafgirlik kurmadı; onu duygusal olarak miras aldı. Bu ayrım son derece önemlidir. Filistin davası zamanla Filistinlilerin kendisinden çok, Türk sol ideolojisinden miras alınmış sembolik bir “devrimci” kimliğe dönüşmeye başladı.

Filistin’i desteklemek artık yalnızca jeopolitik bir tutum değil, ‘ahlaki bilinç’ sahibi olmanın bir göstergesi olarak görülüyordu. Bu anlatıyı sorgulamak ise giderek bir tabu hâline geldi. PKK’nin 1980’ler ve 1990’lardaki Bekaa Vadisi yılları bu yakınlaşmayı daha da derinleştirdi. Orada Filistinli ve Kürt militanlar birlikte eğitim gördü. İsrail karşıtı söylem, zamanla devrimci kimliğin ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Filistin’le dayanışma artık yalnızca siyasi bir pozisyon değil, ahlaki bir yükümlülük olarak sunulurken, sol ideolojisiyle yeni yeni tanışan Müslüman solcu gençler için bu bir üst kimliğe dönüştü. 

Bunlar olup biterken, gerçeklik, özelikle birçok Kürt solcusunun yüzleşmek istemediği çelişkileri sürekli ortaya çıkarıyordu. Örneğin, Saddam Hüseyin Halepçe’de Kürtleri kimyasal silahlarla katlederken, Arap siyasi dünyasının büyük bir bölümü ya sessiz kaldı, ya gerekçeler üretti ya da açıkça destek verdi. Yaser Arafat, Kürtlerin toplu mezarları henüz tazeyken Saddam Hüseyin ile kamuoyu önünde kucaklaşıyordu. Saddam’ın başarıları Gazze’de kutlanırken, büstü Gazze’de dikilirken Kürt anneler öldürülen çocuklarının yasını bile tutamıyordu, toplu mezar yerlerini bulmaya çalışıyordu.

Aynı dönemde Yahudiler İsrail’de, Saddam’ın Kürtlere karşı işlediği suçları protesto eden gösteriler, yürüyüşler düzenliyordu. Yaşlı Kürt Yahudileri Kürdistan’dan taşıdıkları geleneklere bağlı kalarak yas ritüellerini sürdürüyorlardı (saçlarını keserek, karalar giyerek).

Türkiye’deki Kürt sol çevreleri, Filistin siyasi liderliğinin bazı kesimlerinin büyük servetler biriktirirken sıradan Filistinlilerin yoksulluk içinde yaşamaya devam etmesini ise nadiren tartıştı. Tartışılmayan ve görünmez kılınan bir gerçek daha vardı: neredeyse bütün Filistinli silahlı örgütlerin temel amacı Filistinli Arapların özgürlüğü, hakları değil, Yahudi halkının tek korunağı olan İsrail devletinin yıkılmasıydı.

Buna rağmen Orta Doğu’da tabandan gelişen barış ve diyalog girişimlerini tarihsel olarak birlikte inşa eden nadir topluluklardan ikisi yine Kürtler ve Yahudiler oldular. Yahudi ve Kürt anneleri barış inisiyatifi oluşturup kendilerini düşman sayan annelere barış eli uzattılar.

Kürt ve Yahudi siviller, ideolojik liderliklerinin kamuoyu önünde kabul etmekte zorlandığı biçimlerde birbirlerinin acılarını tanıyabiliyorlardı. İdeoloji bu gerçekleri ne kadar gömmeye çalışsa da tarihsel hafıza onları hatırlamaya devam etti. Gerçeğin gün ışığına çıkardığı çelişkiler burada da bitmedi.

1992 yılında uluslararası koruma altında Kürdistan Bölgesel Yönetimi ortaya çıktığında, bölgedeki devletlerin büyük bölümü Kürt özerkliğini hem siyasi hem de ekonomik açıdan tecrit etmeye ve zayıflatmaya çalıştı. İsrail ise Kürtlerin siyasi hedefleriyle ve Kürt petrolünün dünya pazarlarına açılmasıyla açık biçimde ilişki kurmaya istekli olan az sayıdaki ülkeden biri oldu.

Yıllar sonra Kürtler, 2017 Kürdistan bağımsızlık referandumuna tanıklık etti. Türkiye öfkeyle tepki verdi. İran öfkeyle tepki verdi. Filistinli siyasi hareketlerin önemli bir kısmı öfkeyle tepki verdi. Arap dünyasının büyük bölümü öfkeyle tepki verdi. Yıkılmakta olan Beşşar Esad de aynı öfke kervanına katıldı. Türkiye’nin başını çektiği Kürt karşıtı ittifak Federe Kürdistan’a saldırmak üzere Habur Sınır Kapısında askeri tatbikat başlattı. Bağımsız bir Kürdistan, “ikinci bir İsrail” olmakla suçlandı.

Fakat bu ifade, onu kullananların niyet ettiğinden çok daha fazla şeyi açığa vurdu: asıl mesele hiçbir zaman iddia edildiği gibi Israil’in sömürgeci bir devlet olduğu iddiasıyla ilgili değildi. Asıl tahammülsüzlük Orta Doğu’da Arap olmayan, İslamcı olmayan ve kendi kaderini tayin eden yerli bir siyasi oluşumun başarıya ulaşması ihtimaline karşıydı.

Ve bir kez daha, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını açık biçimde destekleyen nadir ülkelerden biri İsrail oldu.

Tüm bunlar yaşanırken Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürtlerin zihninde, İŞİD’in Êzidî Kürtlerin son korunağı olan Şengal’de yaşattığı barbarlık ve dehşet hala taptazeydi. Yahudi halkı gibi onlarca katliamdan sağ kurtulmayı başarıp Şengal dağını kendilerine sığınak olarak yurt eden bir avuç Kürt Êzidî, modern çağda, dünyanın gözleri önünde  bir soykırımla tekrardan yüzleştiler.

Erkekler katledildi.

Kadınlar köleleştirildi.

Çocuklar ve genç kızlar pazarlarda satıldı.

Köyler haritadan silindi.

Şengal’in dört bir yanına mezarsız cesetler saçıldı.

Ve birçok Kürt, son derece rahatsız edici bir gerçeği tekrardan fark etmeye başladı: İŞİD’de gördükleri ideolojik fanatizmin bazı unsurları — farklı biçimlerde ve farklı ölçülerde de olsa — Hamas ve Orta Doğu’da romantize edilen diğer bazı İslamcı hareketlerde de görülebiliyordu. Sonra Hamas’ın İsrail’e yaptığı 7 Ekim saldırısı yansıdı ekranlara. Ve birçok Kürt için bu zihinlerine şırınga edilen Filistin illüzyonundaki en belirgin kırılma oldu

Çünkü Kürtler çok yakından bildikleri görüntüleri bu kez İsrail’in sınır köylerinde görüp tanıdılar:

Yakılmış evler.

Kaçırılan genç kadınlar ve çocuklar.

Tecavüz edilenler.

Katledilen siviller.

Esaret altına sürüklenen aileler.

Ölümün alenen kutlanması.

Yok etme ve imha söylemleri.

Kürtler bu manzaraları daha önce de görmüştü.

Şengal’de.

Kobanê’de.

Ve artık kimsenin hatırlamadığı unutulmuş Kürt köylerinde.

Bayraklar farklıydı.

Üniformalar farklıydı.

Ama dehşet aynıydı.

Bugün birçok Kürt, onlarca yıldır miras aldığı ideolojik çerçeveyi yeniden sorgulamaya başlıyor. Kürtler, Orta Doğu’ya Türk devrimci solundan devralınmış refleksler üzerinden değil, kendi tarihsel hafızaları üzerinden bakmaya yöneliyor. Çünkü birçok Kürt bölgeye dürüstçe ve Kürt penceresinden baktığında, kendisine yıllarca anlatılan benzerliklerin gerçekte gösterildiği yerde olmayabileceğini görüyor.

Giderek daha fazla Kürt, Yahudilerle ortak deneyimler yaşamış olduğunu pek çok örnekte fark ediyor:

Bir ulusa, bir devlete sahip olma hakkından mahrum bırakılmak; Kolektif varlığı nedeniyle demografik bir tehdit olarak görülmek;

Terör, katliamlar, roket saldırıları ve nefret söylemleriyle karşı karşıya kalırken bunları aklayan gerekçelerle susturulmak. Kimliğini ortadan kaldırmayı açıkça tartışan devletler ve hareketlerle çevrili olmak. Gittikçe daha fazla Kürt, kendilerine ‘ezilen halklar’ söylemi üzerinden dayatılan karşılaştırmanın en başından beri ters kurulmuş olup olmadığını sorguluyor.

Belki de Yahudiler ve Kürtler tarihin karşıt taraflarında hiç yer almadılar. Belki de başından beri aynı fırtınanın içinde savruldular.

Onlarca yıldır Psikolojik olarak Kürt mücadelesi ile Filistin mücadelesi arasında bir benzerlik kurmaya şartlandırılan Kürtler şimdi Türk devletinin Filistinli hareketlere yakınlığına tanıklık ettikçe maruz kaldıkları manipülasyonu ve kandırılmışlığı şiddetli bir huzursuzluk olarak zihninin derinlerinde hissediyor.

Afrin’in işgaliyle topraklarından şiddetle sürülen Kürtlerin topraklarının Ankara eliyle Filistinli Araplara verildiği kayıtlanmış, bilinen bir gerçek. Ankara kendisini Hamas’ın önemli destekçilerinden ve Gazze siyasetinin başlıca aktörlerinden biri olarak konumlandırdığını uluslararası siyasi çevrelere açıkça beyan etti.

Öyle ki, Hamas liderliği uzun yıllardır alenen Türkiye’nin desteğiyle İstanbul’da faaliyet gösteriyor. Belki de bu nedenle Amed (Diyarbakır), kısa süre önce sembolik olarak Gazze’nin kardeş şehri ilan edildi.

Artık giderek daha fazla Kürt sessizce şu soruları soruyor: Kürtler neden tarih boyunca Kürt katliamlarının yanında yer almış hareketler ve rejimlerle duygusal özdeşlik kurmaya yönlendirildi? Ta en başından beri Filistinli siyasi hareketler açıkça Kürtlerin baskıcılarıyla aynı safta yer alırken neden Kürtlere ‘ezilen halklar’ dayanışması adı altında ‘Türkiye’nin Filistinlileri” oldukları aşılandı?

Kürtlerin tarihsel hafızası neden dışarıdan ithal edilmiş ideolojik dogmalarla ikame edildi?

Kürtler gerçekten Filistin davasını ve Hamas ya da Fattah gibi baskın Filistinli siyasi hareketleri destekliyor mu, yoksa Kürt kuşakları, başka yerlerden miras alınmış bir ideolojik çerçeve aracılığıyla buna duygusal olarak koşullandırıldı mı?

Bütün bu soruların cevabını bilgi, akıl ve vicdan er geç verecek. Karşımızda duran en basit gerçeklik şu ki Yahudiler ve Kürtler hiçbir zaman tarihsel düşmanlar olmadılar. Onlar aynı zorlu coğrafyada varlığını sürdürmeye çalışan iki yerli halktı. Çoğu zaman benzer tehditlerle, asimilasyonla, inkâr politikalarıyla, katliamlarla, devletsizlikle, hayatta kalma mücadelesi veren, birbirini binlerce yıldır bilen iki kardeş halk.

Bugün Yahudiler ile Kürtler arasındaki duygusal mesafe giderek azalıyor. Kürtlere dayatılan “Filistin illüzyonu” çatırdamaya devam ediyor. Onlarca yıl boyunca otoriter devletler, İslamcı hareketler ve sözüm ona devrimci ideolojiler bu iki halkın birbirinden uzak kalmasından fayda sağladı.

Ve bugün birçok Kürt, bir zamanlar düşünülemez görünen ihtimalleri düşünme, dillendirme ve yazma cesareti gösterip soruyor:

Kürtlerin yıllarca mutlak bir  sadakatle  dinlediği, söylediklerini hiç sorgulamadan kabul ettikleri liderler acaba sadece Kürt halkının yaşam ve özgürlük haklarını merkeze alan ideolojik ve siyasal bir çerçeve inşa etmeyi ve bu yönde ittifaklar kurmayı ne kadar önemsediler?

 

İlginizi Çekebilir

Gazeteci İsmail Arı hakkında tahliye kararı verildi
İsrail ve Amerika yeni savunma ortaklığı görüşmelerine başladı

Öne Çıkanlar