Lozan’ı sorgulamak devleti yıkmak değil, demokratikleşmeyi tartışmaktır

GündemSöyleşi

*Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yarı-kutsal temel taşıdır. Lozan’ı sorgulamak, Atatürk de dâhil olmak üzere kurucu kadronun zihniyetini sorgulamak anlamına gelir.

* 1920 tarihli Sevr Antlaşması, başarılı bir referandum yapılması ve Milletler Cemiyeti’nin onayı koşuluyla, Türkiye’nin güneydoğusu ile Kuzey Irak’ın bazı bölgelerini kapsayan bir Kürt devleti kurulmasını öngörüyordu. Bu durum, Ankara’daki yeni hükümeti, Kürtlere gelecekte özerklik sağlanacağı ve halifeliğin korunacağı yönünde gerçek dışı vaatlerde bulunmaya sevk etti.

*Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Ermeni iddialarından duyulan korku, Anadolu’daki savaşlar sırasında Türk-Kürt siyasi ittifakı için başlıca motivasyon kaynaklarından biriydi.  Ancak Ankara, savaşları kazanıp Lozan Konferansı’nda diplomatik zafer elde ettiğinde  bu belirleyici ortak motivasyon ortadan kalktı ve Ankara artık Kürtlerin endişelerini dikkate almak zorunda olmadığına inandı.

Agos Gazetesi’nden Burcu Karakaş, tarih profesörü Hans-Lukas Kieser, ile Lozan Konferansı’nı konuştu:

Röportajın tamamı şöyle:

PKK fesih kararını kamuoyuna duyurduğu açıklamasında Lozan Antlaşması’na atıfta bulundu ve bu atıf özellikle  kendini cumhuriyetin kurucu ideolojisine bağlı gören milliyetçi kesim tarafından neredeyse kararın kendisinden daha çok tartışıldı. Siz bu tartışmaya şaşırdınız mı?

Hayır. Çünkü Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yarı-kutsal temel taşıdır. Lozan’ı sorgulamak, Atatürk de dâhil olmak üzere kurucu kadronun zihniyetini sorgulamak anlamına gelir. “Nutuk”taki Lozan’a dair uzun bölümleri okuduğunuzda, “yüzyıllardır Türk milletine karşı hazırlanmış büyük bir ölümcül komplonun çöküşünü sağlayan eşi benzeri görülmemiş bir siyasi zafer”in övgüsüyle sonuçlandığını görürsünüz. Dolayısıyla, bu tarihsel zihniyetin devamı olarak, Lozan’ı sorgulamak birçok kişi için Türk milletine karşı bir komplo kurmakla eşdeğerdir. Bu kişiler, köklü sorunların aşılması ve doğuştan gelen yapısal bozuklukların iyileştirilmesi ve hatta “Türk milleti” kavramının yeniden düşünülmesi için içtenlikli bir analize duyulan ihtiyacı kavramakta zorlanmaktadır. “Nutuk”, Anadolu’nun etno-dini çoğulluğunu tanıyan Sevr Antlaşmasını, Türkiye’ye karşı yürütülen kadim Batı komplosunun doruk noktası olarak görmüştür.

Lozan öncesi Kürtler konusundaki tartışmalarda nasıl görüş ayrılıkları yaşanmıştı?

Kürt özerkliği, en hassas meseleydi. 1920 tarihli Sevr Antlaşması, başarılı bir referandum yapılması ve Milletler Cemiyeti’nin onayı koşuluyla, Türkiye’nin güneydoğusu ile Kuzey Irak’ın bazı bölgelerini kapsayan bir Kürt devleti kurulmasını öngörüyordu. Bu durum, Ankara’daki yeni hükümeti, Kürtlere gelecekte özerklik sağlanacağı ve halifeliğin korunacağı yönünde gerçek dışı vaatlerde bulunmaya sevk etti.

Kürt liderlerin çoğunluğu, Birinci Dünya Savaşı’ndan Ankara’nın Kürtlerin (ve Bolşeviklerin!) yardımıyla tüm Anadolu’ya hakim olma savaşını kazandığı 1922 yılına kadar geleneksel Sünni emperyal kardeşlik ruhuyla savaştı. Yeni Ankara hükümetinin kurucuları ile kadrolarının çoğu, İttihat ve Terakki kökenliydi. Bu kadroların rejimi, I. Dünya Savaşı sırasında Kürtlere karşı Türkleştirme politikasını başlatmıştı. Bu politika, perde arkasında Ankara’da en başından itibaren sürdürüldü. Örnek için, Bakan Rıza Nur’un Ziya Gökalp’e bu doğrultuda bir çalışma yazması için verdiği talimata bakılabilir. Ankara’daki kadrolar, Kürtlerin kendi Türk milliyetçiliği anlayışları doğrultusunda asimile edilebileceği gibi ölümcül bir yanılsama içinde yaşıyorlardı. Fakat Ankara’nın Türkleştirme politikası, Lozan Antlaşması’nın başarıyla sonuçlanmasıyla Gazi Kemal’in iktidar çevresinin pozisyonunu güçlendirmesinin ardından ancak etkin duruma geldi.

Fransa ve Britanya için Ankara ile bir uzlaşmaya varmak, özellikle Suriye ve Irak’taki manda yönetimlerinin komşusu Türkiye’nin pasifize edilmesi gerektiğinden, öncelikliydi. Musul meselesinin kendi çıkarları doğrultusunda çözülmesi, Britanya’nın emperyal öncelikleri arasında yer alıyordu. Lozan Konferansı, azınlıkların korunması ve anayasal ilkeler – tüm boyutlarıyla gerçek bir demokrasi – fikrinden genel anlamda vazgeçilen dönüm noktasıdır.”

Lozan’daki görüşmeler sırasında Azınlıklar Alt Komisyonu, Müslüman olmayan azınlıklar gibi Müslüman azınlıkların da tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarını talep