Mecit Zapsu: Nupel’in Ardından; Hakikatin İzinde Bir Veda

Genel

Bazen kapanan yalnızca bir internet sitesi değildir. Bazen bir halkın hafızasına emek vermiş uzun bir yürüyüş, sessizce bir dönemin perdesini kapatır. Nupel’in yayın hayatına veda etmesi de böylesi bir vedadır. Bu nedenle bugün yalnızca yedi yılı aşkın bir yayın serüvenini değil; hakikatin peşinde yürüyen bağımsız bir geleneğin önemli duraklarından birini uğurluyoruz.

Nupel, 21 Mart 2019’da Newroz’un taşıdığı yeniden doğuş, umut ve direniş ruhuyla yayın hayatına başladı. Kısa sürede yalnızca haber aktaran bir mecra olmadı; Kürt meselesinden demokrasiye, insan haklarından Ortadoğu’daki gelişmelere kadar geniş bir alanda bağımsız ve eleştirel bir yayın çizgisi oluşturdu. Sansasyona teslim olmayan, hakikati tıklanma uğruna eğip bükmeyen, tartışmayı körüklemek yerine düşünmeye davet eden bir anlayışla yol aldı. Bu yüzden birçok okur için yalnızca takip edilen bir internet sitesi değil; güven duyulan bir düşünce, tartışma ve hafıza mekânına dönüştü.

Nupel’in kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Günay Aslan’ın veda yazısı, bu kararın ani ya da duygusal bir tercih olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Uzun süredir devam eden erişim engelleri, algoritmalar aracılığıyla uygulanan görünmez kısıtlamalar, dijital platformların bağımsız yayınları giderek görünmez hâle getirmesi ve ekonomik imkânsızlıklar sonunda Nupel’in yayınını sürdürmesini neredeyse imkânsızlaştırmıştı. Dün gazeteler matbaaları basılarak, toplatılarak ya da mahkeme kararlarıyla susturuluyordu.

Bugün ise sansür daha görünmez yöntemlerle işliyor. Algoritmalarla okurundan koparılan, erişimi zorlaştırılan ve dolaşımdan çıkarılan bağımsız yayınlar sessizce etkisizleştiriliyor. Dün matbaaları susturanlar, bugün algoritmaları konuşturuyor. Değişen yalnızca araçlar; hakikatten duyulan rahatsızlık aynı kalıyor. Fakat Nupel’in hikâyesi yalnızca algoritmalarla ya da erişim engelleriyle açıklanabilecek bir hikâye değildir. Çünkü Nupel, kökleri yüz yirmi yılı aşan bir basın geleneğinin günümüzdeki temsilcilerinden biridir. 1898 yılında Kahire’de yayımlanan Kürdistan gazetesiyle başlayan bu yolculuk, yalnızca bir gazetenin doğuşu değildi

. Bu, dili inkâr edilen, kimliği yok sayılan bir halkın kendi sesiyle dünyaya seslenme iradesiydi. Miqdad Midhat Bedirxan ve Abdurrahman Bedirxan’ın yaktığı meşale, sonraki kuşaklar tarafından elden ele taşındı. Gazetelerin isimleri değişti, matbaalar değişti, ülkeler değişti, sürgünler yaşandı; fakat hakikati yazma iradesi hiçbir zaman değişmedi. Kürt basını hiçbir zaman yalnızca haber üretmedi. Aynı zamanda bir halkın vicdanını, hafızasını ve geleceğe dair umudunu taşıdı. Dilini yaşattı, kültürünü korudu ve yok sayılmak istenen bir kimliğin sesi oldu. Çünkü biliyordu ki dili susturulan bir halkın önce sesi, ardından hafızası silinmek istenir. Bu nedenle Kürt gazeteciliği, dünyanın birçok yerindeki meslektaşlarından farklı olarak yalnızca haberle değil, aynı zamanda var olma mücadelesiyle de iç içe gelişti. Bu yüzden Kürt basınının tarihi aynı zamanda ağır bedellerin tarihidir. Kapatılan gazeteler, bombalanan matbaalar, basılan bürolar, toplatılan sayılar, cezaevlerine gönderilen gazeteciler, işkence gören yazarlar, sürgüne zorlanan aydınlar ve faili meçhul cinayetlerle susturulmak istenen kalemler…

Bu tarih yalnızca gazeteciliğin değil, hakikatin bedelini ödeme tarihidir. 1990’lı yıllar bu bedelin en ağır ödendiği dönemlerden biri oldu. Cengiz Altun, Hafız Akdemir, Ferhat Tepe ve daha niceleri yalnızca gazetecilik yaptıkları için yaşamlarından koparıldılar. Aradan geçen yıllar ise bu karanlık geleneği sona erdirmedi. Aynı zihniyet bu kez Rojava’da Cihan Bilgin’i ve Nazım Daştan’ı, Güney Kürdistan’da Aziz Köylüoğlu’nu hedef aldı. Değişen yalnızca tarihler ve coğrafyalardı; hakikatten korkan anlayış değişmiyordu. Bu ağır tablo yalnızca öldürülen gazetecilerden ibaret değildi. Yüzlerce basın emekçisi gözaltına alındı, işkence gördü, yıllarca cezaevlerinde tutuldu. Kimileri ülkesini terk etmek zorunda bırakıldı. Kimileri doğduğu topraklardan uzakta, sürgünde hayata gözlerini yumdu.

Bayram Balcı ve Celal Başlangıç, geride bıraktıkları gazetecilik mirasıyla birlikte sürgünün ne kadar ağır bir bedel olduğunu hafızalara kazıyan isimler oldular. Bütün bunlara rağmen özgür basın geleneği hiçbir zaman kesintiye uğramadı. Bir gazete kapatıldığında bir başkası doğdu. Bir matbaa susturulduğunda başka bir matbaada yeniden baskı yapıldı. Bir kalem kırıldığında başka eller aynı sorumluluğu devraldı. Çünkü bu mücadele hiçbir zaman yalnızca gazetecilik mesleğinin sınırları içinde kalmadı.

Aynı zamanda bir halkın hafızasını koruma, dilini yaşatma ve geleceğe taşıma mücadelesiydi. Ben de bu geleneğin küçük bir parçası olmaktan her zaman onur duydum.

Gazeteciliğe başladığım ilk yıllardan bugüne kadar hakikatin peşinde yürüyen nice meslektaşımla aynı yolu paylaşma şansına sahip oldum. Kimiyle aynı haberin peşinden koştuk, kimisiyle aynı mahkeme salonunu, aynı cezaevi koridorlarını, aynı sürgün duygusunu paylaştık. Kimilerini ise zamansız kaybettik. Bu nedenle bugün Nupel’e veda ederken yalnızca bir yayın organına değil, ömrünü hakikate adamış bir kuşağın emeğine de saygıyla eğiliyorum. Hakikat yolunda çok ağır bedeller ödedik. Ama vazgeçmedik. Çünkü bizim hakikatle ilişkimiz yalnızca mesleki bir ilişki değildi; aynı zamanda vicdani, ahlaki ve insani bir sorumluluktu.

Yeri geldi yaşamını yitiren meslektaşlarımızı, dostlarımızı ve yol arkadaşlarımızı yazdık. Yeri geldi dünyanın gözleri önünde yaşanan adaletsizlikleri görünür kılmaya çalıştık. Bazen halkların hafızasını diri tutabilmek için tarihin karanlığında bırakılmak istenen gerçeklerin izini sürdük; bazen de gündelik hayatın gürültüsü içinde görünmez kılınan hakikatleri görünür kılmaya çalıştık

. Yazdık… Araştırdık… Tanıklık ettik… Emek verdik… Kimsenin tahtında, saltanatında, makamında, servetinde ya da ekmeğinde gözümüz olmadı. Biz yalnızca hakikatin peşinden yürüdük. Bütün çabamız; onurumuzu, kimliğimizi, dilimizi, kültürümüzü ve halklarımızın ortak hafızasını koruyabilmekti. Bunun bedeli ağır oldu. Çok öldürüldük. Cengiz Altun, Hafız Akdemir ve daha niceleriyle başlayan gazeteci cinayetleri yıllar sonra da son bulmadı. Nazım Daştan, Cihan Bilgin, Aziz Köylüoğlu ve nice arkadaşımızı toprağa verdik. Kimilerine bir mezar taşı bile çok görüldü.

Kimilerimiz ömrünün en güzel yıllarını cezaevlerinde, işkencehanelerde ve sürgün yollarında tüketti. Kimilerimiz ise doğduğu topraklardan uzakta son nefesini verdi. Ama bütün bunlara rağmen hakikate olan sevdamızdan vazgeçmedik. Çünkü biliyorduk ki hakikat bazen susturulabilir, geciktirilebilir, üzeri örtülebilir. Ama hiçbir zaman yok edilemez. Bu vesileyle, yıllar boyunca büyük bir emek ve özveriyle Nupel’i ayakta tutmaya çalışan Günay Aslan’a, yayın kuruluna, editörlerine, muhabirlerine, çevirmenlerine, teknik emekçilerine ve bu çatı altında kalemiyle katkı sunan bütün yazarlara teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Nupel yalnızca bir yayın organı değildi; ortak emeğin, dayanışmanın ve hakikate duyulan inancın adıydı. Bugün Nupel’in sayfaları kapanmış olabilir. Ama hakikatin yolu kapanmadı. Çünkü bu yol, 1898’de yakılan ilk meşalenin ışığıyla bugüne kadar ulaştı. O meşale kimi zaman bir matbaanın loş ışığında, kimi zaman bir cezaevi koğuşunda, kimi zaman sürgünde küçük bir odada, kimi zaman da savaşın ortasında taşındı. Nice kalemler susturuldu, nice gazeteler kapatıldı; fakat hakikatin yürüyüşü durdurulamadı.

Biz biliyoruz ki hakikat bazen geciktirilebilir, üzeri örtülebilir, susturulmaya çalışılabilir. Ama hiçbir güç onu sonsuza kadar karanlıkta tutamaz. Çünkü hakikat, onu yazmaya cesaret eden insanlar var oldukça yaşamaya devam edecektir. Hoşça kal Nupel… Hakikatin yolu açık olsun.

İlginizi Çekebilir

Hakan Tahmaz: Yeni eşik; Silahsızlanma ve yasal çerçevenin sınavı
CHP kulislerinde yeni parti iddiaları

Öne Çıkanlar