Sevdi Aycıl: Hollanda mülteci kampında belirsizliğe karşı ölüme yatmak…

Yazarlar

Türkiye devrimci tarihi, ölüm orucu eylemleriyle doludur. Özellikle cezaevleri tarihi, destansı direnişlerle örülüdür. Nedir ölüm orucu? Bir insanın maruz kaldığı insanlık dışı muameleye, insan onuruna yakışmayan uygulamalara ve insan hayatını hiçe sayan yasa ve devlet pratiklerine karşı son çare olarak bedenini açlığa yatırmasıdır. Yemeyi ve içmeyi reddetmektir.

Hollanda, son dönemde evrensel temel insan haklarını askıya alacak, kendi demokratik yönetim anlayışıyla ters düşecek adımlar atmıştır.

Hollanda’da yaşanan göçmen karşıtı dalga; ırkçı eylemler, meclis tartışmaları ve kendi politikalarını dayatan aşırı sağın mültecileri hedef göstererek son hükümetin düşmesinin ardından, göçün ülkenin başat sorunu hâline gelmesine yol açtı. Önceki aşırı sağ yönetimin sunduğu önergeler resmî olarak kabul edilmese de fiilen uygulanmaya başlandı.

Mülteci kamplarının kapatılması, yeni yönetimin öne çıkan seçim vaatlerinden biriydi. Ülkede yaşanan konut sıkıntısı, ekonomik kriz ve diğer tüm yapısal sorunların faturası mülteci ve göçmenlere kesildi. Gelinen son noktada hükümet, sunduğu yeni iltica yasasıyla mültecileri kategorilere ayırdı ve aile birleşimini zorlaştırarak neredeyse imkânsız hâle getirdi.

Tüm bu olumsuz gelişmelerin yanı sıra, mültecileri destekleyen anti faşist hareketler ve hak savunucuları da sokaklara çıktı; kalabalıklar her yerdeydi. Türkiye’de “Yeryüzü Sofrası” olarak bilinen ve dayanışmayı simgeleyen protesto biçimi burada da hayat buldu. De Langste Tafel adı altında mültecilerle ortak bir masa kuruldu; bine yakın insan bu masada buluşarak desteğini dile getirdi. Ayrıca kamptaki ilan panolarına her dilde yazılan “Hoş Geldiniz” kartları, insan hakları savunucularının içimize umut serpen eylemlerinden biri oldu.

Ancak kamplardaki uzun soluklu ve belirsiz bekleyiş devam ediyor; insanlar günlük hayatın sıradanlığı içinde birer mülteci olarak görünmezleşiyordu.

Irkçılık, kendini modern koşullara göre yeniden uyarlayarak daha “makul” ve “gerçekçi” bir zemine oturtmaya çalışıyor. Etnik kimlik, toplumsal cinsiyet, sınıfsal konum ve göçmenlik statüsü bu yeni zeminin taşlarını oluşturuyor. Burada yaşanan ırkçılık, kendini öncelikle göçmenlik üzerinden var etse de buna etnik, dinî, sınıfsal ve toplumsal cinsiyet boyutları da ekleniyor. Göçmenleri kültürel farklılıklarından ziyade “yaşam tarzı” ve “uyum” açısından dışlayan, bu farklılıkların ortak alanda uzlaştırılamayacağını iddia eden yeni bir gündelik dil üretiliyor. Ötekini yaratmakta oldukça mahir olan devlet politikaları ve söylemleri de bu duruma tuz biber ekiyor.

Bütün bunlara maruz kalan bir mülteci, iki buçuk yıllık bekleyişin ardından IND’nin ret kararıyla karşı karşıya kalıyor. Temel insan hakları yalnızca bu ülkenin vatandaşları için değil, tüm insanlar içindir. Göçmen ve mültecileri yok sayan, onları rakamlara indirgeyen devlet politikaları; can güvenliği bulunmayan mültecileri geldikleri ülkelere zorla geri göndermek istiyor. İsveç’te Kürt trans aktivist Bella Demhat, dokuz yıllık bekleyişin ardından zorla geri gönderme merkezinde tutuluyor. Hollanda’da ise insan hakları aktivisti Barış Helvacı benzer bir durumla karşı karşıya. Bu insan onurunu yok sayan karara karşı, bulunduğu mülteci kampında ölüm orucuna başladığını açıkladı. Bundan sonrasına onun satırlarıyla devam etmek istiyorum.

“Merhaba, ben Barış. 2023 yılında Hollanda’ya geldim ve siyasi sığınma talebinde bulundum. Yaklaşık 30 aydır belirsizlik içinde yaşıyorum. Bu süreçte devlet tarafından bana atanan ilk avukatımın dosyamdaki belgeleri eksik sunduğunu fark ettikten sonra avukat değişikliği talep ettim. Yeni avukatım, Türkiye’ye dönmem hâlinde can güvenliğimin ve özgürlüğümün ciddi şekilde tehlikede olduğunu ayrıntılı biçimde dosyama ekledi. Buna rağmen IND, ret kararını onayladı ve bana dört hafta içinde Türkiye’ye dönmem gerektiğini bildirdi.

Bu karar yanlıştır. Çünkü Türkiye’de bugün tek adam rejimi altında muhalifler, devrimciler, gazeteciler, öğrenciler ve hak savunucuları sistematik baskı altındadır. Yargı bağımsız değildir, ifade özgürlüğü yoktur, muhalif olmak suç gibi gösterilmektedir. Benim gibi politik kimliği bilinen bir kişinin Türkiye’ye dönmesi, özgürlüğünün ve can güvenliğinin doğrudan tehdit altına girmesi demektir.

Bu nedenle IND’nin kararını kabul etmiyorum. Bu kararın yeniden, insani temellerde ve Türkiye’nin gerçek siyasi koşulları dikkate alınarak değerlendirilmesini talep ediyorum.

4 Haziran 2026 tarihinde başlattığım ölüm orucu eylemi, yaşadığım sürecin ağırlığını görünür kılmak içindir. Bu bir tehdit değil; duyulma, görülme ve adil bir değerlendirme talebidir. Türkiye’deki otoriter rejimin baskısından kaçan bir insanın burada da belirsizlik ve duyarsızlıkla karşılaşması, insan hakları ve demokrasi iddiasıyla çelişmektedir.

IND’ye çağrım nettir: Türkiye’deki siyasi baskıyı, muhaliflere yönelik sistematik şiddeti ve tek adam rejiminin yarattığı tehlikeyi görmezden gelmeyin. Dosyam bir kâğıt değil; bir insanın hayatıdır. Bu nedenle kararın yeniden değerlendirilmesini talep ediyorum.”

Bizler, her zaman tarafı olduğumuz insanlığın ve barışın yarım asrı aşan savunucularıyız. Barış’ın bu kararına saygı duyuyor; hayatta kalması ve eyleminin kazanımla sonuçlanması için elimizden geleni yapacağımızı ifade ediyoruz.

İlginizi Çekebilir

Diyarbakır’da Demokratik Yerel Yönetimler Konferansı başladı
Ermenistan: Paşinyan kazandı; Rus yanlısı partiler seçmen desteği bulamadı

Öne Çıkanlar