Biz ne sabahlara uyandık…
Gökyüzü yerle bir olmuş, umutlarımızın üzerini kalın bir sis örtmüş…
Yastığımızda başımızdan çok yükler vardı.
Gözlerimizde uykudan değil, zamanın ve zulmün biriktirdiği ağırlıktan yorgunluk.
Her sabah, bir önceki gecenin devamı gibiydi;
acılar birbirini devralıyor,
sustuğumuz her cümle içimizde yankılanıyordu.
Yine de fısıldadık: “Bu da geçer.”
Oysa biz biliriz; bazı acılar geçmez.
Geçiyormuş gibi yapar,
yer değiştirir sadece: kalpten zihne, zihinden dile, dilden suskunluğa…
Ve biz, işte o suskunlukta yaşlanırız.
Çünkü susmak, her zaman unutmak değildir; bazen çok iyi hatırlamaktır.
Ve hatırlamak, insanın kendine ihanet etmemesidir.
Yorulduk…
Evet, ama yalnızca yaş almaktan, zamanın geçmesinden değil…
İnançlarımızı açıklarken suçlanmaktan,
acımızı dile getirirken inkârla karşılaşmaktan,
sevmeye çalışırken cezalandırılmaktan yorulduk.
Adaletsizlikle barışmaya zorlandık,
unutmamız istendi,
kimliğimizden, dilimizden, hakikatimizden vazgeçmemiz beklendi.
Ve biz her defasında bir iç çekişle ayakta kalmaya çalıştık.
İşte tam bu noktada, “insan kalmak” ne anlama geliyor, sormak gerek.
Çünkü insan kalmak, sadece biyolojik bir varlık olarak yaşamaya devam etmek değildir.
İnsan kalmak, zulme alışmamaktır.
Yalanlara teslim olmamaktır.
Kendine yabancılaşmamaktır.
Acının içinde merhameti,
kayıpların ortasında umudu koruyabilmektir.
İnsan kalmak, bunca yıkıma rağmen sevebilmektir hâlâ.
Bir çocuğun başını okşarken,
bir yaşlının elini tutarken,
bir kadının gözyaşına omuz olurken titrememektir ellerin.
İnsan kalmak, içinden geçtiğimiz bu karanlık çağda, bir tür direniştir.
Tüketilmemiş vicdanların, çoraklaştırılmamış yüreklerin direnişi.
Ve bugün…
Her şeyin hızla mekanikleştiği, ilişkilerin sayıya ve statüye indirgendiği,
insanların duygularını algoritmalarla ifade ettiği bir dünyada,
insan kalmak, belki de en devrimci eylemdir.
Hâlâ insan kalabilenlere selam olsun.
Bir kelimeyi bile özenle seçenlere…
Bir lokmayı paylaşanlara…
Bir çığlığı duyanlara…
Ve hâlâ, bütün bu yorgunluğa rağmen,
yeniden başlama gücünü kendinde bulanlara…
Ve biz, bu bilinçle yaşarız, yorulsak da.
Bu yüzden ne kadar yorgun olursak olalım,
hâlâ insan kalabiliyorsak,
hâlâ merhameti taşıyorsak içimizde,
bu dünya hâlâ umut edilebilir bir yerdir.
Ve umut varsa, her şey yeniden başlayabilir.
Çünkü geçmeyen acıların içinden sadece keder değil;
bir ahlak, bir bilinç ve en çok da umut doğar.
İşte o umut, karanlığın ortasında bile ışığı hatırlatan şeydir.
Hâlâ insan kalabilenlere selam olsun.
Kelimeleriyle yaraları sarmaya çalışanlara,
sessizliğe inat konuşanlara,
korkuya rağmen sarılmaya devam edenlere…
Ve bütün bu yorgunluğa rağmen,
her sabah yeniden ayağa kalkanlara…
Yazar Notu | Neden Yazdım?
Bu yazı, sadece bir duygunun dökümü değil, bir halkın hatırlama ısrarıdır.
Unutturulmak istenen acıların, bastırılmak istenen kimliklerin, susturulmak istenen vicdanların içinden konuşan bir metindir.
Çünkü biz unutmuyoruz.
İşkenceyi, kayıpları, adaletsizliği, yasakları… Ve en çok da, bunlara rağmen hâlâ insan kalmaya çalışanları.
Ben bu yazıyı, 1982 Diyarbakır zindanında direnenler adına,
bugün yalnız hisseden ama sesini çıkarmaktan vazgeçmeyen herkes adına yazdım.
Bir çocuğun gözyaşında, bir annenin suskunluğunda, bir halkın direnişinde hâlâ insan kalmanın mümkün olduğunu hatırlatmak için…
Çünkü yaşamak, bizim için hâlâ direnmektir…










