Hıdır Eren Çelik: İçimizdeki Irkçılık ve Ötekileştirme 

Yazarlar

Türkiye’de gerek medyada gerekse günlük yaşamda, başka kültürlerden insanları etnik  kökenleri, dilleri ve inançları nedeniyle sözlü, yazılı ya da görsel ortamlarda küçük  düşürmek, aşağılamak veya kurumsal biçimde dışlamak ne yazık ki ilk kez yaşanmıyor. 

Son olarak Star TV’de yayınlanan “Çok Güzel Hareketler Bunlar” programının “Papaz Olduk” isimli skecinde  kullanılan ifadeler, mizah aracılığıyla Hristiyan inancına sahip insanları rencide eden;  bilerek ya da bilmeyerek ayrımcı ve ırkçı bir yaklaşımın örneği olmuştur.

Daha da  düşündürücü olan, böylesi bir anlayışın kendisini geçmişte sol değerlerle tanımlayan  çevrelerden de gelebilmesidir. Çünkü eşitlik, özgürlük ve kardeşlik söylemiyle yetişmiş  insanların, başka inançlara yönelik dışlayıcı bir dil üretmesi, yalnızca bir çelişki değil;  aynı zamanda toplumdaki önyargıları besleyen tehlikeli bir zemindir. 

Ne yazık ki televizyon ekranlarında milyonların izlediği bu tür söylemler, gündelik  yaşamda ve çeşitli kurumlarda da farklı biçimlerde yeniden üretilmektedir. Kendini  demokrat, ilerici ya da solcu olarak tanımlayan kimi çevrelerde bile; insanların sahip  oldukları inanç kimlikleri, etnik kökenleri ya da kültürel aidiyetleri nedeniyle  dışlandıklarına sıkça tanık oluyoruz. 

İçimizdeki ırkçılık, çoğu zaman başkalarını ötekileştirme ve dışlama biçiminde yaşamın  farklı alanlarında kendini göstermektedir. 

Birleşmiş Milletler’in Irkçılıkla Mücadele Sözleşmesi’nde ayrımcılık şu şekilde  tanımlanır: 

“Etnik köken, sözde ırk, ten rengi, soy veya ulusal kökene dayalı; insanların hak ve  özgürlüklerinin eşit biçimde tanınmasını, kullanılmasını veya uygulanmasını  engelleyen ya da olumsuz etkileyen her türlü ayrımcılık, dışlama, sınırlama veya  ayrıcalık.” 

Bu tanımı temel aldığımızda, milliyetçi ve ırkçı çevrelerin ayrımcı söylemleri bir ölçüde  kendi ideolojik çizgileriyle açıklanabilir. Ancak geçmişte sol mücadele içinde yer almış  insanların da başka kimlikleri dışlaması üzerinde özellikle düşünmek gerekir. Çünkü  sorun yalnızca “ötekilerin” ırkçılığı değildir; bizim içimizde büyüyen, çoğu zaman  görmezden geldiğimiz ya da konuşmaktan kaçındığımız bir ayrımcılık kültürü de vardır. 

Bugün günlük yaşamda, çevremizde; etnik kökenleri, inançları ya da konuştukları diller  nedeniyle ayrımcılığa uğrayan binlerce insan bulunmaktadır. Fakat çoğu zaman bunları  görmüyor ya da görmek istemiyoruz. 

Sosyal medyada “Papaz Olduk” skecinde kullanılan dilin benzerleri; Kürt olduğu için,  Alevi olduğu için ya da farklı bir inanca sahip olduğu için insanlara karşı sıkça  kullanılmaktadır. Mizah adı altında dile getirilen bu ifadeler, aslında toplumdaki  önyargıları normalleştirmektedir. Hepimiz günlük yaşamda bu tür ayrımcı konuşmalara  defalarca tanık olmuşuzdur.

Irkçılık yalnızca açık nefret söylemleriyle ortaya çıkmaz. İnsanların geldikleri bölge  nedeniyle küçümsenmesi, konuştukları dil yüzünden aşağılanması, inançlarından dolayı  kurumsal yapılarda dezavantajlı duruma düşürülmesi de ırkçılığın başka biçimleridir. 

Örneğin iş başvurularında; “Tunceli doğumluysan”, “Aleviysen” ya da belli bir etnik  kimliğe sahipsen, yazılı sınavlarda ne kadar başarılı olursan ol sözlü mülakatları  geçemediğin ya da iş görüşmesine bile çağrılmadığına dair çok sayıda örnek vardır. 

Bunun yanında zaman zaman açık saldırılar da yaşanmaktadır. Batı illerinde Kürt işçilere  ve Kürt bölgelerinden gelen tarım emekçilerine yönelik saldırılar hâlâ hafızalarımızdadır.  Benzer şekilde Suriyeli göçmen ve mültecilere yönelik saldırılar da Türkiye’nin birçok  bölgesinde Arap düşmanlığının ne kadar yaygınlaştığını göstermektedir. 

Etnik kökenleri, dilleri ya da inanç kimlikleri nedeniyle saldırıya uğrayan insanları  korumanın en etkili yolu; yalnızca ırkçılığa karşı toplumsal mücadeleyi büyütmek değil,  aynı zamanda kurumsal yapılarda güçlü yasal düzenlemeler gerçekleştirmektir. Eşit  yurttaşlık talebi, toplumun tüm kesimleri için gerçek anlamda yasal güvence altına  alınmalıdır. 

Ancak her şeyden önce, kendi içimizdeki ırkçılıkla da yüzleşmek zorundayız. Önyargıları,  dışlamayı ve ötekileştirmeyi yeniden üreten söylemlerden arınmış bir dil kurmadan; eşit,  demokratik ve birlikte yaşanabilir bir toplum inşa etmek mümkün değildir

İlginizi Çekebilir

Sevdi Aycıl: Kamp Günlükleri…
Bakırhan’dan çözüm süreci mesajı: “Bu süreç 12 metrekarede yürümez”

Öne Çıkanlar