Amed Mardin: Kürt Meselesi, Demokratikleşme ve Gelecek Vizyonu; Kürt Siyasetinin Tarihsel Sorumluluğu

Yazarlar

Türkiye bugün tarihsel bir yol ayrımıyla yüzleşmektedir. İki olasılık analitik düzeyde net biçimde görünmektedir: ya Cumhuriyet’in yüz yıllık inkar paradigması yeni biçimlerde kendini yeniden üretecek ve toplumu giderek derinleşen yapısal krizlere sürükleyecektir; ya da Türkiye, Kürtleri kurucu ve eşit bir topluluk olarak kabul eden gerçek bir demokratik dönüşüm yaşayacaktır. Bu dönüşümün anahtarı yalnızca devletin atacağı adımlarda değildir. Kürt hareketinin de net bir siyasal vizyon geliştirmesi, ulusal hak taleplerini meşruiyet çerçevesinde savunması ve demokratikleşme ile ulusal özgürlük eksenleri arasındaki dengeyi doğru kurması gerekmektedir.  

Kürt Meselesinin Yapısal Merkeziliği

Bu yazıdan önce iki bölüm halinde Nupel’de yayımladığım yazımda Türk devletinin mevcut sürece yetersiz ve tek yönlü yaklaşımını, meselenin kavramsal tanımını ve Türkiye’de değişen Kürt sosyolojisini ele almıştım. Bu yazıda ise konuya farklı bir perspektiften yaklaşarak Kürt hareketinin öne çıkardığı demokratikleşme çerçevesindeki konumunu, pozitif barış eksenli normatif perspektifleri ve Kürt halkının varlığı ile ulusal haklarının anayasal zemindeki boyutlarını yazmaya çalışacağım. Türkiye’nin son yüz yıllık siyasal tarihine belirli bir mesafeden bakıldığında şu gerçeklik kendini açıkça ortaya koymaktadır: Kürt meselesi yalnızca bir “etnik sorun” değil, Cumhuriyet’in kuruluş paradigmasının çözümsüz kalmış yapısal çelişkisidir. Bu çerçevede bugün Türkiye’de yaşanan otoriterleşme, demokratik gerileme, hukuk krizleri ve siyasal kutuplaşma süreçleri; yalnızca konjonktürel iktidar politikalarının değil, 1924 sonrasında inşa edilen merkeziyetçi ulus-devlet modelinin geç dönem tezahürleri olarak okunabilir.

Mevcut rejimi betimlemek için sıklıkla başvurulan “otoriter başkanlık sistemi” kavramı, tarihsel bağlamı itibariyle yetersiz kalmaktadır. Bugünkü siyasal yapı, Kemalist ulus-devletin güvenlikçi çekirdeği ile Türk-İslam sentezinin tarihsel olarak özgün bir biçimde kaynaştığı yeni bir rejim formasyonudur. Bu rejim, Kürt kimliğini ve siyasal özneliğini anayasal düzeyde tanımayı reddetmekte; Kürtlerin ancak “Türk üst kimliği” çatısı altında bir arada varoluşuna onay vermektedir. Son dönemde muhalefetin yargı aracılığıyla kuşatılması, kayyum uygulamalarının sistematik biçimde sürdürülmesi ve demokratik kamusal alanın daralması; izole siyasal tercihler olarak değil, devletin merkezileşme refleksinin tarihsel sürekliliğinin parçaları olarak değerlendirilmelidir. Bu tablonun merkezinde ise değişmeyen bir soruyu bulmak mümkündür: Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün müdür? Bu soru, Kürt meselesini demokratikleşme tartışmasının bir alt başlığı olarak değil; tersine, demokratik dönüşümün mümkün olup olmayacağını belirleyen kurucu eşik olarak konumlandırmaktadır. Kürt siyasetinin son dönemdeki tutumu ve PKK yönetiminin çözüm çağrıları, Türkiye’nin tarihsel bir kavşağa geldiğine işaret etmektedir. Bununla birlikte, temel gerilim hala çözümsüz durmaktadır: Kürt halkının ulusal hak ve taleplerinin görünmezleştirilmesi pahasına savunulan bir demokratikleşme perspektifi, uzun vadede Kürtlerin mevcut devlet yapısı içinde asimilasyonunu meşrulaştıran bir siyasal işlev üstlenmektedir.

I. Cumhuriyet’in Kurucu Paradigması ve Kürtlerin Sistematik Dışlanması 1924 Rejiminin Kimlik Tasarımı

1924 Anayasası yalnızca yeni bir devlet mimarisi değil, aynı zamanda siyasal öznenin kim olduğunu belirleyen bir kimlik tasarımı ortaya koydu. “Türk milleti” kavramının bu anayasal düzlemde aldığı anlam, çoğulcu bir yurttaşlık temeline değil; etnik, kültürel ve dilsel olarak Türklük merkezli bir ulusal kimlik anlayışına dayanıyordu. Bu kurguda Kürtler, Cumhuriyet’in fiili kurucu ortaklarından biri olmalarına karşın siyasal özne statüsünden sistematik biçimde dışlandı. Söz konusu dışlama yalnızca hukuki bir statü sorunuyla sınırlı kalmadı. Kürt dili kamusal alanda yasaklandı, yer adları değiştirildi, isyanlar ağır biçimde bastırıldı, zorunlu nüfus göçü politikaları uygulandı ve eğitim sistemi, yoğun bir Türkleştirme sürecinin taşıyıcısı haline getirildi. Bu tarihin bıraktığı yapısal miras şudur: Kürt meselesi Türkiye’de yalnızca hak eksikliği sorununa indirgenemez; bu mesele aynı zamanda devletin Kürtlerin kolektif tarihsel varlığını hiçbir zaman gerçek anlamda tanımamış olmasının sorunudur.

Asimilasyonun Devlet Politikası Olarak Kurumsallaşması

Onlarca yıl boyunca Türkiye’nin resmi ideolojisinin temel söylemlerinden biri “Kürt yoktur” söylemine dayandı. Bu söylem sonraki dönemlerde yumuşatılsa da stratejik hedef özünde değişmedi: devlet, Kürtlerin siyasal öznellik taleplerini siyasal düzeyde tanımak yerine onları kültürel düzlemde eriterek sisteme dahil etmeyi tercih etti. Günümüzde de bu yapısal eğilim sürmektedir; Kürtlere bireysel kültürel varlık alanları açılabilmekte, ancak kolektif siyasal statü talepleri “bölünme tehdidi” olarak kodlanmaya devam etmektedir. Bu yapısal gerçeklik, sistemin “makbul Kürt” kategorisini de belirlemektedir: Türk üst kimliğini içselleştiren, Kürtlüğünü yalnızca folklorik düzeyde yaşayan ve siyasal talepten vazgeçmiş olanlar sistematik bir sorunla karşılaşmamaktadır. Böylece devlet, kolektif hak talebinde bulunan Kürt kimliğini sürekli olarak bir güvenlik sorunu olarak çerçevelemekte; bu çerçeveleme ise Kürt siyasetini savunma konumuna mahkum etmektedir.

II. Kürt Siyasetinin Stratejik Açmazı: Demokratikleşme ile Ulusal Talepler Arasında Demokratikleşme Söyleminin Sınırları

Son yıllarda Kürt siyasal hareketinin genel demokratikleşme perspektifine belirgin biçimde ağırlık verdiği görülmektedir. Bu stratejik yönelimin kendi içinde tutarlı gerekçeleri vardır: Kürt meselesinin kalıcı çözümü, Türkiye’nin genel demokratik dönüşümünden bağımsız düşünülemez. Ne var ki bu yönelim, belirgin bir stratejik riski de beraberinde getirmiştir. Kürt halkının ulusal hak ve taleplerinin açık, net ve meşru biçimde siyasal gündemin merkezine taşınmasından kaçınıldıkça, Kürt siyaseti giderek yalnızca “Türkiye demokrasisinin destekleyici unsuru” olarak algılanmaya başlamıştır. Bu algısal kayma birkaç yapısal sorunu birlikte üretmektedir: Kürt halkının kolektif talepleri görünmezleşmekte; mesele salt bir hukuk ve demokrasi sorununa indirgenmekte; Kürt kimliğinin siyasal boyutu arka plana itilmekte; ve asimilasyonun yapısal sonuçları yeterli bir analitik netlikle tartışılamamaktadır. Oysa Kürtlerin temel meselesi yalnızca bireysel özgürlüklerin genişletilmesi değildir. Kürtler tarihsel, kültürel ve siyasal bir topluluk olarak kolektif hak taleplerini taşımaktadır. Bu talepleri taktiksel gerekçelerle gündem dışına çıkarmak; kısa vadede pragmatik görünse de uzun vadede ağır siyasal ve toplumsal sonuçlar doğurmaktadır.

Ulusal Taleplerin Geri Çekilmesinin Yapısal Sonuçları

Kürt halkının ulusal taleplerini siyasal gündemin dışında bırakmak; fiilen mevcut ulus-devlet paradigmasının sınırlarını meşru kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu sürecin somut çıktıları oldukça ağırdır: Kürtçe kamusal alandan çekilmekte, Kürt kimliği kültürel folklora indirgenmekte, Kürt toplumu siyasal öznelliğini yitirmekte ve yeni kuşaklar Türk üst kimliğinin içinde erimektedir. Bu süreç yalnızca bir olasılık değil, halihazırda işleyen bir gerçekliktir. Türkiye’de büyük kentlerde yetişen yeni kuşaklar arasında Kürtçe giderek yitirilmektedir. Eğitim sistemi, medya ortamı ve ekonomik entegrasyon süreçleri, asimilasyonu derinleştirmeye devam etmektedir. Bu bağlamda Kürt siyasetinin bugün yüzleşmek zorunda olduğu mesele yalnızca demokratik hakların savunulması değil; aynı zamanda tarihsel ve kültürel varoluşun sürdürülebilirliğidir.

III. Barış Süreçlerinin Yapısal Açmazları Geçmiş Süreçlerin Mimarisi ve Başarısızlığının Nedenleri

Türkiye’de geçmişte denenmiş çözüm süreçlerinin ortak yapısal zaafiyeti şudur: devlet, Kürt meselesini hiçbir zaman gerçek anlamda siyasal bir mesele olarak kabul etmemiştir. Oslo görüşmeleri ve 2013-2015 yılları arasında yürütülen çözüm süreci, tarihsel fırsatlar yaratmış olmakla birlikte belirleyici yapısal kısıtlar içinde kalmıştır: anayasal güvence hiçbir zaman oluşturulmamış, parlamento sürecin meşruiyet merkezi haline getirilmemiş ve kalıcı bir toplumsal uzlaşı zemini tesis edilememiştir. En kritik nokta ise devletin Kürtlerin kolektif siyasal statüsünü müzakere etmeye hiçbir zaman gerçek anlamda hazır olmamasıdır. Bu nedenle süreçler, köklü bir siyasal çözüm mekanizması olarak değil, çatışmayı geçici olarak yönetme aracı olarak işlev görmüştür. Devletin temel stratejik hedefi PKK’yi silahsızlandırmak, Kürt siyasetini denetim altına almak ve Kürt toplumunu mevcut sistem içinde eritip entegre etmek olarak belirlenmiştir. Kürt tarafının öncelikli talepleri ise kimliğin tanınması, demokratik özerklik, anadilde eğitim ve anayasal siyasal güvenceydi. Bu iki pozisyon arasındaki yapısal mesafe hiçbir zaman kapanmadı.

IV. Mevcut Rejim ve Güvenlik Devletinin Yeniden İnşası Başkanlık Sisteminin Siyasal Mantığı

2017 sonrasında kurulan yönetim modeli, salt bir hükümet değişikliği değil; Türkiye’de devletin güvenlik merkezli olarak yeniden yapılandırılmasıdır. Yargının merkezileştirilmesi, yerel yönetimlerin fiili olarak etkisizleştirilmesi, medya üzerinde kapsamlı bir denetim mekanizmasının kurulması, muhalefetin cezai yollarla kuşatılması ve Kürt siyasetinin sistematik baskı altında tutulması, bu yeniden yapılanmanın birbirine eklemlenmiş bileşenlerini oluşturmaktadır. Kayyum politikaları bu sürecin en çıplak örneğidir: Kürt seçmenin demokratik iradesi, sandıkta verilen karar ne olursa olsun, atanmış yöneticiler aracılığıyla fiilen devre dışı bırakılmaktadır. Rejimin bu mantığı yalnızca Kürtleri değil, Türkiye’deki bütün demokratik alanı daraltmaktadır. Son dönemde ana muhalefete yönelik operasyonlar, mevcut yönetimini istediği gibi değiştirme, belediyeler üzerinden yürütülen siyasal kuşatma ve yargısal baskı mekanizmalarının genişlemesi; seçim yoluyla iktidarı tutma stratejisinin ötesinde, siyasal alanın bütünüyle yeniden tasarlanmasına yönelik sistematik bir müdahaleye işaret etmektedir.

Muhalefetin Yapısal Sınırı

Türkiye muhalefetinin önemli bir kesimi hala Kürt meselesini demokratikleşme gündeminin kurucu unsuru olarak konumlandıramamaktadır. Bu, muhalefetin devletin köklü paradigmasıyla gerçek anlamda hesaplaşabildiğini söylemeyi güçleştirmektedir. Oysa analitik düzeyde durum açıktır: Kürt meselesi çözülmeden hukuk devleti inşa edilemez; demokratik yurttaşlık zemini oluşturulamaz; yerel demokrasi güçlenemez; ve otoriter devlet yapısı gerileyemez. Kürt meselesini paranteze alarak demokratikleşme vaat etmek, yalnızca analitik bir tutarsızlık değil, siyasal bir çıkmaza davet etmektir.

V. Kürt Hareketinin Gelecek Vizyonu Çift Yönlü Stratejik Hattın Zorunluluğu

Kürt hareketinin önündeki temel soru artık şu biçimde somutlaşmaktadır: Türkiye’de genel demokratikleşme mücadelesine aktif biçimde katkıda bulunurken Kürt halkının ulusal hakları nasıl görünür, meşru ve sürdürülebilir biçimde savunulacaktır? Bu iki eksen birbirine karşıt değildir; tersine, birbirini yapısal olarak tamamlamaktadır. Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu çözülemez; Kürtlerin ulusal hakları tanınmadan ise Türkiye demokratikleşemez. Bu ikili bağımlılık, Kürt hareketinin çift yönlü bir siyasal hat kurmasını tarihsel açıdan zorunlu kılmaktadır.

Stratejik Öncelikler

İlk ve en temel görev, açık bir Kürt gelecek perspektifinin oluşturulmasıdır. Kürt siyaseti salt savunma konumunda kalamaz; Kürt halkına tutarlı ve kapsayıcı bir gelecek vizyonu sunulmalıdır. Bu vizyon; anadil hakkını, yerel demokratik yönetimlerin güçlendirilmesini, kültürel kurumlaşmayı, ekonomik eşitsizliklerin giderilmesini ve Kürt kimliğinin anayasal düzeyde tanınmasını kapsamak durumundadır. İkinci stratejik alan asimilasyona karşı toplumsal direncin örgütlenmesidir. Asimilasyon yalnızca doğrudan devlet baskısıyla değil, kamusal sessizlik ve kurumsal boşluklar aracılığıyla da ilerler. Kürtçe eğitim, kültürel üretim, entelektüel kurumlaşma, yerel medya, toplumsal hafıza çalışmaları ve yeni kuşakların kimlik bilincinin güçlendirilmesi; önümüzdeki dönemin belirleyici mücadele alanları olacaktır. Üçüncü olarak demokratik ittifakların güçlendirilmesi gerekmektedir. Kürt siyaseti Türkiye’deki genel demokratikleşme mücadelesine katkısını sürdürmeli; ancak bunu kendi ulusal taleplerini görünmez kılmadan yapmalıdır. Demokratik ittifak siyaseti ile ulusal hak mücadelesi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır ve bu ilişki doğru kurulmadan hiçbiri kalıcı kazanım üretemez.

Son olarak negatif barıştan pozitif barışa geçiş meselesi ele alınmalıdır. Silahların susması tek başına bir çözüm değildir; gerçek ve kalıcı bir barış ancak anayasal güvenceyle, eşit yurttaşlık zeminiyle, yerel demokrasiyle, kültürel haklarla, adil siyasal temsille ve toplumsal yüzleşmeyle mümkündür. Pozitif barış, Kürtlerin meşru kolektif haklarının fiilen tanınmasını ön koşul olarak gerektirmektedir.

Yeni Bir Demokratik Toplumsal Sözleşmeye Doğru

Türkiye bugün tarihsel bir yol ayrımıyla yüzleşmektedir. İki olasılık analitik düzeyde net biçimde görünmektedir: ya Cumhuriyet’in yüz yıllık inkar paradigması yeni biçimlerde kendini yeniden üretecek ve toplumu giderek derinleşen yapısal krizlere sürükleyecektir; ya da Türkiye, Kürtleri kurucu ve eşit bir topluluk olarak kabul eden gerçek bir demokratik dönüşüm yaşayacaktır. Bu dönüşümün anahtarı yalnızca devletin atacağı adımlarda değildir. Kürt hareketinin de net bir siyasal vizyon geliştirmesi, ulusal hak taleplerini meşruiyet çerçevesinde savunması ve demokratikleşme ile ulusal özgürlük eksenleri arasındaki dengeyi doğru kurması gerekmektedir. Kürt halkının taleplerini görünmezleştiren her siyasal çizgi, kaçınılmaz olarak asimilasyonu derinleştirmektedir. Bugün ihtiyaç duyulan yalnızca yeni bir müzakere süreci değildir: Kürtlerin tarihsel, kültürel ve siyasal varlığını tanıyan yeni ve kapsayıcı bir demokratik toplumsal sözleşmedir. Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi ancak bu köklü yüzleşmeyle, bu sözleşmenin cesaretle kurulmasıyla mümkün olacaktır.

İlginizi Çekebilir

KDC’de Ebola alarmı: Pozitif vaka sayısı 100’ü geçti
Serhad Serhad: Anlamak ama konuşamamak

Öne Çıkanlar