Irak Kürdistanı bugün tarihinin en güçlü anayasal statüsüne sahiptir. Federal sistem içinde tanınmış bir yönetim, parlamento, güvenlik kurumları ve uluslararası meşruiyet. Bunlar onlarca yıllık mücadelenin, sayısız kaybın ve ağır bedellerin ürünüdür. Ancak aynı anda şunu da söylemek gerekir: Kürdistan Bölgesi, bu kazanımları kaybetmeye bugün her zamankinden daha yakındır. Bu bir karamsarlık değildir. Bu, tarihin ve mevcut siyasi tablonun dayattığı bir tespittir. Çünkü tehlike yalnızca Bağdat’tan, Tahran’dan ya da Ankara’dan gelmiyor. Asıl tehlike, Kürt siyasetinin kendi içindeki çözülmeden, kurumsal felçten ve giderek derinleşen meşruiyet krizinden besleniyor.
Bu statünün bedeli unutulmamalıdır. Mahabad’da kurulan cumhuriyet bir yıl bile yaşayamadan yıkıldı. Cezayir Anlaşması’yla on binlerce insan bir gecede yeniden mülteciliğe döndü. Enfal operasyonunda binlerce köy yerle bir edildi, on binlerce insan kayboldu. Halepçe’de kadınlar, çocuklar, yaşlılar kimyasal silahlarla katledildi. 1991’de dağlara çıkan halk, bu kez tarihte ilk defa geri dönmedi. Geri dönüşünde kendi kurumlarını da inşa etti. Bu tarih yalnızca acı ve kayıpların tarihi değildir. Aynı zamanda her defasında yeniden ayağa kalkan bir iradenin tarihidir. Bugünkü anayasal statü, o iradenin en somut meyvesidir. Ancak tarih bize bir şeyi daha öğretiyor: Kürtler en ağır kayıplarını dış güçlerin saldırılarında değil, bu saldırılar karşısında yeterince birleşemedikleri anlarda yaşadı. Mahabad yalnız kaldı. Cezayir’de hareket bölünmüştü. Kerkük’te aynı tablo yeniden sahnelendi.
Tarih tekerrür etmek zorunda değildir. Ama bunun için siyasi irade şarttır. Şimdi bugüne bakalım. Ve net konuşalım. Kürdistan Bölgesi’nde parlamento seçimleri yaklaşık bir buçuk yıl önce yapıldı. Halk sandığa gitti, iradesini ortaya koydu. Ancak seçilen parlamento bugüne kadar bir türlü faaliyete geçemedi. Bir araya gelinmedi, hükümet kurulamadı, kurumlar işlevsiz kaldı. Bu bir yönetim krizi değil, meşruiyet krizidir. Üstelik burada dikkat çekilmesi gereken başka bir boyut daha var. Parlamento, teoride halkın iradesini temsil eden ve yürütme üzerinde denetim kuran en temel demokratik kurumdur. Güçlü bir parlamento, siyasi krizlerin çözüldüğü, ulusal çıkarların parti çıkarlarının önüne geçtiği bir zemin olmalıdır. Ancak Kürdistan’da parlamento bu işlevi yerine getiremiyor. Seçilmiş temsilciler, siyasi hanedanlıkların ve parti yapılarının gölgesinde yeterli inisiyatifi alamıyor, tarihsel sorumluluktan uzak duruyor. Bu tablonun arka planında yalnızca teknik ya da prosedürel sorunlar yatmıyor.
Kürdistan siyasetinde onlarca yıldır süregelen yapısal bir sorun var: Barzani ve Talabani ailelerinin hakimiyetinde şekillenmiş, parti çıkarlarının ulusal çıkarların önüne geçtiği, kurumların devlet aklıyla değil aile ve aşiret dengeleriyle yönetildiği bir sistem. Bu sistem bir dönem işe yaradı. Kurumlar inşa edildi, uluslararası ilişkiler kuruldu, kaynaklar yönetildi. Ancak artık aynı sistem Kürdistan’ın önündeki en büyük engellerden biri haline gelmiştir. Çünkü bu yapı iktidarı paylaşmak yerine dondurmayı, rekabeti çözmek yerine sürdürmeyi, kurumları güçlendirmek yerine kontrol altında tutmayı tercih ediyor. Ve bu tercihler her geçen gün Kürdistan’ın uluslararası güvenilirliğini aşındırıyor. Bu iç krizin dışarıya yansımaları artık somut biçimde görülüyor. Uluslararası ilişkilerde devletler ve büyük güçler, stratejik ortaklarını seçerken yalnızca sempati ya da tarihi bağlara bakmaz. Güvenilir, öngörülebilir ve kurumsal olarak sağlam muhataplar arar. Siyasi birliği olmayan, kurumları işlemeyen, iç anlaşmazlıklarını çözemeyen yapılarla kalıcı stratejik ittifaklar kurulmaz.
Kürdistan Bölgesi bu açıdan giderek daha kırılgan bir görüntü veriyor. Washington’dan gelen sinyaller bu bağlamda dikkatle okunmalıdır. ABD’nin Kürt güçlerine yönelik bazı destek programlarını yeniden yapılandırması ya da kesmesi tesadüf değildir. Peşmerge reformlarının yıllarca tamamlanamaması, parti merkezli güvenlik yapılarının sürmesi ve kurumsal bölünmüşlük uzun süredir Amerikan siyasi çevrelerinde eleştiri konusudur. Donald Trump’ın Kürtlere yönelik küçümseyici olarak algılanan açıklamaları ise bu tabloya ayrı bir boyut katmaktadır. Burada şunu açıkça söylemek gerekir: Kürtlerin kaderi hiçbir zaman tek bir Amerikan başkanına ya da tek bir dış güce bağlı olmamıştır ve olmamalıdır. Ancak uluslararası desteğin nasıl işlediğini de görmezden gelmek mümkün değildir. Dünya siyasetinde “huysuz çocuk” muamelesi gören aktörler eninde sonunda terk edilir. Devletler ve uluslararası güçler, sorunlu ama vazgeçilmez gördükleri ortaklarına bir süre tolerans gösterir.
Ancak bu toleransın da bir sınırı vardır. O sınır aşıldığında ilgi başka aktörlere kayar, stratejik hesaplar yeniden yapılır ve Kürdistan tek başına kalır. Tarih bu konuda da ders vermektedir. Cezayir Anlaşması’nda İran desteği bir gecede kesildiğinde hareket çöktü. Uluslararası desteğin koşulsuz olmadığı o gün de belliydi, bugün de bellidir. Bu tablo soyut bir endişe değildir. Tehdit somuttur ve zaten kısmen gerçekleşmektedir. 2017 bağımsızlık referandumu Kürt halkının tarihsel iradesini demokratik yollarla ortaya koyduğu önemli bir dönemeçti. Ancak referandumun hemen ardından yaşananlar, iç bölünmüşlüğün ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha gösterdi. Kerkük geri alındı. Stratejik bölgeler kaybedildi. Bu yalnızca askeri bir geri çekilme değildi. Siyasi parçalanmışlığın sahaya yansımasıydı. Kerkük bir semptomdu. Asıl hastalık hala tedavi edilmedi. Bugün Kürdistan coğrafyasının önemli bir bölümü, tarihsel ve demografik açıdan Kürt olan pek çok kent ve bölge, Kürdistan Bölgesi’nin doğrudan kontrolü dışında kalmaya devam ediyor. Bu bölgeler üzerindeki etki her geçen yıl daha da zayıflıyor. Güç dengelerinin bu şekilde seyretmesi halinde, mevcut anayasal statünün sağladığı güvenceler bile kağıt üzerinde kalabilir.
Çünkü anayasal statü tek başına yeterli değildir. Statüyü ayakta tutan şey kurumsal güç, siyasi meşruiyet ve uluslararası güvenilirliktir. Bunlar zayıfladığında statü de zayıflar. Güç dengeleri değiştiğinde ise statü tamamen ortadan kalkabilir. Ortadoğu’nun son yirmi yılı bize şunu gösterdi: Bölgede hiçbir kazanım kalıcı değildir. Her şey güç dengelerine, ittifaklara ve aktörlerin kendi iç sağlamlığına bağlıdır. Kürdistan Bölgesi bu gerçeğin dışında değildir. Peki ne yapılmalıdır? Bu sorunun yanıtı karmaşık değildir. Karmaşık olan, siyasi iradenin bu yanıtı hayata geçirmesidir. Her şeyden önce seçilmiş parlamento derhal faaliyete geçmelidir. Bir buçuk yılı aşkın süredir askıda kalan bu süreç artık daha fazla ertelenebilir değildir. Parlamento toplanmalı, hükümet kurulmalı ve kurumlar işler hale getirilmelidir. Bu yalnızca bir prosedür meselesi değildir. Kürdistan’ın hem kendi halkına hem de uluslararası muhataplarına vereceği en temel sinyaldir.
İkinci olarak peşmerge güçleri gerçek anlamda birleştirilmelidir. 30 yıldır batı çalışma grubunun yatırım yaptığı peşmerge güçlerinin tek bir komutanlık altında birleştirilmesi ertelenemeyecek kadar ciddidir. Yıllardır söylenen bu talep artık seçenek olmaktan çıkmış, zorunluluk haline gelmiştir. Parti merkezli güvenlik yapıları Kürdistan’ı hem askeri hem de diplomatik açıdan zayıflatmaktadır. Ulusal bir güvenlik yapısı, hanedanlık çıkarlarının değil Kürdistan’ın ortak çıkarlarının güvencesi olmalıdır. Üçüncü olarak Barzani ve Talabani ailelerinin liderliğindeki siyasi yapılar, dar aile ve parti çıkarlarını ulusal çıkarların önüne koymaktan vazgeçmelidir. Bu bir ahlaki çağrı değildir. Stratejik bir uyarıdır. Çünkü mevcut rant düzeni sürdürülemez. Uluslararası destek azaldığında, ekonomik kaynaklar daraldığında ve halkın hoşnutsuzluğu derinleştiğinde, bu ailelerin korumaya çalıştığı ayrıcalıklar da beraberinde çökecektir.
Son olarak Kürdistan toplumuna da bir sorumluluk düşmektedir. Siyasi baskı yalnızca yukarıdan değil, aşağıdan da gelmelidir. Halk, temsilcilerinden hesap sorma kapasitesini güçlendirmelidir. Aşiret bağları ve parti sadakatleri, ulusal çıkarların önüne geçmemelidir. Bir asır önce Mahabad’da kurulan cumhuriyet, büyük güçlerin çıkar hesapları değiştiğinde yalnız kaldı ve yıkıldı. Cezayir’de bir anlaşma imzalandığında on binlerce insan bir gecede her şeyini kaybetti. Enfal’de ve Halepçe’de ödenen bedelin büyüklüğü bugün hala tam olarak hesaplaşılamadı. Bütün bu tarih boyunca Kürt halkı ayakta kaldı. Her defasında yeniden örgütlendi, yeniden mücadele etti ve sonunda bugünkü statüye ulaştı. Şimdi soru şudur: Bu mücadelenin kazandırdıkları korunacak mı, yoksa iç çözülmeyle teslim mi edilecek?
Tarih, büyük fırsatların her zaman geri gelmediğini gösteriyor. Kürdistan Bölgesi bugün sahip olduğu statüyü bir daha bu koşullarda elde edemeyebilir. Ortadoğu’nun değişen güç dengeleri, uluslararası desteğin giderek koşullu bir hal alması ve bölgedeki rakip aktörlerin güçlenmesi, bu pencereyi her geçen gün biraz daha daraltıyor. Bu nedenle bugün Kürdistan siyasetine düşen görev açıktır: Dar çıkarları bir kenara bırakmak, kurumları işler kılmak, halkın iradesini temsil eden parlamentoyu harekete geçirmek ve başur parçasında ulusal birliği somut adımlarla inşa etmek. Mahabad’da sürgüne gidenler, Enfal’de kaybolan ve bir daha dönmeyenler, Halepçe’de hayatını kaybedenler ve 1991’de dağlardan inerek kendi devletlerini kurmaya girişenler, bugünkü nesle bu fırsatı bıraktılar. Bu fırsatı harcamak, onlara karşı işlenecek en büyük tarihsel ihanettir.











