Tom Barrack Trump tarafından Irak ve Suriye özel elçisi olarak atandıktan sonra dün akşam X hesabından bir açıklama yaptı. Kısa, diplomatik dilli, özenle seçilmiş kelimelerden oluşan bir metin. Ama bu tür açıklamaları asıl söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle okumak gerekir. Barrack şöyle yazdı: ”Irak, Suriye ve Türkiye Ortadoğu’daki kalıcı istikrarın dayanak noktasıdır. Bu üç ülke arasındaki dengeyi sağlamak için aşiret, din ya da mezhep farklılıklarını aşan tek ve tutarlı bir Amerikan nüfuz noktası gereklidir. Hedef bölgenin birbirinden kopuk unsurlarını düzen ve karşılıklı çıkar ekseninde bütünlüklü bir dokuya kavuşturmaktır.”
Bu cümleleri okuyan bir Kürt siyasetçisi ya da gazetecisi şunu sormalı: Biz bu metinde neredeyiz? Cevap açık: Yokuz. “Kopuk Unsurlar” Kimdir? Barrack’ın kullandığı çerçeve devlet merkezli. Üç ülke: Irak, Suriye, Türkiye. Hepsi egemen devletler, hepsi Washington’la şu an uyumlu bir çizgide. Kürdistan Bölgesi bu listede yok. Rojava yok. Kürt siyasi yapıları yok. “Aşiret, din veya mezhep farklılıklarını aşan” ifadesi ise zarif bir parantez kapatma operasyonu. Yani etnik kimlikler, ulusal talepler, özerklik arayışları bu çerçevenin dışında tutulacak. Bunlar “birbirinden kopuk unsurlar”, yani düzeni bozan, bütünlüğü engelleyen şeyler. Görev bu unsurları mevcut devlet yapılarına entegre etmek, başka bir deyişle sindirmek. Kürt ulusal taleplerinin bu mimaride yeri yok. Bu bir yorum değil, metnin doğrudan sonucu.
Barrack Kim, Ne Yapar?
Trump, Barrack’ı Irak ve Suriye özel temsilcisi olarak atadı. Bu atama sembolik değil. Özel temsilci unvanı, büyükelçilik kanallarının dışında doğrudan müzakere yetkisi anlamına geliyor. Barrack Ankara, Bağdat ve Şam ile aynı anda muhatap olacak, bu üçgeni dengeleyecek Amerikalı figür olmayı hedefliyor. Barrack kariyer diplomatı değil. Uluslararası finans dünyasından geliyor, Trump çevresinin güvendiği isimlerden biri. İdeolojik çerçevelerle değil, çıkar ve işlevsellik hesaplarıyla hareket ediyor. Bu profil önemli çünkü önünde iki seçenek var: Ya Kürt yapıları bu denklemde işe yarıyor ve masada tutuluyorlar, ya da işlevlerini yitiriyorlar ve gündem dışına itiliyorlar. Bugünkü açıklaması ikinci yöne işaret ediyor.
Washington Artık Farklı Bir Dil Konuşuyor
Bunu net söylemek gerekiyor: Trump dönemi Amerikan dış politikası demokratikleşme, insan hakları ya da azınlık güvenceleri ekseninde işlemiyor. Bu bir eleştiri değil, bir tespit. Karşımızda tüccar zihniyetiyle hareket eden bir yönetim var. Fatura ne kadar, karşılığında ne alıyorum, bu ilişki yarın işe yarıyor mu? Otoriter liderlerle çalışmak bu mantıkta sorun değil, aksine kolaylık. Müzakere nettir, pazarlık masası temizdir, değerler tartışması olmaz. Kürtlerin beklediği türden bir dış politika, yani azınlık haklarını kollayan, demokratik güvenceleri önemseyen, uzun vadeli stratejik ortaklıklar kuran bir Amerika, bugün mevcut değil. Bunu görmeden yapılan her diplomatik hesap eksik kalır.
Türkiye, Suriye ve Sessiz Uyum
Türkiye ve yeni Suriye yönetimi Washington’la uyumlu bir dış politika izliyor. Trump ne derse ikinci bir söz çıkmıyor. Bu uyum ABD için değerli ve bu iki aktörün bölgedeki Kürt politikasına Washington’un itiraz etmesi için somut bir neden şu an yok. Türkiye-İsrail meselesine de gerçekçi bakmak gerekiyor. Ankara’nın Gazze söylemi sert ve yüksek sesli. Ama rakamlara bakılınca tablo farklı. Çeşitli kaynaklara göre iki ülke arasındaki ticaret hacmi Gazze’den önce ne kadarsa bugün de aynı civarda seyrediyor. Yani Türk dış politikasının İsrail’e yönelik tutumu özünde retorikten ibaret, İsrail devletini gerçekten rahatsız edecek ekonomik ya da stratejik bir adım atılmıyor. İsrail de zaman zaman Türkiye’yi tehdit olarak yansıtsa da pratikte bu ilişkinin işlevselliği korunuyor. Bu tablo Kürtler için şunu söylüyor: Türkiye ve Suriye’nin ABD nezdindeki konumu sağlam olduğu sürece, bu iki devletin Kürt politikası da Washington’un işine geliyor demektir.
Büyük Denklem: İran, Abraham Anlaşmaları ve Kürtlerin Yeri
Sahnenin arka planında daha büyük bir hesap dönüyor. ABD ile İran arasındaki olası normalleşme süreci Kürtler açısından köklü sonuçlar doğurabilir. İran uluslararası sistemle yeniden entegre olursa Washington’un Kürdistan Bölgesi’ne “İran’a karşı denge” gözüyle bakma ihtiyacı azalır. Erbil’in stratejik değeri göreli olarak düşer. İran ile Bağdat’ın Kürt siyasi alanı üzerindeki ortak baskısı ise sessiz bir uluslararası onay ortamında daha da güçlenir. Abraham Anlaşmaları çerçevesinin genişlemesi ayrı bir endişe kaynağı. Bu çerçeve devletler arasındaki normalleşmeyi esas alıyor. Azınlıklar için, statüsüz halklar için, Kürtler için içinde açık bir yer yok. Türkiye, Körfez ülkeleri ve diğer bölgesel aktörleri kapsayan genişletilmiş bir normalleşme mimarisi kurulursa, Kürt ulusal hakları bu mimarinin dışında kalır. Üstelik kimse bunu açıkça söylemez, sadece gündem dışına itilir. Tarihte bu filmi gördük. Lozan’da, Cezayir Anlaşması’nda, Soğuk Savaş’ın kapanışında büyük güçler kendi hesaplarını kapattıklarında Kürtler satır aralarında kaldı. Bugün benzer bir dinamik daha sofistike bir biçimde yeniden kuruluyor.
Irak Kürdistanı: Şimdilik, Ama Ne Zamana Kadar?
Irak’ta İran’ın etkisi artık tartışma götürmez. Hükümetlerin kuruluşunda, siyasi ittifaklarda, devletin kilit kurumlarında ve İran’a bağlı silahlı yapıların örgütlenmesinde bu etkiyi sürekli gözlemliyoruz. Bu koşullarda Washington Irak Kürdistanı’nı şimdilik gözden çıkarmıyor çünkü Erbil bu denklemde hâlâ işlevsel bir denge noktası. Ama “şimdilik” kelimesinin altını çizmek gerekiyor. Kürtlerin topraklarını elinde tutan hiçbir güç, Kürtlerin özel bir statüye ya da federatif bir yapıya kavuşmasını gerçekten istemez. Bu bir yorum değil, bölge tarihinin tekrar eden dersi. Jeopolitik konjonktür bugün elverişli görünse de yarın tablo değiştiğinde bu yapılar hızla hedef alınabilir. ABD ile İran arasındaki herhangi bir anlaşmanın pratiğinde Kürtlerin aleyhine bir tablonun gelişmesi mümkün, hatta olası. Türkiye bu noktada ayrıca aktif. İran içinde ikinci bir Kürt özerk bölgesinin oluşmasını engellemek için Washington nezdinde önleyici siyaset yürütüyor. Önemli bir NATO ülkesi, güvenlik politikaları Washington’la uyumlu, üsler işlevini koruyor, istihbarat paylaşımı devam ediyor. Bu koşullarda İran Kürtlerine destek verecek bir ABD politikası beklemek gerçekçi değil.
Önümüzdeki İki-Üç Yıl
Barrack’ın bugünkü açıklaması ve Trump yönetiminin genel eğilimi bir arada değerlendirildiğinde tablo net: Önümüzdeki iki-üç yıl Kürtler için zorlu geçecek. Suriye’de Kürt siyasi yapıları yeni Şam yönetimiyle entegrasyon baskısıyla karşı karşıya kalacak. Rojava’daki aktörler yalnızca ABD’ye bağımlı bir güvenlik modeliyle ayakta kalamaz. Irak’ta İran-ABD yakınlaşması Erbil’in hareket alanını daraltabilir. Türkiye ise hem NATO hem de bölgesel güç olarak her iki cephede de Kürt siyasi kazanımlarını sınırlamaya devam edecek. Washington bu süreçte Kürtlerin yanında olmayacak. Ama karşısında da olmak zorunda değil. Asıl tehlike ilgisizlik, gündem dışı kalma ve sessiz entegrasyon baskısı.
Yapılması Gereken: Masada Yer Kaplamak
Peki ne yapmalı? Sahada güçlü olmak tek başına yeterli değil. Bunu artık biliyoruz. Kürt tarihinin en ağır dersi bu: Sahada kazanıp masada kaybetmek mümkün. Önümüzdeki dönemde Kürt siyasi aktörlerinin ve diasporasının odaklanması gereken en somut alan ABD iç siyaseti. Washington’u dışarıdan etkilemeye çalışmak yerine içeriden konuşlandırmak gerekiyor. Bunun yolu Amerikan kamuoyundan ve özellikle Kongre’den geçiyor. Kongre yürütme organından bağımsız hareket edebiliyor. Kürt meselesine duyarlı kongre üyeleri, insan hakları örgütleri, Ermeni ve Yahudi diaspora yapıları, Ezidi savunuculuk grupları ve Ortadoğu’yu yakından takip eden düşünce kuruluşları bu alanda doğal muhataplar. Bu güçlerle kurulan sistematik ittifaklar, Trump yönetiminin pragmatik hesaplarını dengeleyebilecek bir iç baskı zemini oluşturur. Kürt diasporası bu anlamda kritik bir köprü işlevi görebilir. Özellikle ABD’deki Kürt toplulukların siyasi örgütlenmesi, lobi faaliyetleri ve medya alanındaki varlığı önümüzdeki dönemde sembolik değil stratejik bir anlam taşıyacak.
Bunun yanında uluslararası hukuk platformlarında sesini yükseltmek, Avrupa parlamentolarıyla ilişkileri güçlendirmek ve bölgesel düzeyde Kürt aktörler arasındaki koordinasyonu artırmak da bu stratejinin parçası olmalı. Barrack’ın haritasında Kürtler yok. Bu haritayı değiştirmek için dua etmek yetmez, lobi yapmak da tek başına yetmez. Kürtlerin önümüzdeki yıllarda ihtiyaç duyduğu şey net: Siyasi meşruiyet, kurumsal sağlamlık, uluslararası ortaklıklar ve ABD iç siyasetinde etkili bir ses. Bunları inşa eden Kürt siyaseti bu zorlu dönemden daha güçlü çıkabilir. Bunları erteleyenler ise yeniden başkalarının haritasında satır arası olmak riskiyle yüzleşecek. Tarih beklemez. Bu dönem geçici, ama bıraktığı izler kalıcı olacak.













