Kitlelerin özgürce seçim yaptıklarını sandığı ve kendilerini belirli bir süre için yönetmelerini istedikleri örgütlenmelere yetki verdiklerini düşünmeleri “demokrasi” olarak nitelendiriliyor. Bu bağlamda “bir şikayet varsa sandıkta belli edin” türünden, özünde sınıfsal olan ama bundan bağımsız, bireysel/partisel gibi görünen bu açıklamalar; olası itirazları doğmadan boğmaya yönelik bir baskı ve ikna unsuru olarak kullanılıyor. Çünkü her ne kadar kabul edilmese veya görülmek istenmese de sınıfların varlığı, kendi gerçekliği olan ve irademizden bağımsız olarak yaşayan bir olgudur. Zenginlik ve yoksulluğun olduğu bir dünyada sınıfsallığın olmadığını söylemek; bilinçli veya bilinçsiz olarak zenginlerden yana tavır almaktır. Kitlelerin kendi kaderleri üzerinde egemen olduğu izlenimini veren “seçim” anlayışı, yaratılan aldatmacanın (bir anlamda) karşılıklı gönüllülük esaslarına dayalı olarak sürüp gitmesinden başka bir şey değildir. Bunun günümüzde tüm örgütlenmelerde bir iz bırakarak ilerlediğini görüyoruz. Demokratik sloganlara dayalı programlar ve tüzüklerle süslenmiş örgütlülüklerin kitlelerin desteğini alıp iktidara geldikten sonra; kimi zaman Hitler döneminde olduğu gibi kısa süreye, kimi zaman da Erdoğan ve Putin dönemlerinde olduğu gibi uzun süreye yayılarak ele geçirdikleri iktidarı bir daha bırakmadıklarını görüyoruz.
Bütün diktatörler kendilerine tanrısal bir güç vehmederek dünyanın karşılaştığı sorunları sadece kendilerinin çözebileceğine inanırlar. Kibrin ve narsizmin yarattığı bu kişilik bozukluğu, dünyanın merkezinin kendileri olduğuna inanır ve gittikçe artan bir dozda tahammülsüzleşerek sözlerinin kesintisiz yerine getirilmesini isterler. Çünkü bulundukları yere kendilerini yükselten alkışların bir an bile kesilmesini kaldıracak düzeyi çoktan geçmişlerdir. İstiklal Mahkemeleri’ni kapatırken M. Kemal’in, Kel Ali’nin itirazına karşılık ayağa kalkıp hiddetle “…kurdum ve kapattım…” demesi; aslında sadece cumhuriyetin değil, benzerlik içeren bütün bir tarihin anlatımından başka bir şey değildir.
Erdoğan da benzerleri gibi büyük bir demokrasi vaadiyle iktidara gelmiş ve süreç içinde günümüze kadar adım adım iktidarını perçinlemiş, bütün bir devlet yönetimini eline almış insanlardan biridir. Yönetim ufku; dünyayı anlayabildiği ve algılayabildiği kadardır. Her diktatör gibi kurnaz, kimi zaman ileriyi görebilen, risk alabilen, hırslarının kurbanı ve intikamın kamçıladığı duygulara sahiptir. Dünyaya yön verebileceğini sanan her diktatörün yükseldiği cehalet seviyesini; bir filozof, bir entelektüel veya bir aydın seviyesi sanmanın yarattığı sahte görkemin aslında kendi sonu olduğunu düştükten sonra öğrenecektir.
Bütün diktatörlerin ortak özelliği; kendilerini yenilmez, yanılmaz ve vazgeçilmez sanmalarıdır. Kendilerine taban oluşturdukları kitlelerle bağlarının koptuğunu görememeleri onların sonu olacaktır. Her diktatörün kendisine “meşruiyet” sağlama gerekliliği üzerine bir dayanak görevi gören bir “meclis” anlayışı bulunuyor. Bu “meclisler”, farklı isimler altında olsa bile şekilsel olarak var olmak zorundalar. Aksi takdirde “diktatörlük”, tevile gerek kalmadan görünür olacaktır. Bu nedenle M. Kemal’den günümüze varlığını sürdüren bu yapılar, sadece bir dayanak olmaktan öteye gidemediler. Erdoğan dünyada az kişide görülen bir anlayışla yönetiyor. Ekonomiden bürokrasiye kadar her alanda bütün ipleri elinde tutuyor. Darbe tiyatrosu sonrası gücünü daha da sağlamlaştıran Erdoğan, “devlet aklı”nı ve gücünü temsil ettiği söylenen D. Bahçeli’yi bile iktidarını tam anlamıyla paylaşmayarak yanında tutuyor. Referandum sonrası işlevi kalmayan bir topluluktan başka bir şey olmayan meclis, güçsüz ve yetkisiz bir şekilde Erdoğan’ın peşinden sürükleniyor.
Erdoğan’ı diğer diktatörlerden ayıran bir özelliği ise; onların muhalefeti hemen yok etmesi, Erdoğan’ın ise bunu zamana yayarak muhalefeti de güçsüz hale getirip kendi deyimiyle “yerli ve milli” bir çizgiye çekmesi denilebilir. Artık sadece basın açıklamalarıyla yetinen bir muhalefet var. Sokağın gücünü göremeyen, görse de mücadele edecek gücü kendinde bulamayan bir muhalefet anlayışı hakim oldu. Bu belirlemeler “devrimci” nitelik taşıyan örgütlenmeleri elbette kapsamamaktadır.
Bugünkü iktidar hem devraldığı hem de kendisinin yarattığı devasa sorunlarla karşı karşıya. Bunları çözebilecek kapasiteye sahip olmadığı gibi, çözmek için bir niyet dahi taşımıyor. Her diktatör gibi ertelemeci bir anlayışla yoluna devam ediyor. “Tek sorun” olarak iktidarının karşısında olan engeller dışında bir engel görmüyor.
Kurdistan hem sömürgecilerin hem de sömürgenin bağrında büyük sorunlar açmasına rağmen, çözümü yönünde henüz kalıcı bir adım atılmadığı için dinamik bir sorunsal olarak önümüzde duruyor. Çözüm anlayışı her iki taraf dışında, Kurdistani güçlerin içinde bile farklılık gösteriyor. Sömürgeciler değişmez bir şekilde “terör” olarak nitelendiriyor ve bütün politikalarını bunun üzerine kuruyorlar. Söylemleri zaman zaman değişse bile gerçek düşünceleri tedbil, tenkil ve imha üzerine kurulu. Çünkü kendi varlıklarını, karşıdakinin yok olması üzerinde gerçekleşecek bir olgu olarak görüyorlar ve haksız da değiller. Bu, diyalektiğin bir yasası. Sömürgenin direnişçileri veya bireyleri ise farklı anlayışlara sahip oldukları için bir bütün olarak mücadele edemiyorlar ve bu ayrılık günbegün daha da zayıf bir noktada bulunmalarını sağlıyor.
D. Bahçeli’nin siyasi sorumluluk üstlendiği ama bir yandan da “terörsüz Türkiye” diye tanımlayarak nerede durduğu ve nasıl baktığına ilişkin yorumladığı yeni dönem “çözüm anlayışı”, süreklileşen oyalamaların son durağına gelmek üzere. Meclisin yeni döneme ilişkin yasa çıkaracağına dair söylemler yine dolaşıma sokuldu. Sorunun tanımı üzerindeki her iki tarafın fikir ayrılığı bir yana; bir işlevi olmayan meclis hangi yasayı kendi iradesiyle çıkaracak? Erdoğan’a rağmen bu mümkün olabilir mi? Peki, bir diktatör heveslisinin çıkaracağı yasaların içinde “demokratik” bir anlayış olabilir mi? Kendi iktidarının sürekliliği dışında, nasıl herkesi kapsayan “demokratik” bir anlayış sahibi olabilir? Buna dair hangi somut adımı halklara göstermiş olabilir?
“Hic Rhodus, hic salta!” Geçmişten günümüze süzülen bu söz bize gerçekliği gösterecektir. Yasanın çıkıp çıkmaması bir yana, çıkacak yasanın Erdoğan’ın damgasını taşıyacağını bir kez daha göreceğiz.











