Hayatımın büyük bölümünü Türkiye ve Kürdistan’da geçirdim.
Bu coğrafyada kadın ve erkek ilişkilerine yalnızca bireyler değil; aileler, gelenekler, din, devlet ve özellikle de uzun yıllardır kutsanan “aile” anlayışı yön veriyordu. Kadınların nasıl sevdiğini, erkeklerin nasıl sevdiğini, ailelerin ilişkilere nasıl müdahale ettiğini, evliliklerin nasıl kurulduğunu ve nasıl dağıldığını gözlemledim.
Kimi zaman gelenekler.
Kimi zaman ekonomik zorunluluklar.
Kimi zaman da toplumun görünmez baskıları kadın erkek ilişkilerinin önüne geçti.
Uzun yıllar boyunca bütün bunları hayatın doğal akışı olarak bize kabul ettirmek istediler.
Ancak Avrupa’ya geldikten sonra kadın ve erkek ilişkilerine dair farklı yaşam biçimlerinin daha görünür olduğu bir toplumsal gerçeklikle karşılaştım bu da doğal olarak beni genel olarak kadın erkek ilişki biçimini sorgulatmaya götürdü.
Birlikte yaşayıp evlenmeyen çiftler, evlilik olmadan çocuk sahibi olan aileler, ayrıldıktan sonra ebeveynlik sorumluluğunu paylaşmayı sürdüren insanlar ve yalnız yaşamayı bilinçli bir tercih olarak benimseyen kadınlar ve erkekler artık istisna değil; hayatın olağan parçaları olarak görülmeye devam ediyor.
Başlangıçta bunları yalnızca kültürel farklılıklar olarak değerlendirdim.
Fakat zamanla zihnimi kurcalayan başka sorular ortaya çıktı:
Kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi gerçekten neye göre “normal” kabul ediyoruz?
Aileye göre mi?
Dine göre mi?
Devlete göre mi?
Toplumun ahlak anlayışına göre mi?
Yoksa insan doğasına göre mi?
Bu soruların peşine düştükçe mesele Avrupa ile Türkiye arasındaki farklılıkları aşmaya başladı. Daha geriye gitmek gerektiğini fark ettim.
Çok daha geriye…
Tarımın henüz başlamadığı zamanlara.
Devletlerin ortaya çıkmadığı çağlara.
Dinlerin bugünkü kurumsal biçimlerini almadığı dönemlere.
Çünkü kadın ve erkek ilişkisini anlamak için yalnızca bugüne bakmak yeterli değildi.
İnsanlığın birlikte yaşama tarihine bakmak gerekiyordu.
Bugün birçok insan tek eşli evliliği insanlığın doğal ve değişmez düzeni olarak görüyor. Oysa insan türünün yaklaşık üç yüz bin yıllık tarihine baktığımızda bunun oldukça yeni bir düşünce olduğunu görüyoruz.
İnsanlığın tarih sahnesindeki varlığının çok büyük bölümü avcı-toplayıcı topluluklar içinde geçti. Ne modern anlamda devlet vardı, ne resmi nikâh, ne de bugün bildiğimiz biçimiyle aile kurumu.
İlk insanların temel meselesi aşk değildi.
Hayatta kalmaktı.
Bir çocuk uzun yıllar boyunca bakıma ihtiyaç duyuyordu. Bir av tek başına gerçekleştirilemiyordu. Doğanın sert koşulları karşısında yalnız yaşamak çoğu zaman mümkün değildi.
Bu nedenle kadın ve erkek arasında çeşitli iş birlikleri gelişti.
Ancak antropologların ve tarihçilerin araştırmaları gösteriyor ki insanlığın başlangıcında tek bir ilişki modeli yoktu. Bazı topluluklarda uzun süreli çift bağları görülürken, bazı toplumlarda çok eşlilik uygulamalarına rastlanıyordu. İnsanlar yaşadıkları coğrafyaya, nüfus yoğunluğuna ve ekonomik koşullara göre farklı çözümler geliştiriyordu. Tabi bu farklılıklar halen dünyanın çeşitli ülkelerin de devam ediyor.
Belki de burada sormamız gereken ilk soru şudur:
İnsan doğası gerçekten tek eşli mi?
Yoksa biz bugünün değerlerini geçmişe mi yansıtıyoruz?
Yaklaşık on iki bin yıl önce başlayan tarım devrimi bu hikâyeyi kökten değiştirdi.
İnsan ilk kez toprağa yerleşti.
İlk kez birikim yaptı.
İlk kez servet oluştu.
Ve insanlık tarihinin en önemli sorularından biri ortaya çıktı:
Sahip olduklarımız öldükten sonra kime kalacaktı?
Bu soru yalnızca ekonomik değildi.
Aynı zamanda aileyi, evliliği ve kadın-erkek ilişkilerini yeniden şekillendirecek kadar güçlüydü.
Miras bırakabilmek için mirasçının kim olduğunun bilinmesi gerekiyordu. Soyun takibi önem kazandı. Soyun takibi önem kazandıkça kadınların doğurganlığı ve cinselliği daha fazla denetlenmeye başladı.
Birçok tarihçi ataerkil yapıların güçlenmesini bu dönüşümle ilişkilendiriyor.
Böylece evlilik yalnızca iki insanın birlikteliği olmaktan çıktı; aynı zamanda mülkün, soyun ve toplumsal düzenin korunmasına hizmet eden bir kurum haline geldi.
Bugün hâlâ tartıştığımız birçok mesele aslında o dönemin mirasıdır.
Kim kiminle evlenmeli?
Çocuk kimin soyundan sayılmalı?
Aileye kim karar vermeli?
Miras nasıl paylaşılmalı?
Kadın ve erkeğin toplum içindeki rolü ne olmalı?
Bu soruların büyük bölümü binlerce yıl önce ortaya çıktı ve hâlâ bizimle yaşamaya devam ediyor.
Oysa modern insan çoğu zaman aşkın insanlık tarihinin merkezinde olduğunu düşünüyor.
Gerçekte ise aşkın evliliğin merkezine yerleşmesi oldukça yeni bir gelişmedir.
Özellikle on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Avrupa’da bireyin güçlenmesiyle birlikte insanlar eş seçiminde daha fazla söz sahibi olmaya başladı. Yirminci yüzyılda ise romantik aşk, evliliğin neredeyse temel gerekçesi haline geldi.
Fakat burada yeni bir paradoks ortaya çıktı.
İnsanlık tarihinde ilk kez insanlar yalnızca birlikte yaşamak zorunda oldukları için değil, birlikte yaşamak istedikleri için ilişki kurmaya başladılar.
Bu büyük bir özgürleşmeydi.
Ama aynı zamanda yeni bir belirsizlikti.
Çünkü artık bir eşten yalnızca aile kurması beklenmiyor. Aynı zamanda sevgili, arkadaş, sırdaş, yol arkadaşı, destekçi ve hatta ruh eşi olması bekleniyor.
Belki de bugün yaşadığımız kriz kadınlarla erkekler arasında değildir.
Belki de asıl mesele, binlerce yıl boyunca ihtiyaçlar üzerine kurulmuş ilişki biçimlerinin ilk kez özgür bireylerin beklentileriyle karşı karşıya gelmesidir.
Bu yazı dizisinde birlikte şu sorunun peşine düşeceğiz:
Kadın ve erkek ilişkilerini gerçekten aşk mı şekillendirdi?
Yoksa önce hayatta kalma mücadelesi, sonra mülkiyet, ardından dinler, aileler ve bugün de piyasa düzeni mi?
Bir sonraki yazıda dinlerin, aile kurumunun ve devletlerin kadın-erkek ilişkilerini nasıl şekillendirdiğine; Avrupa ile Ortadoğu’nun neden farklı ilişki kültürleri geliştirdiğine bakacağız.
Çünkü kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi anlamak, belki de insanlığın kendisini anlamanın en eski yollarından biridir.












