Türkiye’de Kürt halkının sorunu çoğu zaman güvenlik, terör veya bölgesel istikrarsızlık başlıkları altında tartışılır. Oysa meselenin özü çok daha derin bir yerde yatmaktadır. Yüzyıl önce kurulan ve bugün hala belirleyiciliğini koruyan tek tipçi bir devlet yapısının, toplumsal çoğulculukla kurduğu çözümsüz gerilimde. Kürt meselesi bu yapının en görünür sonucudur; ama tek sonucu değildir. Bu nedenle Kürt sorununun geleceğini tartışmak, aynı zamanda şu soruyu sormayı zorunlu kılar. Türkiye’de gerçek anlamda demokratik, özgür ve eşit bir toplumsal düzen hangi koşullarda mümkün olabilir?
Bu soruya dürüst bir yanıt vermek, Kürtleri tartışmanın nesnesi olarak değil, özgün siyasal talepleri olan ve eşit yurttaşlık hakkını hak eden bir özne olarak konumlandırmayı zorunlu kılar.
Kuruluş Paradigması ve Tekçi Devlet Modeli
Türkiye Cumhuriyeti, 20. yüzyılın başında Avrupa’da güçlenen otoriter ve milliyetçi eğilimlerin de şekillendirdiği kuruldu ve Hitler faşizminin iktidara geldiği bir tarihsel atmosfer içinde temellerini attı. Yeni devlet, çok etnisiteli ve çok dinli Osmanlı mirasının yerine merkeziyetçi ve homojen bir ulus-devlet modeli inşa etmeyi tercih etti. Temel amaç kurucu elit kadroların vizyonu olan modern, laik ve merkezi bir devlet oluşturmaktı. Ancak bu model, Türkiye’deki etnik ve kültürel çeşitliliği göz ardı etmenin ötesinde, Türk üst kimliğini toplumsal ve siyasal yaşamın tek meşru ekseni olarak örgütledi. Bu tercih yalnızca Kürtleri değil, toplumun pek çok kesimini kamusal alanda görünmez kıldı. Aleviler inanç pratiklerini devlet denetimi dışında yaşatamadı. Birçok kesim onlarca yıl boyunca örgütlenme hakkına karşı sistemli bir baskıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Kadınlar, azınlıklar ve farklı kimliklerden bireyler eşit yurttaşlığın gerektirdiği koşullardan yoksun bırakıldı. 1924’te kurulan bu tekçi yapı, o günden bu yana kendini yeniden üretmekte ve toplumsal çoğulculuğun önünde yapısal bir engel olmaya devam etmektedir.
Vesayetten Güçlü Yürütmeye: Değişen Biçim, Süren Yapı
Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bu yapının sürekliliğini güvence altına alan temel araç, askeri-bürokratik vesayet mekanizması oldu. Çok partili hayata geçilmesine rağmen seçilmiş siyasal aktörlerin hareket alanı uzun yıllar boyunca bu mekanizma tarafından sınırlandırıldı. Türkiye’nin siyasal tarihinde zaman zaman reform dönemleri yaşandı; ancak bu reformlar hiçbir zaman kalıcı bir demokratik dönüşüm üretemedi. Son yirmi yılda askeri vesayet görüntüde geri plana çekildi. Başlangıçta demokratikleşme adına olumlu bir adım olarak değerlendirilen bu süreç, zamanla farklı bir tabloya dönüştü: Güçlü yürütmenin merkezde konumlandığı, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarının zayıfladığı yeni bir yapı ortaya çıktı. Biçim değişti; ama devletin merkeziyetçi ve tekçi refleksleri değişmedi. Tersine, yeni bir iktidar mantığıyla harmanlanarak güçlendi. Bu yapının adı değişebilir, onu temsil eden isimler değişebilir; özü aynı kalır.
Asimilasyondan Bugüne Süren Kürt İnkarı
Kürt sorunu, bu yapının en ağır bedelini ödeyen kesimin deneyimidir. Cumhuriyet boyunca uygulanan politikalar biçimsel değişiklikler gösterse de temel yaklaşım değişmedi: Kürtleri ayrı bir siyasal özne olarak tanımak yerine mevcut ulusal çerçeveye entegre etmek. Bu söylem pratikte asimilasyonun aracı oldu. Asimilasyonun mekanizmaları somuttu. Eğitim alanındaki tablo bugün de temelden değişmiş değildir: Kürtçe onlarca yıl boyunca hem öğretim dili hem de öğretim konusu olarak yasaklandı; bu yasak kısmen gevşetilmiş olsa da bir halkın çocuklarının ana dilini okul içinde ve toplumsal yaşamda özgürce kullanabilmesinin önündeki engel kaldırılmamıştır. Bugün mevcut olan birkaç saatlik seçmeli ders imkânı bu gerçeği değiştirmeye yetmemektedir: Kürtçe hâlâ devlet kurumlarında ve kamusal hayatta fiilen dışlanmış bir dildir. Kamusal alanda Kürtçe kullanımı kısıtlandı, kültürel ifade araçları denetim altına alındı. Siyasi temsil önünde yapısal engeller inşa edildi: Yüksek seçim barajı yıllarca Kürt seçmen ağırlıklı bölgelerdeki partilerin parlamentoya girişini sistematik biçimde güçleştirmek için korundu. Son 15 yılda seçilmiş Kürt siyasetçiler görevden uzaklaştırıldı, belediye başkanlıklarına kayyum atandı, milletvekilleri hukuksuz biçimde dokunmazları kaldırılıp yargılandı, yıllarca rejim tutuldu ve halen bu durum devam ediyor. Ancak bu tablonun ötesinde daha temel bir sorun durmaktadır: Kürt varlığı bugün hala anayasal olarak tanınmamış ve yasal bir güvenceye kavuşturulmamıştır. Bu tanınma bir ayrıcalık değil, eşit, özgür ve ortak bir toplumsal yaşamın asgari gereğidir. Tanınmadan eşitlik olmaz; eşitlik olmadan da Türkiye’de gerçek anlamda demokratik bir düzen kurulamaz.
Devlet Aklı Olarak Süren Yapısal Engel
Kürt sorununun kalıcı çözümünün önündeki en büyük engel belirli bir hükümetin tutumu ya da bir siyasetçinin iradesi değildir. Engel yapısaldır. Türk üst kimliğini toplumsal ve siyasal yaşamın belirleyici ekseni olarak örgütleyen ve bugün “devlet aklı” olarak işleyen bu yapı, salt iktidar değişimleriyle dönüşmemektedir. Hükümetler gelip geçer; bu yapı kalır. Çünkü devletin kurucu refleksleri belirli bir partiye değil, kurumların işleyiş mantığına, yargının reflekslerine ve milliyetçi söylemin meşruiyet zeminlerine sinmiş durumdadır. Bu yapı yalnızca Kürt kimliğini değil, Türkiye’de demokrasinin gelişimini, kuvvetler ayrılığı ilkesinin yerleşmesini ve Kürt halkının eşit bir siyasal özne olarak kabul edilmesini de engellemektedir. Bu anlamda Kürt sorunu ile Türkiye’nin demokratikleşme sorunu aynı duvara çarpmaktadır. Ve bu yapı bugün derin bir kriz içindedir. Toplumsal meşruiyeti giderek zayıflamakta, sürekli yeni krizler üretmekte ve bu krizleri kendi araçlarıyla çözememektedir. Krizleri geçici yamalarla aşmaya çalışmak yapının kendisini değiştirmez; yalnızca ömrünü uzatır. Krizleri kalıcı olarak aşmanın yolu, onları üretenin bu yapı olduğunu görüp yapının kendisini dönüştürmekten geçer. Bu kırılganlık önemli bir gerçeği de gözler önüne sermektedir: Yapı değişmez değildir. Ancak onu değiştirecek olan, onunla yapılacak uzlaşmalar değildir.
Kürt Siyasetinin bu Yapıyla Uyumu Çıkış Yolu Değildir
Kürt siyasi hareketi onlarca yıl boyunca kendi kimliğinin ve varlığının tanınması için haklı bir mücadele yürüttü. Bu mücadelenin meşruiyeti tartışılamaz. Ancak hareketin bugün içinde bulunduğu stratejik açmaz bu meşruiyetten bağımsız olarak değerlendirilmelidir. Temel sorun şudur: Hareket, dış etkenler ve jeopolitik gelişmelerin mevcut yapı lehine işlediği bir konjonktürde, bu yapıyla müzakere yoluyla değişimi sağlayabileceğini öne sürmektedir. Bu beklenti gerçekçi değildir. Yapısal bir engelle, o engelin belirlediği çerçeve içinde uzlaşmaya varmak değişimi üretmez; mevcut yapının meşruiyetini pekiştirir. Mevcut yapı en çok sıkıştığı dönemlerde uzlaşma arayışına girer ve bu arayış ona nefes aldırır. Böyle bir süreçte Kürt siyasi hareketinin masa başına oturması dönüşümü hızlandırmaz; yapının can simidi işlevi görür. Bu yanılgı yalnızca taktiksel değil, stratejiktir. Mevcut yapıyla iktidara taşınacak her türlü uzlaşma, demokratikleşme ve özgürlük açısından kaçınılmaz olarak geriye gidişi besler. İktidar ortaklığı yapının dönüşümünü değil, devamını güvence altına alır.
Çıkış Yolları ve Yapıyı Aşacak Toplumsal Hareket
Mevcut yapının Kürt siyasetine yönelik tutumu soyut değildir. Selahattin Demirtaş başta olmak üzere pek çok Kürt siyasetçi ve temsilci bugün hala tutuklu bulunmaktadır. Bu durum salt bir hukuki ihlal değildir; mevcut yapının Kürt siyasetini etkisizleştirme ve çerçeveleme stratejisinin somut göstergesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen süren bu tutukluluk, yapının hukuku da kendi sürekliliğinin aracına dönüştürdüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Kürt siyasetinin bugün önüne koyması gereken bir mesele de değişen toplumsal koşullardır. Kürt sosyolojisi onlarca yıl içinde köklü bir dönüşüm geçirdi. Kentleşme, eğitim, Türkiye’nin batısına ve Avrupa’ya yayılan diaspora, dijital iletişim ve kuşak değişimi, Kürt toplumunun siyasal taleplerini ve bu talepleri dile getirme biçimlerini dönüştürdü. Bu değişen gerçeklik, demokratik ve siyasal mücadelenin bugün çok daha geniş bir toplumsal karşılık bulabileceğini göstermektedir.
Kürt hareketi bu zemini esas alarak siyasal vizyonunu ve eylemlilik alanını yeniden kurmalıdır. Peki bu zemin kiminle, nasıl inşa edilebilir? Mevcut yapı son yıllarda yalnızca Kürtleri değil, toplumun geniş kesimlerini mağdur etmiş ve dışlamıştır. Ekrem İmamoğlu’na yönelik davalar ve tutukluluk, Özgür Özel ve CHP yapılarına yönelik baskılar, kayyum atamaları ve seçilmiş belediyelerin işlevsizleştirilmesi, eski iktidar ortaklarının tasfiyesi: bütün bunlar aynı yapının farklı hedeflere yöneltilmiş aynı mantığının ürünüdür. Bu mağduriyetler ortak bir siyasal zeminin hammaddesini oluşturmaktadır. Ancak bu ittifakın sınırları net olmalıdır. Mevcut yapının ürettiği ve beslediği ırkçı milliyetçi kesimlerle herhangi bir ortaklık demokratik bir geleceğin inşasıyla bağdaşmaz. İttifakın yönelimi açık olmalıdır: Mağduriyeti paylaşan ve demokratik bir gelecek talep eden her kesimle, bu yapıyı yeniden üretecek her yapıdan uzak durarak. Bu zeminde seslenilebilecek kesimler yalnızca siyasi partilerle sınırlı değildir. Mağduriyetlere tepkisiz kalmayan kadın hareketi, özgürlük ve gelecek talep eden gençlik, baskı altındaki aydınlar, ekonomik krizin ağırlığını taşıyan emekçi kesimler: bunların tamamı bu yapının yarattığı sorunların muhatabıdır.
Kürt siyasetinin bu kesimlere seslenen, onların kendi özgün durumlarındaki meşruiyeti de içeren bir siyasal vizyon üretmesi, kolay olmamakla birlikte mevcut yapının ağır baskılarına rağmen mümkündür. Çıkış yolu, mevcut yapının sınırları içinde tanınma beklemekte değil, o yapıyı artık taşıyamayacak bir toplumsal gerçekliğin inşasına öncülük etmektedir.
Yapıyı Aşmadan Çözüm Olmaz
Türkiye’de Kürt sorununun kalıcı çözümü, güvenlik politikalarıyla, dönemsel uzlaşmalarla ya da mevcut yapının izin verdiği sınırlar içinde kalmakla mümkün değildir. Kalıcı çözüm için mevcut yapının kendisinin dönüşmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm olmadan demokratik vatandaşlık, hukukun üstünlüğü, yerel demokrasi, ifade özgürlüğü ve toplumsal çoğulculuk ilkeleri güçlenemez; Kürt halkı eşit bir özne olarak tanınamaz. Türkiye gerçek anlamda demokratikleşmeden Kürt sorununun kalıcı çözümüne ulaşamaz. Kürt meselesinde adil ve kapsayıcı bir çözüm üretmeden de demokratikleşmesini tamamlayamaz.
Bu iki süreç birbirinden ayrı değildir: aynı engelin, aynı yapının iki yüzüdür. Farklı kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayabileceği çoğulcu bir siyasal düzen, Kürtlerin bu ülkenin kurucu ortakları ve eşit yurttaşları olarak tanınmasını gerektirir. Bu tanınma yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’deki bütün toplumsal kesimler için daha özgür ve daha demokratik bir geleceğin ön koşuludur. Ve bu geleceğe giden yol, mevcut yapıyla uzlaşmaktan değil, onu toplumsal bir hareketle aşmaktan geçmektedir.












