*
6 Ocak’ta başlayan saldırı dalgası yalnızca askeri bir süreç değildi ve bu konuya dair hemen herkes söyleyeceğini söyledi. Rojava’da yaşananlar, Kürtler açısından bir kez daha varoluş eşiğinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren sert bir uyarıydı. Şêxmeqsûd’dan Eşrefiyê’ye uzanan kuşatma, sonrasında hayata geçirilen saldırı konsepti, sivillerin hedef alınması, toplumsal alanın baskı altına alınması ve soykırım ihtimalinin açık biçimde konuşulur hale gelmesi, yalnızca sahadaki dengeleri değil, Kürt toplumunun kolektif hafızasını da yeniden harekete geçirdi.
Rojava’da yaşanan bu sürecin ardından, son haftalarda İran ile başlayan ve giderek genişleyen savaş, bölgesel ölçekte yeni bir kırılma eşiğinin artık fiilen açıldığını göstermektedir. Böylesi bir savaş atmosferine rağmen, içeride hızla dolaşıma sokulan normalleşme dili, bu sürecin yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasal ve psikolojik bir zemin üzerinde ilerlediğini de açık biçimde ortaya koymaktadır.
Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de ortaya çıkan onurlu direniş, bu can alıcı süreçte dört parça Kürdistan’da ve diasporada gelişen mobilizasyonu tetikleyen temel etkenlerden biri oldu. Bu tablo, Kürtlerin hâlâ refleks üretebilen, kendi varlığı söz konusu olduğunda hızla siyaset üstü bir ortak zeminde buluşabilen güçlü bir toplumsal iradeye sahip olduğunu gösterdi.
Nitekim Suriye Geçici Hükümeti ile Demokratik Suriye Güçleri arasında 29 Ocak’ta imzalanan anlaşmanın ardından gelişen süreç, Kürtlerin yeniden aktör olarak masaya dönmesini sağlayan temel unsurun, Kürt halkı ve dostlarının yarattığı bu mobilizasyon alanı olduğunu ortaya koydu.
Ancak dikkat çekici olan, bu ağır saldırı ve kuşatma atmosferinin hemen ardından hem Türkiye’de hem de Suriye’de farklı bir dilin hızla dolaşıma sokulması oldu. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi. Sanki bölgesel ölçekte bir tasfiye riski gündeme gelmemiş gibi. Sanki Kürtlerin varoluş eşiği yeniden test edilmemiş gibi.
Tam da bu noktada asıl tartışılması gereken mesele ortaya çıkmaktadır: Rojava’daki savaşın ardından kurulan “normalleşme” atmosferi. Bu atmosfer, tek başına bir barış arayışı olarak okunamaz; aynı zamanda siyasal ve psikolojik bir zemin inşasını ifade etmektedir.
Son günlerde bu yaklaşım, devlet aklının kendi diliyle de daha açık biçimde ifade edilmeye başlanmıştır. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kamuoyuna yansıyan ve yaklaşık on sayfadan oluşan kapsamlı değerlendirmesi, bu çerçevenin en net örneklerinden biridir.
Metnin daha ilk bölümlerinde yapılan “radikal kırılma eşiği”, “jeopolitik fay hattı” ve “iç cephenin tahkimi” vurguları, yalnızca bir durum tespiti değildir. Bu dil, aynı zamanda bu duruma verilecek siyasal yanıtın sınırlarının önceden çizildiğini göstermektedir.
En klasik bir yöntem olarak tehdit büyütülür, çözümün parametreleri daraltılır.
Bugün kurulan normalleşme dili, yalnızca bir barış arayışı değil, devlet aklının güvenlik merkezli yeniden kurulumunun toplumsal zemininin hazırlanmasıdır.
Bugün Suriye ve Türkiye’de yürütülen süreçler, kuşkusuz bütünüyle değersiz ya da toptan reddedilmesi gereken bir gelişme değildir. Kürt meselesinin siyasal ve hukuki bir zemine taşınması yönündeki her adım ilkesel olarak önemlidir. Sorunun çatışma dışı yöntemlerle ele alınması, demokratik siyasetin alanının genişlemesi ve toplumun nefes alabileceği bir iklimin oluşması kıymetlidir. Ancak mesele sürecin varlığı değil, onun hangi koşullar altında ve hangi eşikte ilerlediğidir.
Çünkü Kürt meselesinde her gelişme, yalnızca bulunduğu alanı değil, bütün parçaları etkileyen bir geçişkenlik taşır. Rojava’da yaşanan askeri ve siyasal basınç ile Türkiye’de yürütülen müzakere dilinin aynı dönemde ortaya çıkması, bu sürecin tek boyutlu okunamayacağını göstermektedir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, soğukkanlı ve stratejik bir akıl ile ölçünün korunmasıdır. Son elli yıllık mücadele, Kürt toplumuna yalnızca bir siyasal deneyim değil, aynı zamanda bir eşik bilinci kazandırmıştır. Bu eşik, kazanımların yanında, kayıpların ve geri çekilmelerin de nasıl okunacağını belirleyen tarihsel bir ölçüdür.
Bu ölçü zayıfladığında, hak olan şey lütuf gibi sunulabilir; zorunlu gelişmeler yeni kazanımlar gibi gösterilebilir. En önemlisi ise toplumun beklenti düzeyi fark edilmeden aşağı çekilebilir.
Bugün kurulmaya çalışılan atmosfer yalnızca siyasal değil, aynı zamanda psikolojik bir zemine de dayanmaktadır. Sürecin dili incelendiğinde, yaşananların doğrudan inkar edilmediği, fakat anlamının sürekli yeniden çerçevelendiği görülmektedir. Savaşın adı güvenlik, hakların adı reform, zorunlu olanın adı fırsat olarak değiştirilmektedir. Böylece gerçeklik ortadan kaldırılmadan algısı dönüştürülmektedir.
Psikolojide buna “gaslighting” denir: Kişinin ya da toplumun yaşadığı deneyimin değersizleştirilmesi, hafızasının bulanıklaştırılması ve zamanla kendi gördüğünden şüphe eder hale getirilmesi.
Rojava’da çok taze bir savaş ve kuşatma yaşanmışken, aynı anda içeride güçlü bir normalleşme dilinin kurulması; hak olanın yeni bir kazanım gibi sunulması ve geçmişte yaşanan ağır bedellerin hızla gündem dışına itilmesi, bu psikolojik zeminin nasıl işletildiğini göstermektedir.
Bu yöntem doğrudan inkar etmez; ama hatırlamayı önemsiz, temkini aşırı, eleştiriyi ise gereksiz bir tutum gibi gösterir. Böylece toplumun eşiği fark edilmeden aşağı çekilir.
Tam da bu nedenle burada kurulan şey yalnızca bir siyasal çerçeve değil, aynı zamanda bir hafıza düzenlemesidir. Devlet aklı kendisini anlatırken kendi tarihini de aynı anda yeniden yazmakta; bir asırdır o coğrafyada yaşananların anlamını bugünün dili içinde dönüştürerek kendini temize çıkarmaya çalışmaktadır. Devlet Bahçeli’nin kapsamlı metni bu açıdan yalnızca neyin söylendiğini değil, neyin dışarıda bırakıldığını ve söylenmediğini de gösteren bir örnek olarak okunmalıdır.
Oysa hafıza yalnızca geçmişe ait bir duygu değildir; hafıza, bir halkın siyasal pusulasıdır. Hangi sözlerin tutulmadığını, hangi süreçlerin yarım bırakıldığını ve hangi bedellerin ödendiğini hatırlamayan bir toplum, barışın çıtasını koruyamaz.
Türkiye Cumhuriyeti devlet aklının yüz yıllık pratiği yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda hafızayı geriletme ve deneyimi değersizleştirme stratejileriyle de şekillenmiştir. Bugün yürütülen sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için bu tarihsel sürekliliğin unutulmaması gerekir.
Bu hatırlatma, gerçek bir barışın ancak güçlü bir toplumsal hafıza ve irade üzerinde yükselebileceğini ifade eder.
Çünkü Kürt toplumu, onun siyasal iradesi ve kadroları, son yarım yüzyılda yalnızca bir mücadele yürütmemiş; aynı zamanda teslimiyeti reddeden siyasal ve ahlaki bir birikim de oluşturmuştur. Zindanlarda, dağlarda, sürgünde ve diasporada oluşan bu birikim, dar siyasal pazarlıkların ya da kısa vadeli beklentilerin çok ötesinde bir mirası ifade etmektedir.
Bu mirasın temel özelliği açıktır: Kürtler zor koşullarla yaşayabilir, baskıya direnebilir, geri çekilmeler de yaşayabilir; ama siyasal varlığın inkar edildiği ya da eşitlik eşiğinin aşağı çekildiği bir zemini kalıcı olarak kabul etmez. Son asrin tarihsel şekillenişi bunu ispatlayacak momentler ile doludur.
Bu nedenle bugün yürüyen sürecin değeri, yarattığı beklentilerle değil, Kürtlerin siyasal alanını hangi ölçüde genişlettiğiyle ölçülmelidir.
Alternatifsizlik duygusu, siyasal alanı daraltan en tehlikeli psikolojik eştir. Oysa son aylarda ortaya çıkan toplumsal mobilizasyon, Kürtlerin hâlâ kendi gücüne dayanarak siyasal denge üretebildiğini açık biçimde göstermiştir.
Bu gerçeklik unutulmamalıdır. Kürtler hiçbir zaman alternatifsiz olmamıştır.
Bu nedenle sorulması gereken temel soru şudur: Yürütülen süreçler, Kürtlerin siyasal alanını genişleten bir zemin mi oluşturuyor, yoksa varoluş eşiğinin yavaş yavaş aşağı çekildiği bir normalleşme mi üretiyor?
Çünkü özgürlük ve eşitlik ancak güçlü bir toplumsal hafıza ve irade üzerinde yükselebilir.
Fransız düşünür ve II. Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişi’nin önde gelen
İsimlerinden olan André Malraux’ya atfedilen şu söz bu gerçeği yalın biçimde ifade eder:
“Özgürlüğün elleri her zaman temiz değildir. Ama ne olursa olsun, her koşulda özgürlüğü seçmek gerekir.”
Kürt halkının ve siyasal öncülüğünün son elli yıllık yürüyüşü tam da bu tercihin tarihidir.
Bugün yürüyen sürecin anlamı da ancak bu gerçek kabul edildiği ölçüde ortaya çıkacaktır.
Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus da şudur: Bugün devlet aklı adına kurulan “birlik” ve “ortak zemin” vurgusu, kendi içsel bir dönüşümün ya da tarihsel bir muhasebenin sonucu olarak ortaya çıkmış görünmemektedir. Daha çok, bölgesel ve uluslararası gelişmelerin yarattığı yeni koşullar içinde şekillenen ve bu koşullar tarafından zorlanan bir yönelime işaret etmektedir.
Bu, kullanılan dilin değerini tamamen ortadan kaldırmaz; ancak onun sınırlarını ve niyetini doğru okumayı zorunlu kılar. Çünkü zorunluluktan doğan açılımlar, eşitlik temelinde kurumsallaşmadığı sürece kalıcı bir çözüm üretme kapasitesine sahip değildir.
Bu nedenle bugün kurulan normalleşmenin değeri, yarattığı umutlarla değil, Kürtlerin siyasal varlığını hangi eşikte tanımladığıyla ölçülmelidir. Çünkü eşik düştüğünde eşitlik, yerini rızaya ve lütufa bırakır.
/Bu yazı ANF’den alınmıştır./









