Abdulvahap Basmacı: Kente Göç Mevsimi

Genel

Bazen bana öyle geliyor ki çoğunlukla, romanesk bir şiir anlatıcısı gibi, olmayı diledikleri kentlere ulaşamayan hayatlar ve umutsuzluklar üzerine yazıyorum. Eğer bu böyleyse bunu, yaşamın acıklı yönüyle kurduğum bağdaşıklık duygusuyla açıklayabilirim ancak.

Cemal Hoca bir dönem, on yıl boyunca, Marin şehrinin geçmişe bakan balkonunda, Joyce’un Ulysses adlı romanını bitirdiği antik evde yaşıyormuş. Yirmi yaşındayken yazdığı ilk şiirini burada temize çekmiş. Kendisini taşra şairi olarak suçlayan edebiyat eleştirmenlerine cevap olarak verdiği, ‘’şairler taşrada doğar, Paris’te ölürler’’ hayalini ilk burada, Yann Tiers’in La Valse D’amelie piyano eserini dinleyerek kurmuş.

Onunla dün akşam, Marin şehrinin bir gün boyu uzağındaki şehrin bir emekli kıraathanesinde tanıştım. Hesabı ödemeye çalışırken, elinin tersiyle, yarım kalan çay bardağını, masasında tuttuğu Douglas Adams’ın Otostpçunun Galaksi Rehberi kitabının üzerine döktükten bir müddet sonra… 

Günün sonunda caddenin ortasında biten bir ota dönüşecekmiş gibi bir korkuyla, neredeyse iki saat boyunca bana kendini anlattı. Konuşmanın başında söylediği ilk söz, V For Vandette adlı distopik filmin koleksiyoncunun sahnesinde geçen şu cümlesi oldu: ‘’uzun süre maske takarsan, altındaki yüzü unutursun.’’

 Büyük Buhran’ı ve savaşı yaşayan bireybilimcilerin de dediği gibi: bir rolü uzun süre oynayan kişi, sonunda rolün kendisine dönüşür. 

Dört yıl önce, Marin şehrinin bir gün boyu uzağındaki şehrin on kilometre uzağındaki köye taşınmış Cemal Hoca. İşini ve dostlarını kaybettikten ve bunları tekrar kazanacağına dair umudunu ve hevesini yitirdikten bir hafta sonra… Odasının penceresini baştan aşağı örten begonvil sarmaşığını sularken, köyünde yaşadığı çocukluk arkadaşıyla yirmi iki dönüm arazi üzerine ektikleri mısır yetiştiriciliği günlerinden bahsederken ve günün ilk saatlerinde tarladan topladıkları karpuzları şehir halinin dağıtım saatlerine yetiştirmeye çalışırken ki yüzüne astığı heyecanı, anlatırken de fark ediyorum.

Daha önce birçok kez, Marin şehrinde yaşayan eski dostları kendi başlattıkları ‘’edebiyat, kültür ve sanat topluluğu’’ çalışmalarına onu çağırmış olsalar da onlara gönderdiğini söylediği WhatsApp mesajını, cinayetini örtmeye çalışan bir suçlunun ağzıyla okudu bana:

‘’Gündüzleri yarı zamanlı bir emir kipine, tam vakitli bir esnafa ve baştan aşağı kırmızı kravatlı bir kurum müdürüne dönüşmeye tam da ikna olmuşken, beni her gece yazın dünyasının büyülü telaşına çekmek istiyorsunuz.’’ 

Maskeler, antik tiyatroda, karakterlerin kendisini oluştururdu. Bunlar bir imgeden çok bir nesneydiler. Tiyetral bir gösterinin merkezindeydiler. Oysa Cemal Hoca’nın yıllar önce izlediği distopik filmin bir sahnesinden –kültür ve sanat eserlerini gizlice saklayan ve tüketen koleksiyoncudan-  alıntıladığı ‘’maskenin altındaki yüz’’ metaforundaki ‘’maske’’ bir imge olarak görülebilir ancak. Onda aynanın karşısında gülemediğini fark edince, ağzının kenarından kulaklarına kadar gülen surat boyası çeken bir çocuğun hüznü vardı. Yüzündeki bu ifade bir ay önce başladığı esnaflığı ve esnaf hikâyelerini keyifle anlatırken de kaybolmadı.  

Üzerine yarım kalan çay bardağını döktüğü kitabını, çantasına, içinde tüm gün şehir esnafına göstermek için hazır beklettiği organik ürünler numunelerinin ve onlarca çarşı esnafı hikâyelerinin yazılı olduğu defterin yer aldığı bölmeye koydu. 

‘’Şimdi iyi bir uyku çekme vakti’’ dedi ve ayrıldı.      

 

İlginizi Çekebilir

İrfan Yorgun: Medya-Aryanlarda Newroz Efsanesi
Reuters: İran’a yönelik kara harekatı masaya yatırıldı

Öne Çıkanlar